Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
İnsan hakları ve Toplumsal Cinsiyet / Ynt: Ermeni Soykırımı
« Son İleti Gönderen: Solplatform5 24 Nisan 2018, 21:16:15 »
The group of people, during the gathering of money for Armenians in Petrograd in 5,6,7 of April in Petrogradv 15 May, 1916, Front page, Moscow

In the square, which was selected for construction of Armenian theatre in Erzingan
26 February, Front page, 1917, Moscow


Orphans of orphanage of Armenian Committee of Moscow in Alashkert
 31 January, 1916, p. 20, Moscow


Armenian children, the victims of the Turkish atrocities
27 November, Front page, 1916, Moscow


Destroyed street in Armenian quarter of Erzingan
 19 February, Front page, 1917, Moscow


Tormented Armenian woman with her child "Iskri" newspaper, 18 October, 1915

Tormented Armenian woman with her child "Iskri" newspaper, 18 October, 1915

A group of Armenians from Zeytun that were forcibly brought to Marash on May, 1915: After half an hour of being photographed, Turks burned and massacred them all. The governor of Marash stands in the upper row

Beheaded bodies of Armenian workers, involves in the construction of Bitlis road

The rest of refugees during the Van retreat of 14th July, 1915, near Tashlichay

YUKARIDAKİ FOTOĞRFLARIN ALINDIĞI ADRES:  http://www.genocide-museum.am/eng/armjanski_vstnik.php

&

Aşağıdaki yazıda ,ittihatçı Katil Talat tarafından dönemin yetkililerine çekilen telgraf metinleri tarafımızdan eklenmiş olup alındığı adres: http://www.genocide-museum.am/eng/turkish.php

Ermeni Soykırımı’nın ölüm kampları


Khatchig Mouradian, Clark Üniversitesi Holokost ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsü’nün Ermeni Soykırımı üzerine çalışan ilk mezunu oldu. Prof. Taner Akçam’ın danışmanlığında ‘Osmanlı Suriyesi’nde Soykırım ve İnsani Direniş, 1915-1917’ başlıklı tezini yazan Mouradian, çalışmasında özellikle soykırım sırasında Suriye’de kurulan ölüm kamplarına odaklanıyor. Şu anda Worcester Üniversitesi’nde ders veren Mouradian’la 1915’in ölüm kamplarını ve soykırımın Suriye veçhesini konuştuk.

Yakın zamanda bitirdiğininiz doktora teziniz, 1915-1916’da Halep ve Der Zor’u ele alıyor. Özellikle bu çerçevede yapılan çalışma sayısı bir hayli kısıtlı. Siz bu konuda ne dersiniz?

Gerçekten de Der Zor’dan çoğu zaman Ermeni Soykırımı’nın Auschwitz’i diye bahsedilse de I. Dünya Savaşı sırasında orada ne olduğunu gösteren ve anlatan akademik çalışmalar bulmak çok zor. Osmanlı, kamp nüfusuna dair detaylı kayıtlar tutmuş olsa da bu kayıtlar araştırmacıların erişimine açık değil. Ayrıca, Ermeniler Halep’ten ve kampların olduğu diğer yerlerden de sürgün edilince, Batılı diplomatların ve misyonerlerin yaşananlara tanık olma -ve yardım etme- imkânı ortadan kalktı. Kamplara dair bilgi edinmenin tek yolu, sürgün edilenler ya da kılık değiştirerek kampa girmeye cesaret edip orada yardım (çoğunlukla maddi) dağıtan ve koşulları araştıran kişilerle konuşmaktı. Yine de diplomatik kayıtlarda ya da misyonerlik belgelerinde buna benzer çok az anlatım var.


Bu çalışmanız boyunca hangi kaynaklardan yaralandınız?

Tezimde, Halep’te, Resulayn’daki toplama kamplarında ve Meskene’den Der Zor’a Fırat nehri kıyısı boyunca yaşanan gelişmelerin çok yönlü bir anlatımını sunuyorum. Bunun için çok azı keşfedilmiş bol miktarda Ermeni belgeleri ve anlatımları detaylı bir şekilde inceledim. Bunlardan en önemlisi, soykırımın hemen ardından Aram Andonyan tarafından bir araya getirilmiş röportajlar ve soykırımdan kurtulanların tanıklıkları; bu belgeler şu anda Paris’teki Nubar Kütüphanesi’nden bulunuyor. Andonyan’ın Suriye’deki Bab, Meskene, Rakka, Hamam, Der Zor ve diğer kamplara dair belgeleri kimi zaman çizimler ve haritalar da içeriyor ve tüm bunlar paha biçilemez bir kaynak teşkil ediyor. Halep’teki Ermeni Episkoposluğu’nun ve onun Mülteci Konseyi’nin (Kaghtaganats Joghov) sürgün edilenlerle ilgilenmek üzere hazırladığı raporlar, tutanaklar ve defterler bazı kanıtlar sağlıyor. Raporlar kampların kuruldukları ilk haftadaki koşullarına ışık tutuyor, kasabalarda ve soykırımın ilk aylarında Halep’teki kampta bulunan sürgünlerin detaylı bir listesini sağlıyor. Sürgünlerin koşullarını konuşmak, ihtiyaçlarını belirlemek ve onlara yardım etmek için her gün toplanan Komite’nin tutanakları, Osmanlı’nın dört bir yanından Suriye’ye gelmiş binlerce Ermeni’nin hayatının kurtarılmasında etkili bir rol oynayan bir komitenin harekat üssüne göz atmamızı sağlıyor. Komite’nin savaş sırasında ve sonrasındaki gelirlerinin ve harcamalarının kayıtlarının özenle tutulduğu defterler de sürgünlerin ihtiyaçlarını ve cemaatin savaşın farklı evrelerinde bu ihtiyaçları ne ölçüde karşılayabildiğini gösteriyor. Sürgünlerin günlük ve anılarındaki anlatımlar, soykırım sırasındaki Osmanlı Suriyesi’ni anlamak için başka bir önemli kaynak teşkil ediyor.

Kullandığınız Ermenice kaynaklar alana ne gibi yenilikler sunuyor?

Çalışmamda, Osmalı arşivleri ile diplomasi ve misyonerlik belgelerden edindiğim kanıt parçalarını Ermeni kaynaklarıyla birleştirerek, faillerin eylemlerini ve yeraltındaki yardım ağlarının onlara direnmek için gösterdikleri çabaları anlamak için elzem olan bir zaman ve mekanın tarihini yeniden oluşturdum. Osmanlı’daki organize Ermeni yaşamının yok edilişi sırasında ve sonrasındaki yıllarda, hayatta kalanlar bir uygarlığın yok edilmesine yönelik bu çabanın kaydını özenle tuttular. Bu kayıtların eksiksiz bir incelemesini yapmadan Ermeni Soykırımı’na dair tarih yazımındaki önemli sorular cevapsız kalacak ya da daha kötüsü, yaşananlar faillerin tuttuğu Osmanlı arşivlerindeki kayıtların sadece araştırmacılara açılan kısmını üzerinden görülecektir. Benim çalışmam Ermeni kaynaklarının doğruluğunun kanıtlanmasına yardımcı olarak; soykırım kurbanlarının ve hayatta kalanların sesini -ve aracılığını- yeniden ortaya koyuyor.

Suriye’deki kamplar bir yandan ölüm kampları olarak anılırken, bir yandan da izin alabilen insanların Halep’e gidebildiği yerler olarak gösteriliyor. Bu anlamda, nasıl yerlerden söz ediyoruz?



Farklı kamplar farklı amaçlara hizmet ediyordu: Mola yerleri, geçiş kampları, toplama ve çalışma kampları ve imha mekanları. Bu kampları şöyle özetleyebiliriz. Osmanlı görevlileri Ermeni sürgünlerin tehcirini ve nereye yerleşeceğini detaylı bir talimatnamede ana hatlarıyla belirlemişti. Bu talimatname, Urfa, Der Zor ve Halep’te Ermenilerin yerleşmesi için belirlenen yerlerdeki idari çerçeveyi ortaya koyuyor. Talimatname, mola, geçiş ve yerleşim yerleri detaylı tasvirlerine yer veriyordu. Kadınlara, çocuklara ve hastalara özellikle dikkat ederek, konvoylar için gerekli yiyecekler, ulaşım araçları, konfor ve güvenlik önlemleri; geçici barınaklar, konut, ekilebilir alan, besi hayvanı ve fakirlere yardımı kapsayan bir içeriğe sahipti. Bu yazılı kararların sahadaki durumla büyük bir tezat oluşturduğunu söylemek bile az kalır. Mahrumiyet, açıkta kalma, taciz ve tehlike, tehcir ve yerleştirme sürecinin temel unsurlarıydı. Yerleştirme, yüz binlerce insanı çöldeki korumalı toplama kamplarında kaderlerine terk etmek için kullanılan bir hüsnütabirdi. Talimatnamede, geçiş kampları ve yerleşim bölgeleri olarak belirlenen yerler arasındaki fark pratikte net değildi. Teoride, sürgünler yerleşme ayarlamaları yapılana kadar, kısa bir süreliğine geçiş kamplarında kalacaktı. Bu ayarlamalar çoğunlukla hiç yapılmadı ve geçiş kampları kalabalık bir kalıcı nüfusu olan, sürekli yeni kişilerin geldiği ve az sayıda konvoyun da terk ettiği fiili toplama kamplarına dönüştü. Dolayısıyla kamplar, tasfiye edilene kadar katlanarak büyüdü.

Bu kamplar nasıl ‘boşaltıldı’?

Osmanlı Suriyesi’ndeki kampların boşaltılması aşama aşama gerçekleşti. ‘Boşaltma’ terimini dikkat ederek kullanıyorum. Bu kampların çoğu, çekirdek bir kadro ve kamptakilerin çoğu zorla çıkarıldıktan aylar sonra bile orada kalan birkaç yüz sürgünle birlikte çalışmaya devam etti. Bölgedeki kampların tamamen kapatılması için İttihat ve Terakki görevlilerinin gelmesinin gerektiği en azından bir örnek var. Nispeten daha küçük olan diğer kamplar da sakinlerinin topluca göç ettirilmesinden kısa süre sonra yok oldu. Neticede, kamp nüfusunun büyük bir kısmı, yani yüz binlerce Ermeni, 1916’da Der Zor bölgesinde gerçekleşen ikinci dalga katliamda yok edildi.

Tarihçi Raymond Kevorkian, Osmanlı Suriyesi’nde Şubat ve Mart 1915’te soykırımın ikinci evresinin yaşandığını söylüyor. Siz de bunu destekliyor musunuz?

Çalışmamda, ‘ikinci evre’nin aslında Ekim 1915, Kasım 1915 ve sonra da 1916 baharında verilen bir dizi kararla ayrılan üç ayrı aşamadan oluştuğunu iddia ediyorum. Bu kararlar, 24 Nisan 1915’tekilerle benzer bir yol izliyor ki, bu da 1915-1916 boyunca merkezi olarak koordine edilen çabalar olduğu fikrini destekliyor. Her aşamada, dini ve sivil kurumlar hedef alındı; dini ve seküler liderler hapsedildi, sürüldü ya da öldürüldü ve insanlar zorlu ve sert, bazen de tümden düşman çevrelerin yaşadığı yerlere gönderildi. 1916’nın ilk aylarında uygulanmaya başlanan bir dizi karar, Suriye çölündeki Ermeni nüfusu öldürmek için son bir koordineli çaba olduğuna işaret ediyor. Mart 1916’da, sürgünlere yardım edilmesine katı bir yasak getirildi ve sürgünlere iyi davranan Kaymakam Ali Suat Bey görevinden alındı. Ayrıca yine Mart ayında, yetkililer Resulayn Kampı’ndakilerin yeniden tehcir edilmesini hızlandırdı. Der Zor ve Musul yönüne hareket eden iki konvoy katledildi. Korkunç olsa da, Resulayn, ardından gelen Der Zor katliamı için bir deneme uygulaması gibi görünüyor. 1916 baharında ve yaz başlarında yetkililer sürgünleri kamptan Fırat boyunca Der Zor’a doğru yürümeye zorladılar. Yeni kaymakam Salih Zeki, hayatta kalan sürgünleri yok etmekle görevlendirilmişti. Bu amaçla, jandarmalarına yardımcı olması için yerel aşiret reislerini ve Çerkes birlikleri toplamak üzere bölgede bir tura çıktı. Sonra da Der Zor’daki sürgünler arasında bulunan rahipleri, seçkinleri ve aydınları tutukladı ve bölgede kalan son Ermenileri son bir tehcire zorladı. Tutuklu cemaat liderlerinin ailelerinin de bulunduğu ilk grup, Temmuz ortasında Der Zor Köprüsü’nün Cezire kısmına bırakıldı. İrili ufaklı 12 konvoy, onları takip etti. Jandarmalar ve haydutlar bu sürgünlerin çoğunu çölde katletti. Zeki Bey bu süreci, çoğu zaman bizzat olmak üzere izliyordu.



Merkezi yönetim Der Zor’a varmayı başaran Ermenilerle sonra ilgilenmeyi mi düşünmüştü, yoksa o Ermenilerin kaderi tehcir kararı verildiğinde belirlenmiş miydi?

Dahiliye Nazırı Talat’ın önceliği, Ermeni bölgeleri ve Kilikya’daki Ermeni topluluklarının yok edilmesiydi. Yüz binlerce Ermeni’nin imparatorluk çapında yürütülen tehcir ve katliamdan kurtulacağını muhtemelen beklemiyordu. Ne var ki, doğudaki ve merkezdeki bölgeler Ermenilerden arındırılınca Talat dikkatini Suriye’ye çevirdi. O zamana kadar, imparatorluk çapındaki tehcir ve katliamları yöneten İttihat liderleri, ‘güneydoğu Halep, Der Zor ve Urfa’daki bölgelere’ varmayı başaran sürgünlerle ilgilenmemişti. Talat, sürgünleri Der Zor’a göndermenin ölümle eşdeğer olduğunu çok iyi biliyordu. Muhtemelen daha fazla bir şey yapmak gerekmeyecekti. Fakat Ermenilerin kendilerine yetebileceğini öngöremediler. İnsani direniş ağı, Halep’teki binleri himayesi altına aldı ve Suriye’nin çeşitli yerlerindeki binlerce kişinin hayatını kurtardı. Sürgünlerden çoğunun her gün binlerce kişinin hastalıktan, mahrumiyetten ve şiddetten öldüğü kamplarda süründüğü doğru olsa da, Ermeniler yok olmamıştı. Bu nedenle 1916’da ikinci tur katliamlar başladı.



İnkârcı çalışmalar, amacın Ermenilerin öldürülmesi olmadığını kanıtlamak için Der Zor’da kurulan hastane ve yetimhaneyi öne sürüyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ermeni Soykırımı’nın temel öğelerinden biri, tutuklama, tehcir, zorla Müslümanlaştırma ve toplu katliamdan oluşan kötücül bir atmosfer içinde organize Ermeni hayatını merkezi planlı bir şekilde yok etmekti; bu uygulamalar yerel özelliklere ve amaca özel önlemlere uyarlanıyordu. İnkârcı tarihçiler, bir belgeyi diğerlerinden ayırıp ya da belirli bir zaman ve mekanda gerçekleşmiş bir olayı belirleyip bunu tüm zaman ve mekanları kapsayacak şekilde genelleştirir ve alternatif bir dünya yaratır. Der Zor’a bakarsak, 1915 kışında büyük bir yetimhane kurulmuştu. Faaliyete geçtiği ilk gün olan 14 Kasım’da, 2 ile 12 yaşları arasında 470 yetimin kaydı yapıldı. Birkaç gün içinde bu sayı 1700’e yükseldi. Bu yetimler, yetkililerin doğrudan gözetimi altında Ekim 1916’da katledildi.



Daha sonra yetimleri katledeceklerse neden bir yetimhane kurdular?

Tabii ki akla ilk gelen soru bu. Ermeni Soykırımı, Holokost ya da diğer soykırımlarda olduğu gibi, dış etkilerden kopuk bir şekilde, tüm imparatorlukta eşzamanlı olarak birebir aynı şekilde uygulanmadı. Beklenmedik ya da bölgelere mahsus durumlar vardı. Faillerin bir gecede 2 milyon insanı öldürmesi mümkün değildi. Bırakın bir dünya savaşı sırasında yapmayı, bunu barış zamanında bile yapamazlardı. Bu yüzden yer değiştirme ya da yeniden yerleştirme gibi hüsnütabirler kullandılar. Unutmayalım ki, nihai amaçları, yok etmeyi kontrollü ve reddedilebilir bir şekilde gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapmaktı.

‘Cemal Paşa, insanlığı kurtarmak için Ermenilerin öldürülmesi gerektiğini savunuyordu’

Ermeni Soykırımı üzerine çalışmalarda Cemal Paşa’nın rolü halen tartışmalı. Onun soykırımı desteklemediğini ve Talat Paşa’nın kararlarına direndiğini iddia eden çok sayıda araştırmacı var.

Siz Cemal Paşa hakkında ne düşünüyorsunuz?



Richard Pratt’ın Amerika Yerlileri için kullandığı sözleri kullanacak olursak, Cemal Paşa, insanlığı kurtarmak için Ermenilerin öldürülmesi gerektiğini savunuyordu. Dini kurumların altını oyarak, Ermeni topluluklarının kültürel dokusunu bozma politikalarını başlattı ve saldırgan bir şekilde uyguladı. Ermenice eğitimi yasakladı ve Müslümanlaştırmayı teşvik etti. Üst düzey görevlilerinden biri olan Ali Fuad Erden’in sözleriyle, “Cemal Paşa insanlar tarafından sevilmeyi seviyordu; popülerliği seviyordu.” Bu nedenle, birçok sürgüne inandırıcı gelen insancıl bir imaj çizdi; bu sürgünler, Cemal’in Talat’ın emirlerine rağmen onlara yardım edeceğini düşündü ki, bu doğru değildi. Neticede Cemal, şahsi ilişkiler kurduğu, birlikte çalıştığı ve güvendiği Ermenileri, bir millet olarak Ermenilerden ayrı tuttu. İlişkisi olan Ermeniler için eylemleri merkezden gelenlerinkiyle uyumlu olmasa da, diğerleri için genellikle İstanbul’un politikalarının yaratılmasında rol almasa da bunlara inanan ve isteyerek uygulayan biriydi.

Vartan Estukyan





2
Serbest Kürsü / Ynt: PERİNÇEK'İN ENİKLERİ!
« Son İleti Gönderen: veda 24 Nisan 2018, 16:12:41 »
Nasyonal Forumun Nasyonal “Sosyalist “ sahibi MELNUR mahlaslı kişi,  Metin Çulhaoğlu’nun yazı başlığı üzerinden bizlerle aynı gemide olmak istemiyor,AYNI GEMİDE BİZ OLMAYALIM  diyor.

Ey bre GAFİL, sen istesen de biz seninle AYNI GEMİDE OLAMAYIZ!
Ne işimiz var bizim ULUSALCI BATAKLIKTA gitmeye çalışan GEMİDE!
O Geminin KAPTANI, senin gibi Nasyonal Sosyalist olan DOĞU PERİNÇEK!

Senin bineceğin tek GEMİ ,DOĞU PERİNÇEK’İN kaptanlık yaptığı gemi!
Sana o GEMİ YAKIŞIR!

Bak Gemi Kaptan’ın Başkanlığa aday olmak için imza topluyor.
HADİ DURMA KOŞ,  BİR İMZADA SEN VER NEOFAŞİST!
veda
3
Makaleler / KAPTI KAÇTI SEÇİME KARŞI…Haluk Yurtsever
« Son İleti Gönderen: veda 23 Nisan 2018, 23:58:25 »
KAPTI KAÇTI SEÇİME KARŞI…Haluk Yurtsever

“Kaptı kaçtı” bir seçim oldu bittisiyle yüz yüzeyiz.
Tek adam devletine gidişin kritik evresinin, 2019’da yapılacağı söylenen “olağan” bir seçimle noktalanmayacağı, düğümün 2018’de çözüleceği çok önceden belliydi.
Ne yazık ki, emekçi-ilerici halk hareketi, son bir yılda olayların gidişini etkileyecek bir inisiyatif geliştiremedi.
Erdoğan-Bahçeli ikilisi, iç ve dış, ekonomik ve siyasal koşullardaki kötüleşmenin bilinçlere işlemekte olduğunu gördüler. Kendilerinin hazırlıklı, karşıtlarının ise zihinsel ve siyasal olarak dağınık olduğunu düşündükleri bir zamanda bir kez daha hileli sandık dayattılar.
Kendisi için karar verenin herkes için karar vermiş olacağı günlerden geçiyoruz. Ben de bir yurttaş olarak, süreçle ilgili konularda söz söyleme, öneri ve eleştiri yapma hakkımı kullanmak istiyorum.
BİR: 24 Haziran’da yapılacak olan, hiçbir ölçüyle demokratik ve meşru bir seçim değildir. “Bu koşullarda seçim olmaz!” belgisi durumu doğru özetlemektedir. OHAL’in kaldırılması, seçilmiş tüm siyasetçilerin, yazar, gazeteci ve akademisyenlerin, siyasal görüş ve eylemleri nedeniyle hapiste tutulan tüm yurttaşların serbest bırakılması seçim sürecinde tam bir kararlılıkla yükseltilmesi gereken haklı, meşru, toplumsal karşılığı olan mücadele başlıklarıdır. Bunları yapmadan seçim aritmetiği üzerinden papatya falı açmak, sahte umutlar yaratmak çok büyük bir yanılgı olacaktır.
İKİ: Somut durumda boykotun koşulları yoktur; ancak gelişmeler fiili ve kitlesel bir boykotu haklı, hatta kaçınılmaz kılabilir. “Böyle seçim olmaz” belgisinin, “seçim güvenliğini ortaklaşa örgütleyelim” çağrısının ve “her şeye rağmen başarabiliriz” umudunun sacayağını oluşturduğu bir seçim siyaseti izlemek, bu sahte seçim oyununun kurallarının bile ihlal edildiği durumda boykota hazır olmak en doğrusudur.
ÜÇ: Sosyalist sol, hiç zaman yitirmeden ortak bir aday göstermeli, 100 bin imzayı toplamak için işe koyulmalı, ilk turda olabilecek en çok oyu sağlamak için kolektif bir ruhla çalışmalıdır.
DÖRT: İkinci bir Ekmeleddin vak’asına ülkenin tahammülü yoktur. CHP adayı, yalnızca CHP yönetiminin sorunu değildir. CHP’nin, Erdoğan’ın sermayeci-dinci gericiliğini sürdürecek bir aday göstermesi durumunda, CHP seçmen çoğunluğu bu kez “Erdoğan’ın karşısındakini desteklemeye mecbursunuz” şantajına prim vermeyecektir. Hiç birimiz, veba ile kolera arasında tercih yapmak zorunda değiliz.
BEŞ: HDP’nin alabileceği en çok oyu alması, Demirtaş’ın aday gösterilmesine bağlıdır. Demirtaş dışındaki hiçbir aday bu sonucu sağlayamaz. Demirtaş, ayrıca toprak kardeşliğini kişiliğinde temsil eden bir siyasetçidir. Aday gösterildikten sonra bir yargı operasyonuyla adaylıktan düşürülmesi, faturası tek adama çıkarılacak bir darbe olur. O koşullarda boykot meşru, kaçınılmaz ve toplumsal olur.
ALTI: Seçimin kilidi ilk turdur. Erdoğan, hesaplarını ilk turda seçilmek üzerine yapıyor. Bu olasılık asla küçümsenmemelidir. Önlemenin yolu yüksek katılım; yüksek katılımın koşulu ise ilk tura toplumdaki tüm eğilim ve görüşleri temsil eden çok sayıda adayın katılmasıdır. Çok aday, ilk tur açısından adayların birbirine karşıtlığı anlamına gelmez. İlk turda adaylar birbirini kesmez.
YEDİ: İkinci tur, 16 Nisan referandumunun yenilenmesi anlamına gelecektir. Tüm cumhurbaşkanı adayları ve partiler seçimden sonra 16 Nisan Anayasası’nın iptali ve yeni anayasa için çalışacaklarına söz vermelidirler.
SEKİZ: Tüm parti ve özneler ikinci turda Erdoğan’ın karşısına çıkacak adaya oy vereceklerini şimdiden taahhüt etmelidirler.
4
Makaleler / 1 MAYIS'ta KADIN KORTEJİNDE BULUŞMAK !
« Son İleti Gönderen: Ekim 23 Nisan 2018, 23:18:19 »

"Tarih boyunca hayatımızın başka alanına müdahale etmeye çalışanlar olsa da kadınlar her zaman seçimini direnişten yana yaptı. Meslek hayatında, sporda, sanatta, evde, işte, okulda, hayatın her alanında  başarılara imza attık. Dünyanın yarısıyız ve diğer yarısıyla aynı haklara sahibiz.
Yalnız değiliz. Meclislerimizde bir arada ve eşitiz. Hayatımıza başkalarının karar vermesine izin vermeyeceğiz.
Sen de yalnız değilsin, bu nedenle asla yalnız yürüme!
1 Mayıs'ta kadın kortejinde buluşuyoruz."


Yukarıdaki çağrı metni ,kendilerini , "Kadınların bir mücadele adresine ihtiyaçları var. Bugün müftülük ve kıyafet, yarın kim bilir hangi tehditle karşımıza çıkacaklar. Kadınlar olarak kendi hayatımıza dair kararları biz almazsak, her seferinde onlar bizim yerimize konuşma hakkını kendilerinde bulacaklar.
işte bu yüzden bir araya gelebileceğimiz, birlikte konuşup birlikte kararlar alabileceğimiz kadın Meclisi'ni kurma kararı aldık...her şeyden bağımsız oluşum. Ulaşılabilirliği kolay olsun diye gittikçe yerelleşmekte, önce illerde sonra da tek tek ilçelerde meclisler kurulmakta."
şeklinde tarifleyen bir gruba ait !

Önce soralım: Siz kimsiniz ki ,EMEĞİN BAYRAMI'nda cinsiyetçilik yaparak emekçileri bölüyorsunuz ve burjuvazinin ekmeğine yağ sürüyorsunuz?

Her şeyden bağımsız oluşum derken , aslında liboş bir sivil toplum kuruluşu olduğunuzu beyan etmiş oluyorsunuz! Doğru mu ?

Şiddet, erken yaş ve töre nedenli evlilikler,kılık-kıyafet serbestisi, eğitim , vb. gibi her alandaki kadın istismarlarıyla savaşımız var ,itaatkar olmayacağız... derken , hiç düşündünüz mü neden kaynaklanıyor bu sorunlar ?


Söz konusu sorunların burjuva kadınlar tarafından da dile getirildiğinin farkında mısınız? Neden ? Çünkü ,amaçları emek hareketini cinsiyetçilik temelinde bölmektir! Yani sınıflarının gereğini yapmaktalar ki yaratıldıkları düzen devam etsin ! Bunları göremiyor musunuz yoksa sivil toplumculuk oynayarak burjuvaziye koltuk mu çıkıyorsunuz ?

YOKSA ,"kadınları işçi sınıf sorunu içinde eritmeye kalkarsak cins sorunu/patriyarka sorununu görmezden gelir, kapitalist sisteme bağlı meseleye hapsederiz" diyen feministlerin batağına mı saplandınız ?

Sınıflı bir toplumda yaşanıldığının farkında değilmişcesine hareket ediyorsunuz, kapitalist demokrasinin burjuva niteliğine göz kırparak sistemin uşaklığını yapıyorsunuz !


Dünya işçi sınıfının birlik,mücadele ve dayanışma günü olan 1 MAYIS'ı; içini boşaltarak cinsiyetçi politikalarınızla kirletmeniz ne özgürlüğünüzü ne de eşitliğinizi sağlayacaktır !  SADECE DÜZENİN ARZULADIĞI EMEK HAREKETİNİ BÖLMÜŞ OLACAK ve EGEMENLERE HİZMET ETMİŞ OLACAKSINIZ ! Ve de : Ayrı bir "takım" oluşturma çabanızın ,ne 1 Mayıs’la, ne de işçi ve emekçilerin mücadeleleriyle ilgisi olmadığını belirtirken bu bağlamda 1 Mayıs kutlamalarında ne işiniz olduğu sorgulanır ! ve yolunuz ,İNSANLARIN BENCİLLİKLERİ GENEL ÇIKAR İÇİN OLUMLUDUR! diyen liberallerle çakışır!

Proleter kadınların - üretim araçlarına sahip olmayan , geçimini emek satarak eh işte kabilinden sağlayan-  sermaye tarafından , erkek emekçilerle aynı şekilde sömürüldüklerinden  ,bu sömürüye , baskıya karşı kuşanacakları silahlar da aynıdır ! Onlar,emek ile sermaye arasındaki çelişkiyi erkek- kadın karşıtlığına indirgemezler !

Kadınların tarihin atölyesine girmeleri , erkeklerle beraber düzeni sarsmak demektir ; ağızlarına pelesenk ettikleri özellikle patriarki ,patriarkal  vb. gibi  sorunlar sadece sınıfsal bir sorundur. Algı ve gerçeklik farkını göremeyenler  ; ilkel ,basit söylemlerle sokağa dökülenler neyin eşitliğini sağlayacaklar ? Unutmayalım ,PATRİARKA KAPİTALİZMLE İÇSELDİR ! 

5
Serbest Kürsü / EGEMENLİK HALKIN MI?
« Son İleti Gönderen: veda 23 Nisan 2018, 20:08:49 »
“Egemenliğin saraydan meclise, tek adamdan halka geçmesini coşkuyla kutladığım anlardan biri... #23NisanKutluOlsun”

Yukardaki paylaşım, İleri Haber Yayın Yönetmeni, yeni kurulan TİP kurucular meclisi üyesi Can Soyer’e ait!
Evet şaşırmayın yukardaki paylaşım bir Kemalist’e, bir ADD ciye değil, kendini Komünist olarak tanımlayan birine ait!

Neymiş!  EGEMENLİK  saraydan MECLİSE geçmiş, tek adamdan da halka geçmiş 23 Nisan 1920 de!

Ne zamandan beri Burjuva Devrimleri sonrası EGEMENLİK HALKIN OLMUŞ!
Ne zamandan beri Komünistler, EGEMENLİĞİ sınıfsal bağlamından kopartarak, HALK kavramıyla açıklıyorlar.
Siyasette SINIF EGEMENLİĞİNDEN başka bir EGEMENLİK türü varmıdır?

Nedir EGEMENLİK, ya da KİMİN EGEMENLİĞİDİR?
Bir Komünist’in buna vereceği yanıt çok açıktır!

Burjuva Devrim sonrası, iktidar sınıfsal olarak el değiştirdiği için, Burjuvazi İKTİDAR olduğu için,  EGEMENLİKTE BURJUVAZİNİN EGEMENLİĞİDİR!

Burjuvazi bile EGEMENLİK HALKINDIR demiyor, MİLLETİNDİR diyor!
Biz bu tanımın bile kitleleri aldatmaya yönelik olduğunu söylerken, EGEMENLİK HALKINDIR da neyin nesi oluyor?

Siyasette iki  tür EGEMENLİK vardır!
Bu EGEMENLİKLER DE , toplumda ki sınıflardan ve İKTİDARDA olan SINIFTAN bağımsız değildir!
Çağımız da iki temel sınıf olduğuna göre hangi SINIFIN EGEMEN  olduğu, hangi SINIFIN İKTİDAR olduğuna bağlıdır.

Aslın da Can Soyer’in bu paylaşımı çok şaşırtmamalı bizi!
Anlaşılan yeni kurulan TİP için belli çevrelere mavi boncuk dağıtılıyor.

Aslın da sadece Can Soyer değil, Metin Çulhaoğlu da bu dağıtımda Can Soyer’i yalnız bırakmıyor.
Geçenlerde ki yazısında,boş yere HALKÇILIK ve YURTSEVERLİĞE gönderme yapmadı!

Kurdukları PARTİ bize göre SOL  bir KİTLE Partisi olduğu için bu tavırları doğal olabilir, toplumdaki farklı kesimlere mesaj gönderebilirler.
Ama o zaman ortaya çıkıp dürüstçe TİP DEVRİMCİ BİR SINIF PARTİSİDİR demeyecekler!
veda
6
Politika ve Ekonomi (İç Haberler) / "DEMOKRASİ" OYUNU!
« Son İleti Gönderen: veda 22 Nisan 2018, 18:34:41 »
Burjuvazi bir siyasi alan belirlemiş ve sınırlarını çizmiş!
Sistem Partileri de Burjuvazinin çizdiği ve sınırlarını belirlediği  bu siyasi alanda karşılıklı  her tür dalavereye ,ahlaksızlığa başvurarak hükümet olma oyunu oynuyorlar.

Bunun adına da “DEMOKRASİ” diyorlar!

Biliyoruz ki bu oyun, sonucu ne olursa olsun İKTİDARDAKİ SINIFI DEĞİŞTİRMEYECEK!
O nedenle sürekli söylediğimiz siyaseti, burjuvazinin çizdiği ve sınırlarını belirlediği alanın dışına taşımak.

CHP den 15 milletvekili istifa ederek, İYİ PARTİ’nin önündeki seçime katılma engelini kaldırarak sözde “Demokrasiye” hizmet ediyor!
İşte bunların” DEMOKRASİ “dedikleri bu!

Kendi sistemleri içersinde, iktidardaki sınıfın çıkarları doğrultusunda ona hizmet için kendi aralarında, hükümet olmak için yaptıkları yarışın adı “DEMOKRASİ”!

Ne farkı var İYİ PARTİ’nin , MHP’den!
Bu ülkenin faili meçhullerinde, bu ülkenin kanlı tarihinde İZLERİ olan partiler bunlar.

Birisi şimdi AKP nin yanında, diğeri ise CHP ile birlikte!
Ama kızmamak gerekir!
Kimi sol çevrelerce SOSYALİST ilan edilen Ataol Behramoğlu, namı değer “SOSYALİST” şairimiz, İYİ PARTİ’nin başındaki  ASENA'ya övgüler düzmedi mi, arkasında durduğunu beyan etmedi mi?

Ama iş HDP ye, kürt siyasal hareketine gelince, bu hareketi tasfiye etmek için ,6.5 milyon oy almış bir siyasi iradeyi yok etmek için,bu iradeyi temsil eden milletvekillerini zindanlara yollamak için ,dokunulmazlıkların kaldırılmasında hükümete yardım edildi.

Şimdi merak ediyorum CHP içersindeki bazı milletvekillerine, özellikle de İlhan Cihaner’in başını çektiği guruba!
Bu milletvekili geçişlerini, hemde İYİ PARTİYE ,  nasıl içinize sindirebiliyorsunuz!

EY CHP’NİN PEŞİNDEN GİDEN  KİTLE,  UYANIN ARTIK VE SİZLERİ KANDIRAN, SİZLERE BU DEMOKRASİ OYUNUNDA FİGÜRAN ROLÜ BİÇENLERE GEREKLİ ŞAMARI ATIN.
veda
7
Araştırma, çalışma grupları / NEDEN SOSYALİST DEVRİM!
« Son İleti Gönderen: veda 22 Nisan 2018, 13:39:05 »
Önceleri Milli Demokratik Devrim mi Sosyalist Devrim mi tartışması yapılırdı.
Sonraları Milli Demokratik Devrimin özü Toprak Devrimi olduğu  ve de  Türkiye 'de hakim üretim biçim ve ilişkileri de toprağa dayanmadığı için Milli Demokratik Devrim'in yerine Demokratik Halk Devrimi ikame edildi.

Bugünlerde ise Demokratik Halk Devrimi'nin başına Anti Kapitalist kavramı getirilerek,  ısrarla Sosyalist Devrim demekten imtina ediliyor.
Sosyalizmden kaçış nereye kadar bakıp göreceğiz!

Devrimin niteliği, iktidardan kimi al aşağı ettiğine ve iktidarı alırken kimlerle ittifak yaptığına bağlıdır.
Lenin, İki Taktik adlı eserinde şöyle der:

"Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak, demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin kararsızlığını etkisiz hale getirebilmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır.” (Lenin, İki Taktik, s. 119-120)"

Lenin burada iki aşamadan bahseder:
Birinci aşamada al aşağı edilmek istenen OTOKRASİ olduğu için, devrimin niteliği BURJUVA DEMOKRATİK,ikinci aşamada ise al aşağı edilmek istenen BURJUVAZİ olduğu için  devrimin niteliği SOSYALİSTTİR.

Her iki aşama biribirinden bağımsız değil, tersine kesintisiz biçimde birinden diğerine geçişe tekabül eder.

Birinci aşamada, Burjuva Demokratik olanda, Otokrasinin al aşağı edildiği, merkezi iktidarın burjuvaziye zorunlu olarak verildiği ikili iktidar koşullarında, bu zorunluluğun nedenini Lenin Nisan Tezlerinde şöyle açıklar:
 
"Bugünkü Rusya’da özgün olan şey, proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin yetersizliğinden ötürü, iktidarı burjuvaziye vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı proletaryaya ve köylülüğün yoksul katlarına devredecek olan ikinci aşamasına geçiştir"(Nisan Tezleri)

Ancak çok kısa zamanda burjuvazinin bu devrimi sonuna kadar götüremeyeceğini gören Lenin, işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyinin de iktidarı alacak ve yönetecek düzeye geldiğini görerek BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE şiarını ortaya atarak EKİM DEVRİMİ'ni işaret eder.

Ekim Devrimiyle bolşevikler iktidarı aldıklarında, pek çok burjuva demokratik sorunun çözülmesi gerekiyordu.
Hala toprak sorunu çözülmemiş, bir Halklar Hapishanesi olan Rusya 'da Ulusal Sorun çözüm bekliyordu.

Tüm bunlara karşın, Ekim Devrimi Sosyalist bir Devrimdi ve işçi sınıfı yoksul köylülükle ittifak yaparak, halkın büyük çoğunluğunu da peşine takarak, iktidardaki burjuvaziyi alaşağı etmişti.

Sosyalist Devrimdi;  çünkü iktidardan indirilen sınıf Burjuvaziydi.
Sosyalist Devrimdi ; çünkü işçi,yoksul köylü ittifakına dayanıyordu.

Ve Sosyalist Devrim, yani Ekim Devrimi bu tamamlanmamış hala çözüm bekleyen burjuva demokratik özlü sorunları da Sosyalist Devrim sonrası çözdü.
Lenin İki Taktikte bu durumu şöyle ifade eder;

" Avrupa’da demokratik devrimler dönemi bir takım sosyalist hareketler ve sosyalizmi kurma yolundaki girişimlerle karşılaşmadı mı? Ve Avrupa’daki geleceğin sosyalist devrimi, demokrasi alanında geride bırakılmış bir sürü tamamlanmamış şeyi tamamlamak zorunda kalmayacak mıdır?” (Lenin, İki Taktik, s. 99)


Türkiye'de Burjuva Demokratik Devrim tamamlanmadığı için, bu tamamlamayı sağlayacak bir aşamaya gerek olduğunu savlayarak, aşamalı devrimi savunan arkadaşlara iyi bir yanıttır yukarıdaki örnek.

Kapitalizm’in küreselleştiği, burjuvazinin Eeperyalistleştiği, emperyalizm’in artık ülkeler için  içsel bir olgu olduğu ,emperyalizme karşı mücadelenin aynı zamanda ülke burjuvazisine karşı verilecek mücadeleden bağımsız olmadığı bu koşullarda Türkiye' de geçerli Devrim Stratejisi SOSYALİST DEVRİMDİR.
veda
8
Tarihte Bugün / Ynt: LENİN ; İYİ Kİ DOĞDU,VAROLDU ve VAR OLACAK
« Son İleti Gönderen: veda 21 Nisan 2018, 23:57:37 »
Dünya Proletaryasının Önderi, Ekim Devriminin Mimarı Lenin 148 yaşında!
Yaşıyor, ve bizler ya da bizden sonrakiler onun en büyük istemi olan Sınırsız, Sınıfsız ve Sömürüsüz bir dünyayı kurana değin de yaşayacak, bizlere yazdıklarıyla ve yaptıklarıyla MEŞALE olacak.

Lenin’i doğum günün de anmanın en doğru yolu onu ANLAMAKTAN geçer
Nasıl Marks'ı Lenin gibi  okumak bizler için önemliyse, Ekim Devriminin mimarını da doğru anlamak bir o kadar önemlidir.


Kapitalizmin tarihsel  sınırlarına gelip dayandığı, sermayenin artık kendini yeniden üretemediği, içinden çıkılmaz bir kriz içersinde debelendiği, YA SOSYALİZM YA BARBARLIK seçeneğinin hiç olmadığı kadar yakınlaştığı bugünler de, bu kaotik ortamdan DEVRİMCİ bir vazife çıkartacak LENİN gibi bir ÖNDERE nasıl gereksinme duyduğumuz ortadadır.

Lenin’i sevmek veya sevmemek, bunu tartışmak son derece anlamsızdır!
İsteyen Lenin’i sever, istemeyen sevmez!

Kimlerin Lenin’i sevdiği, kimlerin Lenin’i sevmediğinin göstergesi sınıf mücadelesinden ve mucadelede tarafların tuttuğu saflardan bağımsız değildir.
Tabiki bu soygun ve talan düzeninin sürmesinden yana olan, paranın tanrıları ve onların yandaşları Lenin’den nefret eder.

Çünkü Lenin ilk defa dünya üzerinde Burjuvazinin yenileceğini, işçi ve emekçilerin siyasi erki Burjuvaziden alarak bu soygun ve talan düzenine son vereceğini tüm dünyaya göstermiştir.

Sınıf bilinçli işçi ve emekçiler ise, savaşsız ve sömürüsüz,insanca yaşanabilen bir dünyanın mümkün olabileceğini gösterdiği için Lenin’i severler.

Sınıf bilinçli işçi ve emekçiler ise, kendilerini bu soygun ve talan düzeninden kurtardığı için Lenin’i severler.

Sınıf bilinçli işçiler ve emekçiler ise, üretenlerin artık yönetenler olması gerektiğini onlara gösterdiği için Lenin’i severler.

Sınıf Bilinçli işçiler ve emekçiler ise, Sınıfsız,Sömürüsüz Ve Sınırsız bir dünyanın kapısını araladığı için Lenin’i severler.

Burjuvazi ve onun ideologları, Marksizm’i Leninizm’den kopartmak için, soldan ve sağdan saldırıya geçerler.
Bu konu da sol içersindeki TRUVA ATLARI DA onlara yardımcı olur.
Amaç Marksizm’i DEVRİMCİ RUHUNDAN arındırmak, onu sokaktan, onu pratikten kopartmaktır.

Marksizm’in hayatın içersinde karşılık bulmasın da ve pratikte ete, kemiğe bürünmesinde en önemli etken LENİNİZMDİR.
Bu nedenle KOMÜNİSTLER bu saldırılara karşı, Marksizm’i Leninizm’den kopartmak isteyenlere karşı,  her zaman kendilerini MARKSİST LENİNİST olarak tanımlarlar.

İYİ Kİ DOĞDUN USTA, İYİ Kİ DOĞDUN DÜNYA PROLETARYASININ ÖNDERİ!
veda
9
Tarihte Bugün / Ynt: LENİN ; İYİ Kİ DOĞDU,VAROLDU ve VAR OLACAK
« Son İleti Gönderen: Solplatform5 21 Nisan 2018, 23:48:31 »
LENİN İYİ Kİ DOĞMUŞ  VE HOCAMIZ OLMUŞ;MİNNETTARIZ...


Ekim Devrim 1848 Devrimini sona erdiren coup d'etat'dan sonra Fransa onsekiz yıl süreyle Napoleon'un boyunduruğu altında kaldı. Bu rejim ülkeye yalnız iktisadi yıkım değil, ulusal utanç da getirdi. Eski rejime karşı ayaklanmada, işçi sınıfı biri ulusal, öteki sınıf niteliği taşıyan iki ödev yüklendi; Fransa'yı Alman işgalinden kurtarmak; işçilerin kapitalizmden, sosyalist kurtuluşu. Bu iki ödevin birleşmesi Komün'ün kendine özgü niteliğini meydana getirir.Burjuva sınıfı bir "ulusal savunma hükümeti" kurdu ve işçi sınıfı ulusal bağımsızlık için bunun önderliğinde çarpışmak zorunda kaldı. Gerçekte bu, Paris işçileriyle savaşmayı ödev sayan bir "ulusal ihanet" hükümetiydi. Ama, yurtseverlik hayalleriyle körleşen işçiler bunu göremediler. Yurtseverlik ülküsünün kökleri onsekizinci yüzyılın Büyük Devrimindeydi; Komün'ün, sosyalistlerinin kafalarını da etkiledi; sözgelimi, su götürmez bir devrimci ve ateşli bir sosyalizm taraftarı olan Blanqui, gazetesi için şu burjuva narasından daha iyi bir başlık bulamıyordu: "Ülke tehlikededir!"
“Bu iki çelişik amacın -yurtseverlik ve sosyalizm- biraraya gelmesi, Fransız sosyalistlerin ölümcül yanılgısını oluşturdu.”
(Lenin, Komün Dersleri)


Tarih şimdi bizi olağanüstü zor bir duruma soktu ... Meselelere dünya tarihi ölçeği uygulanırsa, devrimimizin yalnız kalması halinde, diğer ülkelerde devrimci hareketin olmaması halinde, umutsuz bir dava olacağına en ufak bir kuşku duyulamaz elbette. Bolşevik Parti olarak biz tek başımıza bu işe giriştiysek, bunu devrimin tüm ülkelerde olgunlaşmakta olduğuna, katlanacağımız bütün zorluklara rağmen, payımıza düşecek bütün yenilgilere rağmen uluslararası sosyalist devrimin sonunda –hemen başlangıçta değil– patlak vereceğine inançla yaptık ... Tüm bu zorluklardan bizi kurtaracak olan –bunu bir kez daha yineliyorum– Avrupa devrimidir.”(Lenin, “RKP(B) VII. Kongresinde Savaş ve Barış Üzerine Rapor”, Seçme Eserler, cilt 7, s.304)


“Vaktiyle, uluslararası devrime başladığımızda, bunu devrimin gelişimini önleyebileceğimiz inancıyla değil, bilakis bir dizi koşul bizi bu devrimi başlatmaya ittiği için yaptık. Şöyle düşünüyorduk: Ya uluslararası devrim yardımımıza gelir, o zaman zaferimiz kesindir, ya da mütevazı devrimci çalışmamızı bir yenilgi durumunda devrim davasına yararımız dokunacağı, deneyimlerimizin diğer devrimlere yararlı olacağı bilinci içinde yerine getiririz. Uluslararası dünya devriminin desteği olmadan proleter devrimin zaferinin olanaksız olduğu bizim için açıktı.” (Komintern’in III. Kongresi, 1921) Lenin, “RKP(B)’nin Taktiği Üzerine Komünist Enternasyonal III. Kongresine Rapor”, Seçme Eserler, cilt 9, s.254

10
Politika ve Ekonomi (İç Haberler) / Ynt: KARAR VERMEK ÇOK ZOR!
« Son İleti Gönderen: Salih58 21 Nisan 2018, 00:05:48 »
Öncelikle mevcut siyasal iktidarın karşısında olan muhalif kitleleri bir hareket içerisinde konsolide edebilecek, onların politik taleplerine yön verip, onlara liderlik edebilecek bir politikanın geliştirilebilmesi gerekir diyeceğim ama daha Sosyalist partiler arasında bir birliktelikten söz edemiyoruz.
Dolayısıyla Sosyalist sol daha kendi içerisinde bir blok oluşturamıyor, iktidar olabilecek bir siyasal odak yaratamıyorken, muhalif kesimleri bir araya getirip, onlara önderlik edebilecek bir siyasal alternatifte inşa edemiyor.
Halbuki bugün mevcut siyasal düzen, çözüm üretemediği problemlerle karşı karşıya kalmış durumdadır ve tarih boyunca her kriz ortamı, sol mücadelenin kitleselleşebileceği ortamları ve olanakları yaratmıştır.
Bugünde düzen partilerinin mevcut sorunlara çözüm noktasında içinde bulunduğu çaresizlik, sosyalist solun bu problemlere çözüm üretebilme noktasında yeni ve devrimci söylemler geliştirebilmesinin, bununda toplumda bir karşılık bulabilmesinin nesnel koşullarını yaratıyor.
Ayrıca gittikçe yoğunluğunu arttıran ekonomik kriz, emekçi sınıfının hoşnutsuzluğunu arttırdığı ölçüde sınıf çatışmasının da şiddetini yükseltiyor.
Bu da Türkiye'de hep kadük kalmış sınıf hareketinin ve mücadelesinin siyasallaşabilmesinin, kitleselleşebilmesinin, politikaya devrimci bir unsur olarak müdahil olabilmesinin yolunu açıyor.
Diğer yandan Kürt siyasal hareketinin varlığıda, sosyalizm mücadelesinin ezilen kitlelerle olan bağıntısı doğrultusunda doğal bir müttefik olarak kendisini gösteriyor.
Bu bakımdan mevcut nesnel şartların, sosyalizm mücadelesi noktasında önemli fırsatlar yarattığını ama bunu değerlendirebilecek bir devrimci hareketin, partinin yoksunluğunun, bu fırsatları, devrimci bir pratiğe çevirebilme noktasında bir boşluk yarattığını düşünüyorum.
Bunun aşılabilmeside teorik ayrılıkları minimuma indirecek şekilde, çerçeve bir program etrafında tüm devrimci partilerin, Kürt hareketi ve diğer devrimci unsurlar ile bir ittifak bloğu oluşturarak, mevcut siyasal düzenin çarpıklıklarının, süregelen problemlere çözüm üretebilme noktasında yaşadığı acziyetin, içinde bulunduğu kokuşmuşluğunun teşhiri ile bu düzene alternatif olabilecek, mevcut ekonomik ve toplumsal problemlere çözüm üretebilecek yeni ve devrimci bir düzenin kuruluşu vaadi ve söylemi üzerine bir strateji izlemek olmalıdır.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10