Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Makaleler / SOKAK KORKUSU...
« Son İleti Gönderen: oencel 23 Ağustos 2019, 14:37:49 »
[/b][/b]Sokak Korkusu…

Son günlerde ard arda sarsıcı sonuçlara gebe adımları var KARANLIĞIN.
Bir yanda dışarda ABD ve RUSYA irisi güçlerle Suriye bataklığında girilen kaotik ilişkiler ve ağır sonuçlara gebe gidiş; diğer yandan iç politikada yeni kırılmalara gebe adımların atılması, özellikle HDP’li belediye başkanlarının zorbaca görevden alınması yerlerine Kayyım atanarak seçim, sandık sürecinin bittiğinin bir kez daha ilan edilmesi; Kürt halkına yönelik “benim istediğimi seçmezseniz ben istediğimi yasaları eğip bükerek zorla atarım” mesajıyla Yargıda ‘REFORUM’ bekleyenlere de bu uygulamayla orta parmağını göstermiş oldu. KARANLIĞIN bundan sonraki uygulamalarını belirleyecek toplumsal muhalefetin mücadeledeki durumudur.
Toplumsal muhalefetin örgütlülük durumu ve buna öncülük edecek siyasi iradenin  emek- sermaye ekseninde ki tavrı, KARANLIĞIN saldırılarına karşı direnişi ve mücadelenin aydınlıktan ve emekten yana kazanılıp kazanılmayacağını belirleyecektir.
Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir özelliği taşıyan Belediye Başkanlarının yerine kayyım atanmasına karşı burjuva muhalefetinin, özellikle CHP’nin tavrına baktığımız zaman Genel Başkan K. Kılıçdaroğlu’nun “Sokağa çıkmak, protesto etmek gibi durumları doğru bulmuyorum” açıklaması başta CHP olmak üzere burjuva muhalefetinin ‘SOKAK’ korkusunu, sokaktan ödü koptuğunu en yetkili kişinin ağzından ilan edilmesinden (kerelerce) sonra HDP’nin eş başkanı Sezai Temelli’den de ‘Demokrasi’ den ayrılmayacakları türü açıklamaları; toplumsal muhalefeti sınıf mücadelesini baz alan meclis dışı sosyalist, Komünist güçlerin örgütlemesinin aciliyetini bir görev olarak önümüze koymaktadır.
Başta CHP olmak üzere burjuva muhalefeti SOKĞA inmek ve burjuva anlamda da olsa demokratik yürüyüş ve gösteri haklarını kullanmaktan vaz geçtiklerini ilan ederken; sokağa inenleri de onaylamadıklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Suya tirit açıklamalarla kayyım atamalarını eleştirir gibi yapsalarda onaylamaktadırlar.
Bu gelecekte İstanbul, Ankara, Adana, İzmir gibi ülkenin bel kemiğini oluşturan Büyük Şehir Belediyelerine de KAYYIM atanabileceğinin de KARANLIĞIN göz dağı olarak algılanmalıdır.
Burada asıl görev meclis dışı: kendine komünist, sosyalist diyen, merkezine sınıf mücadelesini koyan parti, örgüt yada siyasi yapılara düşmektedir.
Burjuva cephesinde “demokrasi güçbirliği” başlığı içinde yer alan meclis dışı sol sosyalistlerin bu sahte güç birliğinden kopartılarak sosyalist güçlerin birleşik devrimci güç birliğini oluşturmaları gerekiyor.
Zaman daralıyor, bir yanda KARANLIĞIN dışarda yeni maceralara gebe durumu: Doğu akdeniz,  diğer yanda Suriye İdlib’de sıkışmışlığı, Fırat’ın doğusunda ABD ile girilen “Güvenli bölge” saçmalığı özünde Amerikan Koridoru oluşturma çalışmaları. Her an sıcak çatışma olasılığı (İdlib’de Türk konvoyuna saldırı ve gözlem kulelerinin kuşatılmışlık durumu) KARANLIĞIN iktidarda kalma ve muhalefeti sindirme amacıyla her yola baş vuracağını görebilmeli ve buna göre hazırlıkları yapmalı, bu günden yarına mücadeleyi dürdürmeliyiz.
Kayyım atamalarına karşı sadece HDP kesimi değil tüm devrimci sosyalist güçlerin ortak dayanışması sokakta büyütülmelidir. Eleştiri ve farklılıklarımızı koruyarak ama KARANLIĞA karşı da askeri müştereklerde ortaklaşarak sokakları, alanları doldurarak toplumsal muhalefeti örmeliyiz.
Maalesef meclis dışı solun da pek sokak derdi olmadığını sokaklardan uzak durduklarını bir tespit olarak buraya bırakıyorum.
Sokak korkusu meclis dışı solda burjuva muhalefetinden farklı tabi, burjuva muhalefeti sokağın kendisini aşacağını ve kapitalist sistemin tehlikeye girebileceği KORKUSUNU yaşıyor,
Meclis dışı sol ise SOKAĞIN siyasi yapılarına indireceği darbelerden korkuyor, yani yasadışılık bağlamında polis yargı tutuklanma vb baskıların tabanlarında yapacağı olumsuz etkiler… Oysa ‘korkunun ecele faydası yok’ halk deyiminde olduğu gibi korkunun üzerine gidecek devrimci cesareti topluma işlemede en büyük görev sosyalist ve komünistlere düşüyor.
Bizim gibi ülkelerde riski göze almayan, burjuva devlet aygıtının zorbalığına karşı sadece teoride değil pratikte sokakta, üretim yerlerinde, kampüslerde plazalarda KARŞI durmayan hiçbir sol yapımın bu topraklarda başarılı olma şansı yoktur. Yok olurlar demiyorum kendi küçük barakalarında yaşarlar tabi buna siyasal anlamda yaşama denirse.
Eğer meclis dışı sol güçler güçlü bir birleşik alternatif yaratamazlarsa; KARANLIĞIN dışardaki maceraları ve bataklıktaki debelenmelerine koşut; içerde bir yandan baskıyı daha da artırırken, diğer yandan yağma ve talan düzenini sürdürmek için
 özelleştirmeler sonucu elde satılacak bir şeyin kalmaması sonrası geriye kalan doğal kaynakları, yani Dağların ormanlarıyla madencilik adı altında, koy ve limanların, temiz su kaynaklarının, dere ve ırmakların, meraların, deniz ve boğaza nazır yerlerin  yabancılara toprak satışlarıyla, peşkeş çekilmesiyle ülkemin insanıyla, emeğiyle, doğası ve çevresiyle yıkımına maalesef tanık olacaklardır. Son yangınlar özellikle İzmir yangını ve KARANLIĞIN tavrı gelecekteki yıkımın ayak sesleridir.
Bunun vebalinin altından hiçkimse kalkamaz.
Son söz olarak:
Örgütlen ve sokağı örgütle…
23082019
Ramazan Öncel
2
Makaleler / NELER OLUYOR, NE OLMASI GEREK!
« Son İleti Gönderen: veda 19 Ağustos 2019, 19:01:53 »
Tarihsel Sınırlarına gelmiş dayanmış Kapitalizm, içerisinden çıkılmaz yapısal kriz içerisinde kendini yeniden üretemezken, gittikçe daha totaliter, daha baskıcı yöntemlere başvuruyor.

En ufak bir hak arayışı, her türlü şiddet ve zor kullanılarak bastırılmakta.
Özellikle emekçi kesim üzerindeki baskıların dozu gittikçe artmakta.

Aslında AKP hükümeti aracılığıyla işçi ve emekçiler üzerinde uygulanan bu şiddet ve zor, sermayenin tüm dünyada uyguladığı baskı ve zorun bir parçası.
Her geçen gün gittikçe sıkışan, krizlerden bir türlü yakasını sıyıramayan Sermaye, üretememe ve buna bağlı olarak  yönetememenin acısını işçi ve emekçilere saldırarak çıkartmak istiyor.

Sermaye bu krizden çıkabilmenin yoluna, uygun bir takım tedbirleri almak zorunda.
Bu tedbirlerin toplum tarafından kabulünün tek yolu da toplumu baskı altına almaktan, toplumu sindirmekten geçiyor.

Nasılki 24 Ocak Kararlarının toplum tarafından kabulü, 12 Eylül gibi Faşist bir cuntayı gerekli kılmışsa, bugünkü içine düşülen çıkmaza karşı alınacak tedbirleri topluma kabul ettirmekte, benzer bir rejimi zorunlu kılıyor.
Başka türlü, işçi sınıfını ve emekçi halkı sindirmeden, onlar üzerinde bir korku toplumu yaratmadan, Sermayenin varlığını sürdürebilmesi oldukça güç.

Sermaye yığınlar üzerinde ki baskı ve zorunu arttırsa da, yığınların  gösterdiği tepki, sistem solu partilerce sistem içerisinde eritilmeye çalışılsa da, gerek dünyaya gerekse yaşadığımız bölgeye baktığımızda, belkide içerisine girdiğimiz bu karanlık tünelin en karanlık bölgesinin, aydınlığa açılan en yakın kapı olduğu gerçeği ile hareket ederek, bu durumdan DEVRİMCİ bir vazife çıkartacak İRADEYİ ortaya koymamız gerekiyor.

Eksik olan bu nesnelliğe uygun politik bir sınıf hareketinin varlığı, POLİTİK BİR ÖZNE.
Bunu yaratmakta KOMÜNİSTLERE düşüyor.

Sürekli tekrarladığımız bir cümle var "YA SOSYALİZM YA BARBARLIK"
Bunu söylerken ifade etmek istediğimiz, artık sona gelmiş dayanmış Kapitalizm'i tarihin çöplüğüne göndermek için var olan nesnellikten Devrimci bir Vazife çıkaracak bir ÖZNENİN olmazsa, olmaz olduğunun altını çizmek.

YA SOSYALİZM YA BARBARLIK seçeneği karşısında, bu nesnelliğe müdahil olacak ÖZNEYİ yaratmadığımız sürece gidişatın yönü, ne yazık ki BARBARLIK tan yana olacak.
veda
3
Makaleler / SEÇENEK...
« Son İleti Gönderen: oencel 18 Ağustos 2019, 15:49:46 »
Seçenek…

KARANLIĞIN iktidarı ülke tarihinin en yağmacı en talancı, en yalancı ve en arsız burjuva iktidarı olduğunu tescilledi diyebiliriz.
Tüm bunları dini yedirmeler altında toplumsal tepkileri yumuşatarak dizayn edilmiş sözümona burjuva muhalefet partilerinin katkılarıyla yaptı. MHP stepne CHP din yarıştırmada, HDP “Barış Süreci” ayağına KARANLIĞIN iktidarını sağlamlaştırmada önemli bir misyon üstlendi.
31 Mart – 23 Haziran seçimleri sonrası demoralize olan KARANLIĞA erken seçim istemdiklerini sorunları çözmedi için fırsat tanıyacaklarını ve ulusal ölçekli sorunlarda KARANLIĞI destekleyeceklerini bizzat ‘Demokrasi Güçlerinin’ liderliğini yapan ana muhalefetin başı K. Kılıçdaroğlu yaptı. Burjuva muhalefetin iktidara talip olma diye bir derdinin olmadığı anlaşıldı.
Zaten talip olsa da KARANLIĞIN 17 yıllık talan ve yağmasından hesap sorma diye dertlerinin olmadığı da özellikle yerel seçimlerde yıldızı parlatılarak geleceğe hazırlatılan E. İmamoğlu’nun söylem ve uygulamalarından belli oldu.
Bırakın hesap sormayı KARANLIKLA her alanda flörte hazır olduğunu gösteren çıkışları ve atamalarıyla KARANLIĞA güven vermeye çalışmakta. Cemaat ve tarikat güzellemelerini, damat buluşmalarını, ‘Liyakatlı” KARANLIĞIN kadrolarını tutmalı davranışlarıyla saraya şirin gözükmemin her türlü yollarını arayarak, “ Ben korkulacak bir rakip değilim, hesap sorma gibi bir derdim yok bunun için bana ne olur fırsat verin, görüşelim konuşalım, halkın gazını alarak sistemin gayet normal olduğunu göstererek normalleşelim” diye feryat figan ediyor, yazılı talebi yetmiyor her bulduğu mikrofona Sarayla görüşme talebini iletiyor.
Kaz dağları, Murat dağı, Munzur Dağları, Karadeniz dağları, yaylaları, ülkenin en nadide koyları, akarsu kaynakları, meraları yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilerek yağmalanıyor. Satılmadık orman vasfını yitirmiş araziler, meralar, SİT alanı içindeki koylar satışa çıkarılmış.
Emperyalist sermayeye altın, gümüş, bakır vb madenleri çıkartmaları için yüzlerce arama izni verilmiş ülkenin ormanlarının nerdeyse tamamı siyanürle maden çakrama ayağına; gelecek kuşakları dahi zehirliyecek bir ihanete imza atılmış. Dünyanın en önemli florasına sahip bin bir çeşit endemik türleri içinde barındıranKaradeniz’den  Kaz dağlarından Munzura uzanan bir ihanet yaşanırken. Muhalefetin toplumsal gazını almanın ötesinde ciddi bir çıkışının olmaması KARANLIĞIN elini rahatlatmış, yerel seçimler sonrası tedirginliği üzerinden atmış görünüyor.
KARANLIĞIN yaşamın her alanına el atmasına karşı ciddi diyebileceğimiz tepki muhalefet partilerinden değil de BAROLARDAN gelmesi, nerdeyse ülke genelindeki baroların üçte ikisininden fazlasını temsil eden önemli bir kesimin YARGITAY’ın adli yıl açılışı nedeniyle SARAYDA düzenlen toplantının yapılmasını protesto ederek açılışa katılmaması da önemli anekdotlardan biri olarak hukuk tarihinde yerini alacaktır. Aynı zamanda Barolar Birliği başkanı Turan Feyzioğlu’nun katılması ise hukukta yalakalığın özgün örneği olarak tarihte yerini alacaktır.
Çay toplama partisinden günümüze Saraylı yargının geldiği aşama ‘Yargının içine nasıl edilir’  gelecek kuşaklara özgün bir ders olarak verilebilir.
Daha önce de yazdım, KARANLIĞIN “kutsal davası” şeri devleti kurmadır.
Bunun için her yol mübahtır. Kendi tabanına bu kadar açık yapmayı, talanı, rüşveti, hırsızlığı  anlatırken tüm bunları ‘Kutsal Dava’ için yaptıklarını söyleyerek tabanlarının bırakın tepkisini onayını alıyorlar. Onlar için Atatürk Cumhuriyeti devleti müslümanlığa karşı kurulmuş küffar devletidir ve bu devletin yağmalanması ümmeti müslüman için mübahtır.
KARANLIĞI iş başına getiren emperyal güçler özellikle bu yanlarını bildikleri için yağmalamada dorun çıkarmayacağını ve ülkenin önemli bir kesiminin de buna karşı olduğunu gördükleri için KARANLIĞI iş başına getirerek; ülke önce dinsel temelde kaşınıp mezhepler kemikleştirilerek,  cemaat ve tarikatlar desteklenerek milliyet temelinde etnik yapılar kaşınarak, modern burjuva cumhuriyet görüntüsü yok edilerek, sadece siyasal olarak değil, daha önemlisi toplumu ruhsal olarakta böldüler. İktisadi olarak çökertilmiş ve ruhsal olarak bölünmüş bir ülke her anlamda dış müdahalelere açık hale getirilmiştir.
Bu gün Rusya’dan alınıp depoya paslanmaya konulan S 400’ler ile, Suriye’de Fırat’ın doğusu ve ABD ile Güvenli bölge anlaşmasını bu anlamda okumada yarar var. Ortadoğu kuşağında hala BOP yada Genişletilmiş adıyla GOP projesi ve “Eş Başkanı” iş başında dersek abartmış olmayız. Bu kuşakta İRAN ve Türkiye’nin emperyal tezgah içine alındığını ( İran gardını almış durumda ama Türkiye yukarda açıkladığım nedenle ‘Eş Başkanlık ve tezgahın içinde rol alması) buna yönelik adımların atıldığını, Suudi Arabistan, BEA, Mısır, İsrail, akdeniz ayağıyla Yunanistan bir kuşatma hareketi içinde olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
İşin ilginci bu ayakta Kürt kartının güçlü bir şekilde devrede olduğu ( Irak körfez savaşından bu yana güçlü) ve Türkiye ile Kürt ayağında ikisinin de dizginlerinin ABD’nin elinde olması işin traji komik yanı diyebiliriz.  Bana öyle geliyorki hala KARANLIĞIN ‘yeni osmanlı’ hayali bilinçli şekilde emperyal güçler ve onların yerli uşaklarınca KARANLIĞA pompalandığını düşünüyorum.
Tüm bunların ışığında yine daha önceki yazılarımda birkaç defa işlediğim “ KARANLIĞIN iktidarı sürdüğü sürece Türkiye’nin bu süreçten Misakı Milli sınırlarını koruyarak çıkması mümkün değil”.
Bu gün gerek İran’a karşı oluşturulan Sunni blok (bu blogun aslında adı yazılmayan ama en güçlü üyesi ve blogu oluşmasında katkısı olan İsrail’dir. ABD’nin Ortadoğu projesindeki en önemli müttefiğidir)
Üstü çizilse de bölgede KARANLIĞIN emperyalist güçlerce en kullanışlı iktidar olduğu görüldüğü için bilinçli olarak iktidarda tutuluyorlar düşüncesindeyim. Bu konuda yedekte tutulan KARANLIĞIN “Ilımlısı”  da muhalefet olarak, danışıklı olarak erken seçim istemediklerini dillendiriyorlar gibime geliyor.
Bir halk deyimi var “ Kopeksiz köyde değneksiz gezmek” KARANLIĞIN durumu da böyle, karşısında ciddi bir muhalefet yok. Meclis dışı sol yani sosyalist kesim ise etkisiz. Zaten önemli bir kesimi ‘demokrasi güçleri’ adı altında düzenin kurucu partisinin ipine sarılmış, geriye kalan komünist sosyalist güçlerin örgütsel yetersizliği ve dağınıklığı KARANLIĞIN işini kolaylaştırmaktadır.
Dünya kapitalizminin en sancılı döneminde, emperyalist güçler dağılımındaki oynaklıklar, ABD’nin dünya jandarmalığında güç kaybı yaşadığı ve yeni güç arayışı ve dizilimi sancılarının sürdüğü bu dönemde sosyalist bir iktidarı önüne koyan tüm siyasi yapıların tartışma ortamını yok etmeden ama bir birlerinin olumlu yanlarını öne çıkararak; ortaklaşılan yanları çoğaltarak KARANLIĞIN iktidarıyla birlikte  burjuva devlet yapısını hedefe koyan ve emekçilerin iktidarını yani sosyalizmi savunan bir anlayışta buluşarak, birleşik bir güç yaratılarak emekçi halkımıza burjuva demokrasisi dışında bir seçeneği göstermeliyiz.
Son söz olarak:
Seçeneksiz bırakılan toplumlar KARANLIĞIN farklı tonlarına mahkum olurlar.
18082019
Ramazan Öncel
4
Makaleler / KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIYOR!
« Son İleti Gönderen: veda 17 Ağustos 2019, 21:49:17 »
Katı olan her şey buharlaşıyor.
Kapitalizm insana ait tüm değerleri aşındırıyor, yok ediyor.
Ortada tek bir değer bırakıyor, ÇIKAR.

Toplum bu değer temelinde şekilleniyor, biçime kavuşuyor.
Toplumsal ilşkiler paramparça ediliyor, çıkar temelinde yeniden biçimlendiriliyor.
İnsanlığa UMUTSUZLUK aşılanıyor.

Bir zamanların aydınlanmacı değerlerinin yerini eskinin inan, düşünme, tartışma, boyun eğ, kabullen, itaat et gibi kavramları alıyor.
Böylece insanlık, eleştirel aklın dışına taşınarak robotlaştırılıyor, köleleştiriliyor, bir sürü konumuna sokuluyor.

Kanevski'nin aşağıdaki yazdıkları bir bir gerçekleşiyor;
"Bir gün insan 'virgül' ü kaybetti.
O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı.
Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.
Bir başka gün 'ünlem’ işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor ne de bir şeye seviniyordu.
Bir süre sonra ‘soru’ işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu.
Hiçbir şey ,ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu.
Ne kainat, ne dünya ne de kendisi umurundaydı.
Birkaç yıl sonra ‘iki nokta üst üste işaretini’ kaybetti.
Ve davranış nedenini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Ömrünün sonuna doğru, elinde yalnız 'tırnak' işareti kalmıştı .Kendisine özgü tek düşüncesi yoktu. Son ‘nokta’ ya geldiğinde düşünmeyi ve konuşmayı unutmuş durumdaydı"


Gelecek yılların umut taşıması için, bu döngünün kırılması gerekiyor.
İnsanlığın bu karanlıktan kurtulması gerçek insan kimliğine kavuşabilmesi için başkaldırması, ayağa kalkması gerekiyor.
Bu da ancak, eleştirel aklın temel alındığı, Devrimci Pratik Eleştirel Faaliyeti gerekli kılıyor.
Böyle bir faaliyet için de yüreklerdeki geleceğe ait olan umudun hiç yitirilmemesi gerekiyor.

Nazım'ın yazdığı gibşi;
UMUDA BİR KURŞUN SIKSADA ÖLÜM
UNUTMA UMUDA KURŞUN İŞLEMEZ.


Artık Edoardo Galeano'nun söylediklerine kulak vermek gerekiyor;

"Şimdi yeni baştan başlamalıyız;adım adım, kendi bedenimiz dışında hiç bir kalkana sığınmadan.
Keşf etmek, yaratmak ve hayal etmek gerekiyor.
Bugün düş kurmak, kendi uyanışını görmek, her zamankinden daha fazla gerekli.
İnsanlığın bencilliğine ve iğrenç bir şekilde para peşinde koşturmaya mahkum olmadığına, SOSYALİZMİN ölmediğine inanan birinin iddiasıdır bu.
Bir dinazorun.(EDUARDO GALEANO-ÇÖKÜŞTEN SONRA SOSYALİZMİN GELECEĞİ)[/color
[/i]]
5
Araştırma, çalışma grupları / SINIF, SINIF BİLİNCİ, PARTİ!
« Son İleti Gönderen: veda 15 Ağustos 2019, 20:29:42 »
Sınıfın nesnel konumu ile bir özne olarak kendini sınıf mücadelesinde müdahil hale getirmesi önümüze, Kendiliğinden Sınıf ve Kendi İçin Sınıf tanımlamalarını koyar.
Kapitalizm'in doğası gereği, toplum içersinde yaşayan insanlar, üretim araçlarına sahip olmadıkları için, yaşamlarını sürdürebilmek ve temel gereksinmelerini karşılayabilmek için, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlara emeklerini pazarlarlar.

Çünkü bu insanların, üretim araçlarından yoksun olmaları nedeniyle yaşamak için emeklerinden başka satacakları bir şeyleri yoktur.
Bu pazarlık özgür bir ortamda gerçekleşiyor gibi görünse de, verili koşulların dayatması bu pazarlığın bir zorunluluk sonucu gerçekleştiğini bize gösterir.
Bu bağlamda bir özgür ortamdan bahsetmek olanaksızdır.

İşte insanların zorunluluk sonucu çalışmak zorunda kalması ve emeklerini pazarlaması onları sınıf konumuna sokar.
Bu konumda işçiler, sermaye karşısında ortak çıkarlara sahip bir sınıf niteliğindedir.
Ancak bu sınıf olma niteliği Kendisi için değil, Kendiliğinden Sınıf niteliğidir.
Çünkü bu konumda işçiler sermaye için sınıf olma niteliğindedirler.

Ne zamanki yığın halinde ortak çıkarlara sahip olan bu işçiler örgütlenir ve sınıf mücadelesi sürecinde devrimci bir rol üstleneceklerinin farkına vararak sınıf bilinciyle hareket ettiklerinde, Sermaye için sınıf olma konumu yerine, Kendileri için sınıf olma konumuna geçerler.

Artık mücadele ekonomik alanın dışına çıkarak politik bir savaşım niteliği kazanmıştır.
Bu noktada işçi sınıfı artık kendisi için vardır, sermaye için değil!

Marksistler için sınıflar ile sınıf mücadelesi, birbirinden bağımsız olgular değildir.
Bu bağlamda,"kendinde sınıf" ile "kendi için sınıf" farklı özneler değil, aynı öznenin diyalektik  bütünlük içeren iki farklı yüzüdür.

Ekonomik Mücadele içerisinde işçinin kendini, dahil olduğu sınıfın bir parçası olarak görerek, çıkarlarının Sermaye Sınıfından farklı olduğunu bilincinde duyumsamasıyeterli değildir.
Bunun için işçinin ekonomik mücadele sırasında edindiği bilinci, Siyasal Bilinçle tamamlaması gerekir.
Yani, madem ki ben üretiyorum o halde neden yönetmiyorum diyerek Politikleşmesi ve örgütlenerek Yönetim Erkini, Siyasal Erki Sermaye Sınıfının elinden almak için mücadele etmesi gerekir.

O zaman şu soru akla gelebilir;
İşçileri siyasal erk mücadelesine yöneltmek için, siyasal bilinci işçi sınıfı nasıl edinebilir?
Eğer İşçi sınıfı siyasi üst yapıda bir erk savaşımına girecekse, o zaman edinilmesi gereken siyasal bilincin, Ekonomik Alanın dışından verilmesi gerekir.

İşçi sınıfının kendiliğinden hareketleri kendi içersinde bir bilinç taşısa da bu bilinç ancak henüz yeşermeyi bekleyen tohum halinde bir bilinçtir.
Bu bilinçle yapacakları da ancak ekonomik alanı kapsayan, ekonomik çıkarları temel alan bir mücadeledir.

Oysa işçi sınıfının temel mücadelesi, vermesi gereken asıl mücadele, iktidar mücadelesidir.
Yani politik mücadeledir.

"işçilere politik sınıf bilinci ancak dışarıdan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işverenlerle işçiler arasındaki ilişki alanının dışından götürülebilir” derken Lenin bunun için bir araca gereksinim olduğunu işaret eder.
İşte bu araç, İşçi Sınıfının düşünen eli, onun erk savaşım aracı PARTİSİDİR.

Bir takım çevrelerin yanlış anladığı, dışardan derken bunun işçi sınıfının ve  sınıf mücadelesinin dışından verildiği gibi bir yanlış anlamadır.
Oysa işçi sınıfının partisi, onun dışında değil, onun içerisinde, onun düşünen elidir.

Parti fikriyatı Marks döneminden beri vardır.
Her ne kadar bu fikri Lenin hayata geçirerek var olan nesnellikten parti aracılığıyla Devrimci bir vazife çıkartmış olsa da, Marks ve Engels'in birlikte oluşturdukları Komünist Parti Manifestosu, hala Komünistler'in ek kitabı olarak önemini korumakta, Komünistler'e yol göstermektedir.

Ayrıca yine Marks; Birinci Enternasyonalin 1872 Kongresin de: 
“Proletarya, mülk sahibi sınıfların kolektif gücüne karşı mücadelesinde, ancak mülk sahibi sınıflar tarafından kurulmuş eski partiler karşısında ayrı bir siyasal parti haline gelirse, bir sınıf olarak davranabilir. Proletaryanın siyasal bir parti haline gelmesi, toplumsal devrimin ve onun nihai hedefinin, sınıfların kaldırılmasının, zaferinin güvence altına alınması için vazgeçilmezdir. (…)proletaryanın büyük görevi siyasal iktidarı ele geçirmek olmalıdır.” diyerek Parti fikrinin ne denli erk savaşımı için yaşamsal olduğunu dile getirir.

Lenin parti fikriyatını pratiğe taşıyarak, pratik içerisinde partide olması gereken özelliklerin neler olması gerektiğini ortaya koyar.
Ekim Devriminin gerçekleşmesi, böyle bir pratiğin yaşamda bulduğu karşılıktır.
VEDA

6
Makaleler / AĞALAR, OMERTAyı DELDİ; SONUÇ ?
« Son İleti Gönderen: Ekim 14 Ağustos 2019, 23:34:53 »



Mafyanın otağı Sicilya'da kirli masalarında konuşuyorlar ; nedir ,konuşulan masada kalır aksi olduğunda öyle topuk -mopuk çalışmazlar ;direkt tahtalı köye yolcu çıkarırlar !

Omerta Yasası demiş Sicilya'lı kirliler susmanın adına ! Konuşmayacaksın !

Bizdeki resmi kirliler de masada konuşuyor ama biri aptallık yapınca ( Aptallığın ilk kez bir faydası da görülmüş oldu.) SATIŞ İŞLEMİ yapıldığı açıkça ortaya çıkıyor ! Açıkça diyorum ,çünkü bilenler zaten biliyorduk ; bilmeyenler de yeni bilgi sahibi oldular !

Deldiniz "yasanızı" ,peki sonucu ?

Öncelikle onurları,şerefleri olanlar -ki varsa - işgal ettikleri o makamlardan diyelim istifa edip bir daha da insan içine çıkmazlar; daha ileri gidelim hatta harakiri yaparlar !

Ama gel gör ki; yukarıda saydığımız sıfatlara sahip olmadıklarından yüzleri dahi kızarmaz !

***
İşçi sınıfının ,haklarını -kazanılmış haklar başta olmak üzere- işverene ,patrona karşı koruyan,kollayan ,gerekli şartlarda üretimden gelen gücünü hırsızlara göstermesi beklenen sendikalar ne yazık ki, AĞA OTLAĞI haline geldiğinden ,sayelerinde EMEĞİN DALLARI YERE SERİLMİŞ ara vermeksizin SATIŞ İŞLEMLERİ gerçekleşmektedir.

Koskoca bir kovan olan dünyanın arıları olan işçiler ,emekçiler durmaksızın kovanı bal dolduruyorlar ama kendi yaşamları için gerekli olan balı hakkıyla alamıyorlar ! Kovan patronu ,üretilenin tamamına el koyup işçi arıların ölmesine göz yumarken ,genç arılarla işimi yürütürüm diyor !

Devran da böyle dönüyor şimdilik ! Kimin sayesinde öncelikle dünya düzeni olan KAPİTALİZM ve de SİSTEMİN UŞAKLARI olarak düzenle SARI KÖPEK ANLAŞMASI imzalayan sendika ağalarının !

Asır öncesi zamanlarda işçilere  herhangi bir sendikaya ,derneğe vs. üye olmayacaklarına dair sarı renkli yasakçı bir sözleşme imzalattırılırdı ve  işçiler tarafından da adına  SARI KÖPEK  SÖZLEŞMESİ ( İşe girmek isteyen işçinin hiç bir sendikaya üye olmayacağına dair işverene taahhütte bulunduğu sözleşme.) -yellow dog contracts- ABD’de işverenlerin 19. yüzyılın ikinci yarısından 1930’lara kadar kullandıkları bir yöntemdi ve  yellow dog  İngilizce’de ahlaksız, korkak, alçak gibi anlamlara geliyor.)denilirdi.Şimdilerde böyle bir sözleşme imzalattırılmıyor  ,çünkü  var olan sendikal birlikler ,  iktidar/ hükümet ergiyle sarı değil SAPSARI KÖPEK SÖZLEŞMESİne (varız ama aslında yokuz anlamında ) imza atmış durumdalar. Deyip devam edelim:

Peki ,ağalık kurumu sendikalar bu haldeyken işçi sınıfının partisiyiz diyenler ne durumda ? Bugün , herhangi bir "işçi sınıfı partisi " ne bağlı emek örgütlerinin konuyla ilgili bir açıklamasını gördünüz mü? Belki, hala hatırın kalmasın babından dile getiren vardır ama ben görmedim .

Neydi onlar: Sınıf Tavrı,Emeğin Gücü, Patronların Ensesindeyiz ,Umut-Sen ...

İşçiye bilinç götürecekler de ,gerekli durumlarda sendikalarda aktif muhalefet yapılmasını sağlayacaklar da , artık kastlaşmış olan sendikal bürokrasiye dur denilmesini emekçi kulağına üfleyecekler de biz de göreceğiz !

İşçinin sayesinde yüklüce bir maaş alan, makam otoları ,temsil giderleri bilmemneyi okkasıyla götüren BUGÜNKÜ TÜM AĞALIK KURUMU SENDİKALARIN AÇ AĞALARI ( Disk,Türk_iş ve diğerleri.) ve onlara meydanı boş bırakan tüm emek güçleri bir gün gelecek hesap vereceksiniz!

Ekonomik mücadele ile siyasi mücadelenin ayrılmaz bir bütün olduğu gerçeğinden hareketle ;bugün var olan sendikaların, düzenle iç içe olduğu ve sınıf kelimesinden korkan  uzlaşmacı tavırlarıyla bürokratik çiftlikler  halinde varlıklarını sürdürmek istedikleri görülmektedir.

Sarsılan kapitalizm nedenli ekonomik kriz bedelini emekçilere ödeten bu düzende ,sınıf sendikacılığı  anlamında sendikal faaliyet olmasa da  emekçilerin örgütlü oldukları iş kollarında  konuyu gündemde tutmaları ve uzlaşmaz sınıf sendikacılığında   diretmeleri ve de uzlaşmacı yönlerini  törpülemeleri ile sadece ekonomik mücadeleyle  sömürünün ortadan kalkmayacağı farkındalığına varmaları sonucunda  üretimden gelen  güçlerini ortaya koyarak , toplumsal yaşamın sınıf bilinci temelinde şekillenmesi yolundaki ısrarcı tavırlarıyla, sendikal faaliyet içinde yer almaları  gerekmektedir.   


ZİNCİRLERDE  KOROZYON OLUŞTU ,  KOPTU KOPACAK !BURJUVAZİYE, TÜM SÖMÜRÜYE , NASIRLI ELLERİN YUMRUĞUNU TATTIRMAK İÇİN İNDİRin ŞALTERLERİ diyebilecek KIPKIZIL ,SAĞLAM BALYOZ ARANIYOR !   

7
Araştırma, çalışma grupları / YABANCILAŞMA, KÜLTÜRLEŞME !
« Son İleti Gönderen: veda 14 Ağustos 2019, 14:29:20 »
Kendi keyfimizce yaşayamadığımız, bizi çevreleyen maddi koşulların bilincimizi  belirlediği, zaman zaman bu koşullara müdahale ederek değiştirdiğimiz ve değişen koşulların yeniden bilincimizde değişikliklere yol açtığı bir sürecin içersinde yaşıyoruz.

Bu akış içersinde bizim öznesi olduğumuz ama bize, insan olan özümüze aykırı, bize karşı çıkan pek çok faaliyet ve giderek kendimize, çevremize, doğaya, emeğimize ve emeğimizin ürününe karşı artan bir YABANCILAŞMA.
Kısaca bu faaliyetin yönlendiricisi biz olmalıyızken, faaliyetin bizi yönlendirdiği bir süreci yaşıyoruz.

Tabi bu yabancılaşmada üretim araçlarının sahibi olduğu için zihinsel üretim araçlarının da sahibi olan sınıfın, diğer sınıfların tavırlarını, davranışlarını ve düşüncelerini belirlemesinin de etkisi büyük.

Karl Marks Alman İdeolojisinde şöyle der;

"Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür.
Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir..." (Karl Marks- Alman İdeolojisi)


Egemen sınıf böylece zihinleri ele geçirerek, zihnin bir özelliği olan bilinç ve onun belirlediği gündelik yaşamdaki davranışlar üzerinde  egemenlik kurar.
Öyleki zihne akan, bilinci belirleyen maddi koşullar ortadan kaldırılsa da, bunlar alışkanlık olarak çok uzun süre varlığını sürdürür.

Bilinçteki tahribatın giderilmesi çok uzun bir dönemi gerektirir.
Bu durum aynı zaman da Egemen sınıfın, ekonomik ve siyasal olarak mülksüzleştirilse de, ancak zihinlerdeki zincir kırılana değin,yeniden egemen konuma gelmesinin potansiyel kaynağıdır.

İşçi Sınıfının iktidarı karşıtından almasına, onu hem ekonomik hemde siyasal olarak mülksüzleştirmesine karşın, zihinsel alanda bunu gerçekleştirememesi sonucu, hala toplum üzerinde etkisini hissettiren eskinin egemen kültürü bir süre sonra toplumu tam anlamıyla etkisi altına alarak çürümeye, yozlaşmaya ve sonuçta iktidarın tekrar eskinin egemen kültürünün sahiplerinin eline geçmesine yol açmıştır.

Eskinin egemen kültürünü oluşturan maddi koşulları ortadan kaldırsan da, o koşullar sonucu bilinçte yer alan egemen kültürün bilinçten kazınması eş zamanlı olmadığı için bilinçte ki bu bozulmanın bu tahribatın giderilmesi çok uzun bir tarihsel dönemi kapsamaktadır.

İşte bu nedenle Kültürleşme, Komünist Kültürün yaratılması çok önem kazanmaktadır.
Sosyalizm'i salt üretici güçlerin gelişmişliği temelinde ele almak, bu bağlamda Sosyalizm'i, Kapitalizm'i ekonomik olarak geçmeye indirgemek, asıl üretici gücün, Bilim ve Teknolojiden önce onu uygulayan, ürettiği ürüne, kendisine, çevresine YABANCILAŞMIŞ İNSAN olduğunu görmemek belkide Reel Sosyalizm Pratiğinin bizim önümüze koyduğu en önemli ders çıkarılması ve çözüm aranması gereken sorunlarından biridir.

Ne yazık ki Marks dışında ondan sonra gelenler, var olan verili koşulların olumsuzluğunun etkisiyle, ikinci enternasyonalin ekonomist bakışından kendini kurtaramamışlardır.
Bu nedenle de  ikinci enternasyonalin ekonomist bakış açısı, Komünist Harekette etken olmuştur.

Komünist Toplum, bu toplumda insanın özgürleşmesi, üretici güçler, üretim ilişkileri temelinde ele alınarak Kapitalizmi yenmek, onu evrensel planda ekonomik olarak geçmeye indirgenmiştir.
Marks’ın “En temel üretici güç İNSANDIR “ nitelemesi dikkate alınmamış, üretici güç denince akla Ekonomi gelmiştir.

İşin Yabancılaşma ve buna bağlı Kültürleşme boyutu üzerinde yeterince durulmamıştır.
Alt Yapı, Üst Yapı ilişkisi, diyalektik değil mekanik yorumlanmış, Alt yapının belirleyiciliği mutlaklaştırılmış, Alt yapı ile Üst yapı arasındaki diyalektik etkileşim göz ardı edilmiştir.

Bilincin maddi yaşama bağlılığı tek taraflı ele alınmış, bilincin de maddi yaşamı etkilemesi göz önüne alınmadığından, maddi yaşamda olabilecek değişimlerin bilince yansıması eş zamanlı düşünülerek, bu yönde mücadele edilmesi savsaklanmıştır.

Örneğin geçmişten devr alınan maddi koşulların değiştirilmesi ile bir anda eskinin maddi koşullarının bilinçte yarattığı tahribatın giderileceği sanılmış, bunun için ayrı bir mücadele verilmesi gereksiz görülmüştür.

Bence Reel Sosyalizm’in çöküşündeki en önemli etkenlerden biride budur.
Öyle ki Rus işçisi saatine baka, baka, zar,zor sonlandırdığı mesai saati sonrası, kendini meyhanelerde bularak, mutluluğu votka şişelerinde aramıştır.
Onun için o fabrika hiçbir zaman kendinin olmamış, kendini orada hep bir ücretli işçi, bir yabancı olarak hissetmiştir.

Tam anlamıyla üretimin her yönden öznesi olacakken, tıpkı önceki durum gibi üretimin nesnesi konumuna düşmüştür.
Gladkov, Fabrika(Çimento) isimli romanında, bu gerçeği çok açık dile getirir.

Şimdi soru, biz bu yabancılaşmanın etkisi altında kalmış insanlardan geleceğin sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz ve savaşsız bir dünyayı kurmasını bekliyebilirmiyiz!
Yoksa bizde işin kolayına kaçarak, bazıları gibi bu iş olmuyor diyerek tüm inandıklarımıza ELVEDA MI demeliyiz!

O zaman akıllara,  bu yabancılaşmanın ortadan kaldırılması için onu var eden maddi koşulların yok edilmesinin dışında ne yapılabilir sorusu gelmektedir.
İşte burada devreye KÜLTÜRLEŞME girmektedir.
VEDA
8
Araştırma, çalışma grupları / KOMÜNİZM NEDİR NE DEĞİLDİR!
« Son İleti Gönderen: veda 12 Ağustos 2019, 21:00:19 »
Marksizm'in bilimsel temelini oluşturan, bu bağlamda Tarihsel ve Toplumsal gelişimin çerçevesini çizen Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm'in reddi, olayların ve olguların NESNEL gelişimini görmezden gelerek, onları İRADEYE bağlar.   

Onlara göre İlkel Komünal toplumdan Köleciliğe geçiş, nesnel bir zorunluluk değil tesadüfi, bir takım "üstün" akıllıların iradi eylemidir.
Onlar bu temel de tarihsel olarak Kapitalizmin, Feodalizm karşısındaki İLERİ konumunu da yok sayarlar.
Yine onlara göre, Feodalizmin yıkılarak yerine Kapitalizmin gelmesi de, nesnel zorunluluk dışında iradi bir olaydır.

Bizi iradeyi yok saymakla suçlayanlara söyleyeceğimiz, İradenin tabi ki önemli olduğudur.
Nesnel zorunluluğun ortaya çıkardığı değişimi sağlamak için bu değişime müdahale edecek iradeye gereksinme vardır.
Ancak var olan nesnelliği göz ardı eden, olayları ve olguları salt iradeye bağlayanlar, Marksizm'in dışına düşmektedirler.

Bu baylara göre Komünizm, bu temeldeki algıları bağlamında, ZENGİNLİĞİN DEĞİL YOKSULLUĞUN PAYLAŞIMIDIR!
Yine bu baylar KOMÜNİZMİ, "komünler" içinde, tıpkı TİBET RAHİPLERİ gibi bir hırka, bir lokma yaşamak sanırlar.

Onlar için emeğin üretkenliğinin en üst düzeyde olmasının, bu bağlamda üretici güçlerin gelişmişlik seviyesinin herkesin ihtiyacına göre almasına yetecek düzeyde olmasının ve insanın üretim sürecinden koparak kendine ayıracağı zamanın artmasıyla, kendi yeteneklerinin farkına varmasının ve zorunlulukların ötesine geçerek gerçek özgürlüğe varmasının hiç bir önemi yoktur.

Bu aklı firariler için KOMÜNİZM=İLKEL KOMÜNAL TOPLUM DUR.

Oysa Komünist Toplum; emeğin yaşamın birincil gereksinmesi haline geldiği, çalışmanın zorunlu olmaktan çıktığı, kimsenin faaliyet alanının başkaları tarafından belirlenmediği, herkesin faaliyet alanının toplum yararına kendisi tarafından  belirlendiği, elde edilen toplumsal değerden insanların  ihtiyacları  kadar yararlandığı sınırların ve sınıfların olmadığı, dünyanın bir açık büfe haline dönüştüğü, insanların kendi tarihlerini geçmiş koşullara bağlı kalmadan özgürce kendilerinin yazdığı bir toplumsal formasyondur.
veda
9
Makaleler / BAŞKA YOL YOK!
« Son İleti Gönderen: oencel 11 Ağustos 2019, 16:03:40 »
Başka Yol Yok!

Dinci karanlığın yuları her zaman emperyalist merkezlerin elinde olmuştur.  Suriye’de Fırat’ın Doğusuna operasyon espirisi bunu bir kez daha görmeyenlerin gözüne batırdı diyebiliriz. Hele tabana hava basmak için  ABD ve AB’ye karşı çıkışlarını ‘anti-emperyalist’ olarak algılayan kör beyinleri ABD ile ortak hareket kararı uyarmıştır umarım.
KARANLIĞIN kendisi emperyalist bir projedir, ülkenin başına kara çarşaf gibi geçirilen. BOP’un GOP’un eş başkanlığının defolu bir ürünüdür ülkemizin başına getirilen karanlık. Buradan anti-emperyalizm çıkmaz. Yeryüzünde örneği yoktur. Din ve dincilik, milliyet ile ırkçılık emperyalizmin en kullanışlı  masrafsız ürünleri olmuştur. KARANLIK lanetlidir ve orta çağın garabet şeklinde ülkemizde nüksetmesidir. Emperyalist çetelerin en ince noktasına kadar hesap edip iş başına getirdikleri bir kara deliktir. Doyumsuz ve azgın bir yıkım ekibinin adıdır ülkemizdeki karanlık. Kaz Dağlarımızdan Karadeniz yaylalarına uzanan. Aydın zeytinliklerinden Otluk koyu kelebekler vadisine varan bir yağma çapul kültürünün vandallık boyutuna ulaşmış adıdır ülkemizde iktidara gelmiş karanlık.
Yerli sermayenin doyumsuz vahşi sömrüsü için KHK’lerle işçi ve emekçi haklarımın gaspının adıdır ülkemizde KARANLIK.
S 400 almakla ‘ABD’ye kafa yutuyor’ olumlaması yapılmayacak kadar KARANLIĞIN yüzüdür, ülkemizde emperyalist güçler arası dansında Rus, Çin, ABD, AB valslarından anti-emperyalizm çıkmaz, çıksa çıksa Osmanlı oyunları çıkar ki, bunlarda İngiliz oyunlarının yanında yaya kalır.
KARANLIĞIN içinden insani, vatani bir şey çıkmaz bunu bilin. Bu açıdan kuru “Vatan Millet Sakarya” ayaklarını yutsa yutsa topal ördek misali ajan kılıklı nasyonal solculuk oynayanlar yutar diyeceğim işin içinde olduklarından görevlerinin bilincinde KARANLIĞIN solumsu piyonları diyorum. Rus ayağına oynayarak bölge politikalarından ülke içinde kedine pay çıkarmaya çalışıyor.
Gelelim bu KARANLIĞIN reform söylemine ve buna karşı muhalefetin beklentilerine. “Gözleri vardır görmezler, kulakları vardır duymazlar, ağızları vardır konuşmazlar”. Sözünü;  gördüklerini, duyduklarını, konuştuklarını sermayenin çıkarlarına göre: görür, duyar ve konuşurlar olarak yorumlamalıyız.
KARANLIĞIN bu güne kadar var olan yasalara uyduğunu gördünüz mü ki bundan sonra çıkaracakları reform paketinin getirdiği yasalara uysunlar. Hala görmez misiniz, hala bilmez misiniz ki KARANLIĞIN yasaları işine geldiği zaman uygular gelmediği zaman takmaz. KARANLIĞIN oturduğu sarayın yapıldığı dönemi hatırlayın hani “KAÇAK” sıfatını kullandığınız..  şimdi Ahlat’ta da uymadığı yasalar…
KARANLIĞIN yasa, kanun derdi sizi mi gerdi kardeşim!
Bakın iktidarıdaki KARANLIĞIN yasayla kanunla işi yok. Onu sadece size karşı, yani muhalefeti etkisizleştirmek için kullanıyor, kendisinin uyma diye bir zorunluluğu yok.
KARANLIĞIN iktidardan düşmesi yada gitmesi olgusu ise öyle seçimle falan olacak iş değil, ayrıca KARANLIĞIN gitmesini isteyen de yok. Başta muhalefet olmak üzere emperyalist bağlantıları da KARANLIĞIN gitmesinden yana değil. Elbette bundan kullanışlısını bulana kadar KARANLIĞIN iktidarı sürecek. Buldukları ise en fazla alaca karanlık formatında olacak. Ekrem İmamoğlu bu açıdan biçilmiş kaftan gibi.. Eğer tabana yedirebilirlerse, alaca karanlığa (Karanlığın ılımlısı) tabanı ikna edebilirlerse geleceğe yönelik yerli ve yabancı sermayenin adayı olabilir. Ama özellikle tabanın önemli bir kesimi alaca karanlığa razı olmayacak gibi duruyor. İSBAK ve İEET gibi atamaların, damat ziyaretlerinin tabanda yarattığı isyan ve direnişi kırabilecek mi?  Ekrem İmamoğlunun geleceği biraz da bu direnişin kırılmasına bağlı.
KARANLIĞIN içinden çıkacak partilerin kaderi ise iki tehdit ve bi FETÖ operasyonuna bağlı.
Artık ülkede hiçbir kurumun güvenirliği yok. Her şey kişileşmiş devletin iki dudağı arasında.
Ülkenin yer altı ve yer üstü tüm kaynakları yağmalanıyor, önemli kuruluş ve şirketleri ipotek altında her şey iflası geciktirmek ve KARANLIĞIN ömrümü uzatmak için kullanılıyor.
Suriye ayağında Fırat’ın Doğusuna yönelik harekatta buna bağlı. ABD irisi emperyalla, Rus irisi emperyallarla bir yatakta flörtün sonuçlarının Türkiye ve bölge halklarının yararına olmayacağını bu günden söylemek müneccimlik olmaz.
KARANLIĞIN reformundan, KARANLIĞIN Milli Eğitim atamalarından, KARANLIĞIN sağlığından, KARANLIĞIN yargısından, KARANLIĞIN güvenlik güçlerinden medet ummak ve “Normalleşme”beklemek bana gör ahmaklıktır. Burjuva partileri demokrasicilik oyunu oynamak zorunda, kapitalist sistemlerini ayakta tutmak zorundalar, ama “Demokrasi Güçleri” adı altında burjuva partileriyle birlikte hareket etmek olsa olsa kuyrukçuluk olur olsa olsa emeğin kurtuluşu için değil sermayenin krizini atlatması için destek olur, ama emeğe ise ihanet olur.
Tekrar olacak: meclis dışı sol güçlerin kendilerine inanması ve bu temelde güçlerini asgari müştereklerde  bir araya getirerek halklarımıza emekten yana bir seçeneğin olduğunu göstermeleri gerek.
Ya sermaye(yerlisi yabancısı) alaca karanlığa yani karanlığın ılımlısına razı edecek,
Ya da emekten yana sömürü ve zulme karşı duran tüm güçlerle birlikte: eşitliği, kardeşliği,  özgürlüğü ve barışı baz alacak bir aydınlığı halklarımıza sunacağız.
Başka yol yok!
11082019
Ramazan Öncel


10
Serbest Kürsü / BOŞLUK!
« Son İleti Gönderen: veda 11 Ağustos 2019, 12:48:24 »
Durum Sitesinde Levent Fidan "SİP HANGİ BOŞLUĞU DOLDURMAYA ÇALIŞIYOR?" başlıklı bir yazı paylaşmış.
https://www.facebook.com/notes/durum/sip-hangi-bo%C5%9Flu%C4%9Fu-doldurmaya-%C3%A7ali%C5%9Fiyor/485934088619936/

Okuyan TKP ne yönelik söyledikleri doğru olsada, kendi içerisinde çelişkilerle dolu bir yazı.
Bir kere yazının başlığı bile, var olup olmama anlamında  nesnel bir gerçekliği ortaya koyuyor.
Demek ki ortada doldurulması gereken bir BOŞLUK var ki, toplumsal yaşam boşluk tanımayacağı için, kendine her Komünist diyen siyasal yapı, buraya saldırıyor.

Nedir o Boşluk?
İşçi Sınıfını, kendinde sınıftan, kendi için sınıf konumuna getirmiş, onu politikleştirmiş, onu erk savaşına yöneltmiş bir SİYASAL ÖZNENİN yokluğu.
Yani kısaca İşçi Sınıfının düşünen eli, Komünist Partisi.

İşçi Sınıfının bugünkü ahvalini, üretimden gelen gücünü bile kullanmayacak durumda, bir avuç sendika bürokratının elinde oyuncak olduğu bir konumda olduğunu gören herkes, ortada doldurulması gereken bir BOŞLUK olduğunu anlayacaktır.

Aslında Durumcu arkadaşlar her ne kadar ortada bir BOŞLUK yok deseler de, niyetlerinden bağımsız kendileride o boşluğu doldurmaya aday siyasi oluşumlardan biri.
O boşluğu yukarda saydığımız görevleri yerine getirecek bir siyasi oluşum mutlaka dolduracaktır.

Ve en önemlisi o boşluğu dolduracak Siyasi Özneyi, bu ülkenin İşçi ve Emekçileri belirleyecektir.
Yoksa yazıda geçmişe öykünerek, SSCB olsaydı, bugün Okuyan TKP si, TKP adını alamazdı diyerek değil.

Hangi siyasi oluşumun TKP adını almasının kararını verecek olan otorite SSCB değildir.
Bu ülkenin Komünistleri, özellikle bu BİAT kültüründen, Büyük Abi kabullenmesinden, 12 Eylül Faşist Diktatörlüğü sürecinde çok çekti.

O Büyük Abilerden birinin başındakinin, Faşist Cuntanın başındaki Kenan Evrene ONUR madalyası taktığını henüz unutmadık!
Devletin başsavcısı ile onun belirlediği kırmızı çizgilerin dışına çıkmamak koşuluyla TKP adını alanlarla, bir farkınız yok.

Aynı yaklaşım bugünde devam etmekte.
KKE(Yunanistan Komünist Partisi) Türkiyede hangi siyasi oluşumun TKP olacağının kararını, haddinin dışına taşarak, utanmazca verebilmekte.

Okuyan TKP ni KKE, Türkiyenin Komünist Partisi olarak ilan ettiğinde bizler buna tepki duyarak ayağa kalktığımızda, sahi SİZLER NEREDEYDİNİZ?
veda
Sayfa: [1] 2 3 ... 10