Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Serbest Kürsü / SINIF MÜCADELESİ VE ULUSAL KURTULUŞ HAREKETLERİ!
« Son İleti Gönderen: veda Bugün, 18:03:29 »
Marks’ın o bildik cümlesiyle başlayalım yazımıza!
"Şimdiye kadarki bütün Toplumların Tarihi, Sınıf Savaşımları Tarihidir"

Tarihin itici gücü Sınıfların Mücadelesidir!
Marksistler bu temel de olaylara ve olgulara bakarlar, bu temelde Politikalarını yürütürler.
Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri de bu çerçeve içersinde ele alınır.

Kapitalizm’in Küreselleşmesi, artık Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin içersinde yer alan unsurları da Sınıf Mücadelesine tabi kılmış, Sınıf Mücadelesi bu unsurları Sınıf temelinde ayrıştırmıştır.

Bugün Kürt Burjuvazisi ve Kürt Toprak Ağaları da saflarını Emperyalist Burjuvazinin yanında yer alarak belirlemiş, kendi Sınıfsal konumlarına ve çıkarlarına uygun davranmışlardır.

Kürt Hareketi Kır ve Kent Yoksullarına dayalı bir hareket olarak, içerisindeki safralardan arınmıştır.
Orada da verilen mücadele özünde SINIF MÜCADELESİDİR.

Marksistler’in Kürt Hareketi'nin yanında yer almalarının, onların mücadelelerini desteklemelerinin, onların geç kalınmış Burjuva Demokratik özlü talepleri için verdikleri mücadeleyi sahiplenmelerinin bir nedeni de, Devrimin temel öznesi olan İşçi Sınıfının bizzat Burjuvazi tarafından Etnik temele göre bölünmüşlüğünü gidermek, her iki Ulus arasındaki Etnik ayırımcılık temelli Güvensizliği ortadan kaldırarak, İşçi Sınıfının Birliğini sağlamaktır.

Bugün bu ülkede işçi sınıfının yarıya yakınının Etnik kökeni Kürttür.
Onların kafalarını  Etnik aidiyetle ilgili sorunları meşgul ederken, onları bu Sınıfsal Birliğe dahil etmek pek olası değildir.

Onlar kendilerini Etnik kökeni Türk olan İşçilerle eşit haklara sahip görmeli, Türk kökenli olanlarda kendilerini diğerlerinden üstün konumda görmemelidir.
Ancak bu durumda Sınıfın Birliği sağlanabilir, ancak bu durumda Sınıf Hareketi düştüğü yerden ayağa kalkabilir.

O nedenle Marks’ın İrlanda Sorunu ile ilgili makalesine gönderme yapıyoruz.
“İrlandada ki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi, İngilterede ki Proleter Hareketin MANİVELASIDIR”
"İngiltere'deki her sanayi ve ticaret merkezinde artık iki düşman kampa İngiliz proleterleri ile İrlanda proleterlerine bölünmüş bir işçi sınıfı var.Sıradan bir İngiliz işçi kendi yaşam düzeyini düşüren bir rakipmiş gibi İrlandalı işçiden nefret ediyor. İrlandalı işçiyle ilişkisinde kendini egemen bir ulusun üyesi olarak görüyor ve bunun sonucu İngiliz aristokratlarıyla kapitalistlerinin İrlanda'ya karşı bir aleti konumuna düşüyor böylece onların kendisi üzerindeki egemenliklerini güçlendiriyor."Marks-İrlanda Sorunu)

VEDA
2
Serbest Kürsü / LİBERALLER YİNE REVAÇTA, BİR TÜRLÜ PAYLAŞILAMIYORLAR!
« Son İleti Gönderen: veda Bugün, 00:01:56 »
Bugünlerde CHP'nin Liberallerle bir araya gelme niyetleri, bizzat CHP nin başındaki kişinin ağzından dile getiriliyor.
Anlaşılan Liberaller bugünlerde yine revaçtalar, bir türlü paylaşılamıyorlar.
Oysa biz onların son kullanım sürelerinin geçtiğini sanıyorduk!
Sadece CHP de değil, CHP nin dışında kendini sol da gösteren bir takım yapılarda Liberallerin peşinden koşuyor!

Eski yazıları karıştırırken, tam da bu konuda örnek teşkil edecek bir yazıyla karşılaştım.
Gerçi bu yazı önce yazılmış ama demek ki CHP bayrağı bunlardan kapmış!
Bu yazıyı, yazıda örnek teşkil eden kişinin adını saklı tutarak sizlerle paylaşacağım.

Politika Gazetesinin geçmiş sayılarının birinde “POLİTİK GELİŞMELER NEREYE EVRİLİYOR ?
UMUTSUZ OLMAK İÇİN HİÇ BİR SEBEP YOK !” başlıklı bir yazı paylaşılmış.

Yazar bu yazısında yaşanan politik gelişmelerle ilgili bir takım saptamalarda bulunmuş ve kendince çözüm yolları bulmuş.
Ancak yazıda dikkat çeken yaşanan politik gelişmelerden daha çok bu konuda yazarın  ortaya koyduğu çözüm yolları.
Bu çözüm yollarının çıktığı kavşak bize göre REFORMİZMDİR!

Bakın ne diyor Yazar: "Bu temelde yaklaşıldığında, Rıza Türmen’in başlattığı, Tarhan Erdem ve Ahmet Altan’ın
devamını getirdikleri, Tarık Ziya Ekinci hocamızın da değerli katkılarda bulunduğu “Demokrasi İçin Birlik”çerçevesinde geniş bir platform yaratılması düşüncesi bizim de destekleyebileceğimiz ve faal olarak yer alabileceğimiz bir düşüncedir. Geçen sayıda öneri olarak“Halk Meclisleri” olarak önerdiğimiz ve tartışma geliştiği oranda yeni fikirlere açık olduğumuzu beyan ettiğimiz bu konuda, tepede merkezi bir “Demokrasi Cephesi” yerellerde de ona bağlı ama olabilecek bütün çeşitli biçimleriyle
“Demokrasi Meclisleri” önerisi en geniş muhalefet güçlerinin bir araya gelmesi açısından makul bir öneri gibi gözüküyor."
Merkezi olarak, ülke çapında tanınmış aydınlar, bilim adamları, akademisyenler, sendika, parti, oda, dernek ve basın temsilcilerinden oluşabilecek, içinde emekli ve faal vekillerin de yer alacağı bir yapı,yerellerde ise en geniş demokrat seçmen kitlesini kapsayacak, sadece siyasi örgütlerden oluşmayan yerel meclislerin oluşması ilk aşamada Başkanlık Sistemi ve var olan İktidara karşı bir muhalefet hareketi olarak gelişse de, demokratik muhalefet güçlerinin konsantre olması, birikim sağlaması ve toplumsal gelişmelere aktif, yığınsal tepki göstermesi açısından önemlidir.


Demokrasi İçin Birlik!
Kim başlatmış bunu?
CHP eski  milletvekili Rıza Türmen.
Sanırım "Devrimci" Demokrat Kemalist diye tanımladıkları bunlar!

Tarhan Erdem ve Ahmet Altan bu çerçeveyi sürdürmüş.
Kim bunlar? Liberal cenahın önde gelenlerinden.
Herhalde bunlar da Devrimci Demokrat Liberaller.
Yazar ve çevresi, alışkın önüne gelene Devrimci Demokrat demeye;ortalıkta bunların sayesinde Devrimci Demokrattan geçilmiyor!

Evet, Politika yazarı  biz de varız bu çerçeve içersinde diyor.
Hem destekliyoruz, hem de faal olarak içersinde yer alırız diyor.
Anlaşılan bu sefer de, hareketi liberallerin KUYRUĞUNA takacaklar.

Devam ediyor Politika yazarı:
Bir merkez olsun diyor.
Bu merkezi oluşturacak olanlar ise  ülke çapında tanınmış aydınlar, bilim adamları, akademisyenler,sendika, parti, oda, dernek ve basın temsilcileri, içinde emekli ve faal vekiller de yer alacak.

Şimdi bir de bunlara güdecekleri bir sürü gerekiyor.
O sürüde, yine Politika yazarı’nın deyimiyle : Yerellerde ise en geniş demokrat seçmen kitlesini kapsayacak, sadece siyasi örgütlerden oluşmayan yerel meclisler.

Anlayacağınız yukarıdan aşağıya örgütlenmeyi öneren,hiyerarşik merkezi bir yapı.
Yerel Meclislerde görüşler ortaya çıkacak ama asıl kararı, tepedeki MERKEZ, hani şu TANINMIŞ AYDINLAR,AKADEMİSYENLER,SENDİKA AĞALARI verecek.

Oysa bizim bildiğimiz halk meclisleri,bölgesel meclisler o yöredeki  insanların katılımıyla oluşan,kendi kararlarını kendi alan,yatay örgütlenmiş ve en önemlisi de DOĞRUDAN DEMOKRASİYİ işleyiş ilkesi olarak benimsemiş komünal yapılardır.
Bu tür yapıların tepelerinde bir avuç ELİTE,TANINMIŞ AYDINLARA,SENDİKA AĞALARINA ihtiyaçları yoktur.

Politika Yazarı bununlada kalmıyor, birde bu yapılanmayı bir İktidar alternatifi, bir Siyasi Merkez olarak görüyor.
Eğer bugün bir iktidar alternatifinden söz edilecekse bu İKTİDAR ALTERNATİFİ, İŞÇİ SINIFININ İKTİDARIDIR.

Üç beş liberal soytarının, bugün sınıf hareketini yerlerde süründüren bir avuç SENDİKA AĞASININ  merkezinde olduğu bir hareketin varacağı nokta, bu sonuna gelmiş dayanmış Sistemin devamını sağlamaktan öte bir işe yaramaz.
Sistem Solculuğu işte tam olarak budur!
veda



3
Serbest Kürsü / KOMÜNİST YURTSEVERLİK!
« Son İleti Gönderen: veda 25 Ocak 2020, 11:34:13 »
Sonuçta Komünizm'i Nasyonalleştirmek için "KOMÜNİST YURTSEVERLİK" diye bir kavram da uydurdular.
Nereden çıktı bu kavram diyecelsiniz?
Bu kavramın patenti, Yurtseverliği Kautsky'den de öteye taşıyan (Kautsky Emekçi Yurtseverliği demişti) onu "Komünizmle" bütünleştiren Aydemir Güler'e ait.
İlk defa Haziran 2001 tarihinde Gelenek Dergisin 'de, Aydın Giritli mahlası ile Aydemir Güler "Sosyalist Devrim Ve Yurtseverlik" başlıklı bir yazıda bu kavramı kullanmış.

Önce "Türkiye’ye ilişkin soru da budur. Özel olarak sosyalist ideolojinin üzerine güvenle ayaklarını basabileceği bir yurtseverlik damarı ülkemizde mevcut mudur?" diyor ve devamla ""Komünist yurtseverlik; Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde bu yönde bir kimlik doğrultusunda yapılan girişimlere saygıyla bakmalıyız." diyerek aslında yanyana gelmesi olası olmayan, birbirini zıtlayan iki kavramı yan yana getirerek büyük bir YANLIŞIN içersine bilerek ya da bilerek düşüyor.

Komünist Yurtseverlikten bahsedenler, cinsel,dinsel ve etnik kimliklerinden arınmış, Vatan diye tüm CİHANI işaret etmiş Komünistleri, bu söylemle NASYONALLEŞTİRME çabası içerisindedirler.

Şimdi dilimiz döndüğünce neden Yurtseverlikle, Komünizm'in yan yana gelemiyeceğini açıklamaya çalışalım.
Öncelikle Yurt; salt bir coğrafi bölge olmanın ötesinde, kendi sömürü alanlarını belirlemek için etrafı egemenlerce kırmızı çitlerle çevrilmiş TOPRAK PARÇASIDIR.
Oysa komünizm SINIFSIZ, DEVLETSİZ, KIRMIZI ÇİTLERİN ortadan kaldırıldığı, SINIRLARIN olmadığı bir SİSTEMDİR.

Sınıfların ve devletin ortaya çıkışından bu yana geçen süreçlerde ezilenlerin hiç bir zaman yurtları olmamıştır,
Kimi zaman, köle sahibi tarafından  bir toprak parçasından diğer bir toprak parçasına satılmış, kimi zaman feodal bey,senyör tarafından bulunduğu yerden başka yerlere sürülmüş, kimi zaman da emeğinden başka satacak bir şeyi olmadığı için yaşayabilmek adına ülke ülke dolaşarak emeğini satmıştır.

O nedenledir ki;Marks'ın,Komünist Manifesto' da "İşçilerin Vatanı yoktur.Onlardan SAHİP OLMADIKLARI Bir Şeyi İsteyemezsiniz"derken kast ettiği bu nesnel somut gerçekliktir.

Şimdide Yurtseverliği ön plana çıkartanların vardıkları yolun sonunu görmek için Yurtseverliğin kullanımının tarihsel geçmişine bir bakalım.
İkinci Enternasyonal'in Fransız üyelerinden MİLLERAND:
"Bir an bile enternasyonalist olduğumuz kadar Fransız ve yurtsever olduğumuzu unutmayacağız. Yurtseverlik ve enternasyonalistlik, bunlar Fransız Devrimini yapan atalarımızın soylu biçimde bağdaştırmayı bildikleri iki niteliktir."

Daha sonra bu kişi,paylaşım savaşının ardından,burjuva hükümetin ,önce Başbakanı sonra da Cumhurbaşkanı olmuştur.

Yine Fransız Sosyalisti Jean Jaures:
"Proletarya vatanın dışında değildir. Marx ve Engels'in 1847'de Komünist Manifesto'da o ünlü, sık sık tekrarlanan ve her yöne doğru saçılmış olan "işçilerin vatanı yoktur" cümlesini dile getirmeleri, komünizmi vatanı tahrip etmekle suçlayan yurtsever burjuvaların saldırılarına karşı tamamen çelişkili, talihsiz cevap ve sadece ateşli bir heves anlamına gelir."
"Yurtseverliğin azı enternasyonalizmi zayıflatır, yurtseverliğin çoğu enternasyonalizmi güçlendirir. Enternasyonalizmin azı yurtseverliği zayıflatır, enternasyonalizmin çoğu yurtseverliği güçlendirir."

Yine İkinci Enternasyonal döneklerinden Karl Kautsky, yurtseverliğin başına proleter sıfatı ekleyerek, proleter yurtseverliğini savunmuştur.
Yani şimdilerin "Emekçi Yurtseverliğinin" isim babası, Karl Kautsky' dir.
"Proleter yurtseverlik”, diğer ülkelerin işçilerini kardeş olarak görmekle kalmaz, kurtuluşları için tüm ülkelerin işçilerinin işbirliğine ihtiyacı vurgulardı; oysa burjuva yurtseverliği diğer ulusları rakip ve düşman olarak değerlendiriyordu." diyerek tıpkı şimdiler de birilerinin yaptığı gibi,burjuva yurtseverliği ile proleter yurtseverlik arasında olmayan bir farklılığı,varmış gibi göstermeye çalışmıştır.
Sonra devamla:
" Yabancı bir ulusun hâkimiyetini önlemede gerek burjuvazinin gerekse proletaryanın ortak çıkarı vardır" diyerek kolayca, her iki sınıfın,kendi ulus devletini savunmada ortak çıkarları gereği birleşebileceklerini ifade etmiştir.

Alıntılardan da görüldüğü gibi yurtseverlik savunucuların en son geldikleri nokta gerçekten ibret verici, ders verici bir gerçekliktir.
Tüm bunlardan sonra Lenin'in bu konuda ki söylemlerine bakalım;
"1848 Devrimini sona erdiren coup d'etat'dan sonra Fransa onsekiz yıl süreyle Napoleon'un boyunduruğu altında kaldı. (sayfa 103) Bu rejim ülkeye yalnız iktisadi yıkım değil, ulusal utanç da getirdi. Eski rejime karşı ayaklanmada, işçi sınıfı biri ulusal, öteki sınıf niteliği taşıyan iki ödev yüklendi; Fransa'yı Alman işgalinden kurtarmak; işçilerin kapitalizmden, sosyalist kurtuluşu. Bu iki ödevin birleşmesi Komün'ün kendine özgü niteliğini meydana getirir.
Burjuva sınıfı bir "ulusal savunma hükümeti" kurdu ve işçi sınıfı ulusal bağımsızlık için bunun önderliğinde çarpışmak zorunda kaldı. Gerçekte bu, Paris işçileriyle savaşmayı ödev sayan bir "ulusal ihanet" hükümetiydi. Ama, yurtseverlik hayalleriyle körleşen işçiler bunu göremediler. Yurtseverlik ülküsünün kökleri onsekizinci yüzyılın Büyük Devrimindeydi; Komün'ün, sosyalistlerinin kafalarını da etkiledi; sözgelimi, su götürmez bir devrimci ve ateşli bir sosyalizm taraftarı olan Blanqui,
gazetesi için şu burjuva narasından daha iyi bir başlık bulamıyordu: "Ülke tehlikededir!"


"Birbirine karşıt ödevleri -yurtseverlikle sosyalizmi- birleştirmek, Fransız sosyalistlerinin en büyük yanlışıydı.
1870 Eylülünde yayınlanan Enternasyonal'in Manifesto'sunda Marks, sahte bir ulusal ülküyle yoldan saptırılmamaları konusunda, Fransız işçilerini uyardı; Büyük Devrimden bu yana derin değişiklikler olmuştu, sınıf düşmanlıkları keskinleşmişti, o zamanlar Avrupa gericiliğine karşı savaş bütün devrimci ulusu birleştirmişti, ama artık işçi sınıfı çıkarını, kendine düşman öteki sınıfların çıkarlarıyla, birleştiremezdi; ulusal utancın sorumluluğunu burjuva sınıfı taşımalıydı; işçi sınıfının ödevi, burjuva sınıfının boyunduruğundan, emeğin sosyalist kurtuluşu için çarpışmaktı. "(Lenin-Komün Dersleri)

veda
4
Serbest Kürsü / SİYASET, AMA KİMLER TARAFINDAN HANGİ SINIRLAR İÇERİSİNDE!
« Son İleti Gönderen: veda 24 Ocak 2020, 17:42:04 »
"Bu bir protestodur. AKP’nin bir oyuncağı açıp kapatır gibi, musluk açar kapatır gibi, Meclis’i çalıştırmak istediğinde açıp, istemediğinde kapatmasını kabul etmeyeceğimizi göstermek istedim. Bunu kabul edilemez bir davranış, halk iradesinin gasp edilmesi ve halka karşı büyük bir sorumsuzluk olarak değerlendiriyorum.

Bugün tatil yapmak yerine memleketin gerçek sorunlarını konuşmak mümkündü oysa...

Mesela iş cinayetlerinde hayatını kaybeden işçilerin yüzde 99’unun sendikasız çalışan işçiler olmasından hareketle ne çok konu konuşabilirdik.

Kadın cinayetlerini, geleceği yok edilen gençlerimizi, açlık sınırındaki asgari ücreti, patronlar servetlerini büyütürken yoksulluğa mahkum edilen metal işçilerinin grev hazırlıklarını gündem yapabilirdik


Toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan işçilerin, emekçilerin, kadınların ve gençlerin sesini TBMM'ye de taşımak için çabalayacağız."

Yukardaki alıntılar Erkan Baş'ın İleri Haberde "Bir Fotoğrafın Hikayesi" başlıklı yazısından.

Erkan Baş Meclisteki Protestosunu açıklamaya çalışırken bence Parlementoyu gereğinden çok fazla abartmış.
Üstelikte artık işlevselliğini yitirmiş bir Parlementodan bahsederken.
Tabi bu durum Erkan Baş'ın ya da başında bulunduğu siyasi oluşumun siyaseti, hangi sınırlar içerisinde ele aldığından bağımsız değil.

Şimdi soralım Erkan Baş'a;
İş Cinayetlerini, Kadın Cinayetlerini, Açlık sınırında çalışam İşçilerin sorunlarını, bugün gündemde olan Metal İşçilerinin direnişini KİMLERLE BU PARLEMENTODA KONUŞACAKTINIZ?

Kapitalizm koşullarında, sınıfsal iktidarın Kapitalistlerin elinde olduğu, Parlementonun, sınıfsal iktidarı elinde tutanlardan bağımsız olmadığı ve de en önemlisi tüm bu bahsedilen sorunların nedeninin KAPİTALİZM olduğu bir durumda, KİMLERLE KONUŞACAK VE ÇÖZÜM ARAYACAKSINIZ?

Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan İşçilerin, Emekçilerin, Kadınların ve Gençlerin sesini duyurmanın yeri, hele ki gelinen bu evrede Burjuva Parlementosu değildir.
Bu sesleri duyurmanın yeri Burjuva Parlementosu değil, HALK MECLİSLERİDİR!

Doğru olan Halkı Meclise taşımak değil, Meclisi Halka TAŞIMAKTIR.
Hep söylediğimiz, Siyaseti Burjuvazinin çizdiği, sınırlarını belirlediği Siyaset Alanının dışına taşıyarak!

veda
5
Makaleler / ÇÖKÜŞ SÜRERKEN...
« Son İleti Gönderen: oencel 24 Ocak 2020, 09:32:31 »
Çöküş Sürerken…
Şu anda ülke ÇÖKÜŞ sürecinde, KARANLIĞIN bu süreci hızlandırdığı için özellikle emperyalist ülkelerce el altından iktidarda tutulmaya çalışıldığı bu konuda burjuva muhalefetine de bu misyonun verildiği görülüyor. Bu olgu dışsal söylemler ve tepkilerle “ Anti-emperyalist” miş gibi yapılarak ustaca yönetiliyor dersek çok abartmış olmayız. İçerde ulusal birliği sağlamış, psikolojik üstünlüğü kurmuş bir siyasi iktidarla burjuva anlamda da olsa kapitalist emperyalist sistemin işi daha da zora girer, bu açıdan içerde toplumsal anlamda bölünmüşlük, dinsel yedirmeler, LAİKLİK olgusunun bitirilmesiyle KARANLIĞIN girdabında boğulma görüntüsü içindeki bir ülkeyi her anlamda çökertmek ve her istediklerini yaptırmak emperyal irisi ülkeler için daha ideal bir durumdur. Bu gün olanlara baktığımızda bunu çok net görebiliyoruz. Çöküş sürecinin son hamlesi LİBYA ve KANAL İSTANBUL’dur. Her iki duruma da kapitalist emperyalist sistemin bir itirazı yoktur dersek bazı liboş çevrelerden itiraz sesleri gelebilir. Özellikle Libya’ya asker göndererek Haftere karşı Ulusal Uzlaşı Hükümeti(Sarraj tarafı) tarafında yer alma, aynı anda Barış elçisi olma modunu, gerek Moskova gerekse Berlin konferansları bize bunu anlatıyor. Kanal ise Karadeniz'i emperyalistlerin Montrö’yü delme  durumu yanında daha önemlisi RANT eksenli Trakya’yı, yüzlerce yıllık tarım alanları, su kaynakları, doğal çevresel canlı, cansız ortamı bitirecek, İstanbulu çökertecek ve Katarİstanbul projesine yol açacak Vahabi Arabi yeni bir şehir kurarak; sunni dinsel dokuyu daha da güçlendirecek bir proje olarak da okumada yarar var. Artık sunni şeri bir devlet yapılanmasını saklamadıklarını biliyoruz. Bunu en üst düzeyde “islama göre yaşama” buyruğu ile eski baş danışmanın İslam devleti ve anayasası çalışmasını ve bir ölçüde Resmi gazeteye kadar şeri okumayı yedirmelerini birlikte değerlendirdiğimizde bayağı yol katedildiği görülür.
Libya hamleside sunni vahabi dokuya katkı sağlayacak, diğer yandan savaş söylemiyle içeriyi baskılayarak susturacak ve arabi berberi bir sunni cihatçı bir yedirmede Suriye’den gelenlere takviye olarak gelecek paramiliter oluşumlar içinde muhtemel kaşımalarda kullanılacak unsurlar olarak görmek gerekiyor. Bunların yanında daha da vahimi yoksulluğun, işsizliğin ve hayat pahalılığının katlanamayacak düzeye geldiği şu günlerde toplumsal tepkileri de bastıracak bu sorunlardan uzaklaştırarak “ Vatan Millet Sakarya” söylemini dozunu artırarak sürdürecek şoven dalgayı pompalayarak toplumsal isyanları bastırmada ön alacaktır. Gelecekte emek eksenli çıkışların önünü kesmede de kulanılmaktan çekinilmeyecektir. Bu gün METAL işçilerinin MESS’e karşı GREV kararı (Türk İş’e bağlı Türk Metal ve DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş’in başını çektiği sendikaların sınıf sendikacılığından çok sarı sendikacılığa yakınlığı  düşünüldüğünde, bu işçi sınıfının bunları da aşan sınıfsal bir duruşu sergileyecek bir eylemliliği yaşama geçirebildiği oranda başarı şansı olacaktır, sınıfı bu temelde tüm emek güçlerinin desteklemesi gerekmektedir, aksi durum satışı getirecektir.) gelecekteki toplumsal isyanlarda işçi sınıfının izinin baskın olması korkusuyla KARANLIĞIN güvenlik eksenli tezgahları artacaktır.

Tam da bu nedenle bu iki hamlesi de içerde KARANLIĞA yararken dışarda da ÇÖKÜŞÜ kolaylaştırcağı, sömürü ve talanda önlerindeki tüm engelleri kaldıracağı için kapitalist emperyalist güçlerin ve içerdeki sermaye sınıfının da işine gelmektedir.
Kürt-Türk çatışmasını başaramayan emperyal güçler bu kez laik anti laik, temelde alevi sunni kaşımasını da içeren bir çatışmayı besleyecek derinlikte KARANLIK bir tezgahı kurgulayabilir ve bu tezgahta en ileri uçta bu cihatçı çeteler kullanılabilir. Eğitimdeki hamleler, cemaatlerin artan rollerini besleyen hamlelerdir Suriye sonrası Libya ya da Kanal İstanbul hamleleri.
KARANLIĞIN yönetme diye bir derdi yok, çöküşü besleme derdi var, çünkü amaçları ülkeyi geri dönüşü olmayacak bir yola sokarak çökmüş bir ülkenin, emperyalist çıkarlarına uygun kendi bekalarınında uyuştuğu teokratik devletin direği olarak görmektedirler, ve tüm hamleleri bunu göstermektedir.
Bu açıdan seçim hesabı yapanların bu kadar gözünü karartmış bir iktidarın zulasında sakladıkları KARANLIK tezgahları görerek hesap yapmaları gerekir.
Meclis dışı sol güçler ise bu aşamada sınıf mücadelesi temelinde tüm ezilenleri kapsayacak ve  güç durumunu da hesaba katan, birleşik mücadele olanaklarını yadsımayan bir çalışmayı acil olarak önüne koymak zorundadır.
21012020
Ramazan Öncel
6
Güncel Haberler / Mega Çılgın Proje: Kanal İstanbul
« Son İleti Gönderen: PatronsuzDunya 24 Ocak 2020, 02:02:33 »
Erdoğan rejimi çılgın projeleriyle sürekli olarak gündeme geldi. Yollar, otobanlar, köprüler vb temeli inşaat ve beton ekonomisine dayanan projeler uygulamıştır. Seçim meydanlarında sürekli olarak beton ekonomisine dayalı projelerinin reklamlarını yaptı. Erdoğan’ın en büyük hayalim dediği “Kanal İstanbul” projesi Türkiye’nin gündeminin merkezine yerleşti. Peki nedir bu Kanal İstanbul?

Kanal İstanbul şehrin Avrupa yakasında hayata geçirilmesi planlanmaktadır. Karadeniz ile Akdeniz arasında alternatifsiz bir geçit olan İstanbul Boğazına alternatif yaratarak, Karadeniz ve Marmara Deniz’ini birbirine bağlayan yapay su yolu projesidir. Bu projeye göre kanalın uzunluğu 40-45 km, genişliği 145-150 metre, tabanı 125 metre, su derinliği 25 metre olarak tasarlanmaktadır. 2023’te projenin tamamen bitmesi hedeflenmektedir.

Bu Projeyle Ne Amaçlanmaktadır?

Erdoğan bu projenin dünyada eşi benzeri olmayacağını, 2023 Türkiye’si vizyonuna uygun olduğunu dile getirmektedir. Erdoğan cephesi, Kanal İstanbul’a muhalefet edenlere karşı Gezi direnişinde kullandığı “İstesenizde istemesenizde yapılacak” cinsten otoriter, muhalefeti düşman ilan eden bir dil kullanmaktadır. Erdoğan için bu projenin bu düzeyde önemli olmasının tek nedeni; ülkenin içinde bulunduğu derin ekonomik buhrandır. Erdoğan rejiminin ekonomisinin lokomotif motoru uzun yıllardır inşaat sektörüydü. Krizle birlikte inşaat sektöründe ciddi bir daralma başladı. Bu projeyle birlikte, inşaat sektörünü canlandırmayı, başta Katar sermayesi olmak üzere yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmek yatmaktadır. Bu projeyle birlikte önemli bir rant alanı doğmakta, kendisine yakın sermaye tekelleri için büyük kâr alanı açılmaktadır. Şimdiden Kanal İstanbul projesinin geçtiği bölgede emlak sektöründe olağanüstü bir hareketlilik mevcuttur. Bu bölgede başta Katar ve Arap burjuvazisi olmak üzere yerli ve yabancı burjuvazi için yeni gettolar inşa etme çalışmaları hız kazanmıştır.

Bu Projenin Kime Ne Faydası Vardır?

Bu mega çılgın projenin, aynı oranda mega çılgın maliyeti olacaktır. Bunu öngörmek için kahin olmaya, konunun uzmanı olmaya gerek yoktur. Bu projenin masraflarının nasıl karşılanacağı konusunda henüz resmi ağızlardan hiçbir açıklama gelmemiştir. Ekonomik krizin veba salgını gibi yayıldığı, krizin tüm faturasının emekçi yığınlara kesildiği, kriz koşullarında sürekli olarak savaş ve savaş ekonomisine yatırım yapan Erdoğan rejimi Kanal İstanbul’unda faturasını emekçi yığınlara yükleyecektir. Kısaca Erdoğan’ın çılgın projesi emekçi sınıflardaki karşılığı daha fazla kemer sıkma, daha fazla yoksulluk, daha fazla yıkım olarak dönecektir. Bu projeden tek kazançlı çıkacak olan Erdoğan’la işbirliği içinde olan yerli ve yabancı büyük sermaye kuruluşlarıdır.
Projenin Ekolojik Boyutu

Projenin yaratacağı en büyük yıkımlardan biriside ekolojik yıkımdır. Kanal İstanbul’un Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna göre, proje alanının %52,16’sı tarım arazisidir. Bu proje aynı zamanda İstanbul’un en önemli tarım alanlarının lavedilmesi anlamına gelmektedir. Herşeyden önce bu proje iki denizi birleştiren yapay boğaz yapma projesidir. İstanbul boğazı Karadeniz’den nehirlerle gelen sular arasında bir denge oluşturmaktadır. Karadeniz’in iklimsel dengesi tamamen bu sisteme bağlıdır. İstanbul boğazı Karadeniz’den nehirlerle gelen sularla Akdeniz’den gelen sular arasında bir denge oluşturmaktadır. Karadeniz’in iklimsel dengesi tamamen bu sisteme bağlıdır. Bu proje İstanbul’un tüm karasal ve denizsel yaşamını yeraltı su sisteminin tamamen değiştirmesi söz konusudur. Bu projeyle 8 milyon nufuslu, 97 bin 600 hektarlık yapay ada yapımı söz konusudır. Oluşturulmak istenen bu yapay ada deprem fay hattının üzerindedir. Deprem bölgesi olan İstanbul’da olası bir depremde telafisi mümkün olmayan yıkımların zeminini hazırlamaktadır. Proje kapsamında talan edilecek yeşil alanlar, bu alanlarda yaşıyan canlılara ve ekosisteme getireceği tahribat geri dönüşü olmayan iklim krizlerine gebedir.

Kanal İstanbul’a Nasıl Karşı Çıkmalıyız?

Kanal İstanbul projesine karşı muhalefette İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin ağırlığı hakimdir. İmamoğlu ve CHP’nin bu projeye karşı çıkış gerekçeleri iki temel üzerinde şekillenmektedir: Birincisi bu projenin “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” ni ihlal edeceğini ve bunun sonucu olarak ulusal güvenlik problemi yaşanılacağı yönünde. İkincisi ise bu projeyle İstanbul’un bir bölgesinin komple Katarlılara satılacağı gerekçesinde düğümlenmektedir. Bu karşı çıkışın zemini burjuva milliyetçi bir eksendedir. Sağlam bir temel üzerinde durmamaktadır. Toplumsal muhalefet ise henüz İmamoğlu çizgisine alternatif karşı çıkış argümanlarını sunamamakla birlikte, İmamoğlu’nu açıktan destekleyen ona yedeklenen bir hat üzerinde durmaktadır. İmamoğlu’nun bu hattı sağlam bir temelde durmamaktadır, çünkü bu argümanlar Erdoğan tarafından çabuk ekarte edilebilir. Karşı çıkışta merkeze konulan gerekçelerinden olan Montrö Sözleşmesinin ihlali vardır. Erdoğan bu projenin sözleşmeyi ihlal etmeyeceğini geniş kitleleri ikna edebilir, Rusya başta olmak üzere diğer ülkelerle yeni bir antlaşma yapabilir. İkinci gerekçe olan Katarlılar konusunuda hızlı şekilde çürütebilir. Kanal İstanbul çevresinde yalnızca Katarlıların olmayacağını, yerli sermayeninde olacağını öne sürebilir. Türk sermayesinin geleneksel temsilcisi Koçlarıda bu projeye dahil edebilir. Bu hamlesiyle İmaoğlu ve CHP’nin ana argümanını etkisiz hâle getirebilir. O yüzdendir ki, toplumsal muhalefet kendi anti kapitalist argümanlarıyla bu projeye karşı muhalefet ağını oluşturabilir. Bu muhalefet ağının temelinde, ekolojik yıkıma, ranta, talana ve projenin emekçilere ödetilmesine karşı sesli itirazlar zemininde gerçekleşmelidir. İmamoğlu’nun projeye karşı öne sürdüğü kitlesel muhalefetin temelleri tamamen daha baştan yeni Gezilerin oluşmasının emniyet kemeri rolünü görmektedir. İmamoğlu’nun öne sürdüğü kitlesel muhalefetin temeli Çevre Şehircilik Müdürlüklerine dilekçe vermek ve referandum önermekten ibarettir. Toplumsal muhalefetin kendi talepleriyle Gezi direnişini referans alan bir pratiğin çağrısıyla sürece dahil olmalıdır.

https://www.patronsuzdunya.com/mega-cilgin-proje-kanal-istanbul/
7
Kitap Dünyası / Gladkov'un Fabrikası(Çimento)!
« Son İleti Gönderen: veda 23 Ocak 2020, 16:20:20 »
Yalnız Kalan Devrimin Çelişkileri
Akın Erensoy
20 Ekim 2006
Umudun serüveni
1917 Ekim Devrimiyle tarihte ilk kez, ezilen, dışlanan, itilen, hor görülen, baldırı çıplaklar denilerek aşağılanan sınıflar, kendilerini bu konuma düşüren sömürü sistemini, kapitalizmi alaşağı ettiler. Yıktılar onu! Tarihte ilk kez ezilenler, giriştikleri büyük ölçekli bir kavgadan muzaffer çıktılar! Spartaküs’ün ve yoldaşlarının yüreğinde bir kıvılcıma dönüşen, onları yakıp kavuran yeni bir toplum ideali, asırlar sonra 1917 Ekim Devrimiyle bir gerçekliğe dönüşme şansı buldu. Spartaküs’ün ve yoldaşlarının kavgaları, zalimlere karşı verdikleri insanüstü mücadele, yüreklerimizde daima yaşayacak! Onlar köleliğin zincirlerinden kurtulmayı, özgürlüğü öyle özlemişlerdi ki, bu özlemlerini anlatabilmek için Roma’ya karşı ayaklandıktan sonra kurdukları kente Güneş Şehri adını verdiler. Evet, onların isteği güneş kadar parlak, güneş kadar ulu, güneş kadar geniş ve sıcacık bir toplumdu. Ama o günkü toplumsal gelişme düzeyi tüm bu özlemlerin hayata geçmesine izin verecek nesnel şartları sunmuyordu.
Umudun serüveni devam etti ve serüvencilerin isyanı hiç bitmedi. 1831 Lyon ayaklanmasındaki baldırı çıplaklar, “çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek!” diye bağırıyorlardı. Bu sözler esasında tüm insanlık tarihini özetlemektedir. Savaşarak ölmeyi göze alan ve bizlere eşsiz bir miras bırakan 1848 Haziran barikatlarının savaşçılarını unutmamak gerekiyor. Barikatlarına çivilenmiş binlerin ölümü ve oluk oluk akan kana rağmen işçi sınıfı yirmi yıl sonra bir kez daha ayağa kalkmaktan geri durmayacaktı. 1871’de Parisli işçiler, Komünarlar, göğü fethetmeye çıkıyorlardı; öyle yüce, öyle engindiler!
Sonra devrim ateşi Rusya’ya sıçradı. Rusya bir çelişkiler ülkesiydi. Geçmiş ve gelecek bir yumak oluşturarak iç içe geçmişti. Birbirinden yalıtık, şehirlerden kopuk, merkezi idarenin vergi alımları dışında pek bağ kurmadığı bu köylü dünyası, kendi kapalı âleminde yaşıyordu. Milyonlarca köylünün yeknesak bir yaşam sürdürdüğü Rusya’yı makinelerin gümbürdeyen sesi uykusundan uyandırdı. Makinalı üretim demek olan kapitalizmin Rusya’ya girmesiyle birlikte sessizlik kesin olarak bozuldu. 1905 Rus devrimi bozulan sessizliğin ilk büyük işaretiydi. Çarlık askerlerinin parlayan çizmeleri altında kalan, binlercesi kurşuna dizilen işçiler, beyaz karları kanlarıyla boyadıklarında, bir daha asla silinmeyecek bir iz bıraktılar gelecekteki kuşaklara. O izin peşinden giden 1917’nin Rus işçileri, Çarlık hanedanlığını yıktılar. 1905 işçilerinin kanlarıyla sulanmış meydanlarda şimdi devrim şarkıları söyleniyordu. Burada durmayarak, Bolşeviklerin önderliğinde ileri atılan Rusya işçi sınıfı, 1917 Ekim Devrimiyle de kendi iktidarını kurdu.
Burjuvazinin çözüm getiremediği ve getiremeyeceği derin toplumsal çelişkiler Rusya işçi sınıfını herkesin beklediğinden önce siyasal iktidara taşımıştı. Tarihsel çelişkiler onu, bu görevi yerine getirmeye mecbur etmişti. Ancak iktidarın Rusya’da ele alınmasıyla iş bitmiyordu. İşçi sınıfının iktidarını koruyabilmesinin ve sınıfsız topluma doğru ilerleyebilmesinin tek bir yolu vardı: dünya devriminin başarısı! Eğer devrim yaşayacaksa, bu, Avrupa’daki devrimlerin imdada yetişmesiyle mümkün olacaktı. Ama Avrupa’da ve özellikle Almanya’da devrim muzaffer olamadı. Sosyal demokrasi işçi sınıfını burjuvazinin kuyruğuna taktı. Almanya’da 1918 Kasım Devrimi boşa çıkartıldı ve diğer devrimci durumlar Bolşevik önderliğin eksikliği dolayısıyla siyasal iktidarın fethine dönüştürülemedi. Böylelikle Rusya’da Ekimle iktidara gelen proletarya dünya burjuvazisi karşısında yalnız kaldı.
Yeniden inşa ve bürokrasi
Gladkov’un orijinal adı Çimento olan ve Türkçeye Fabrika ve Çimento adlarıyla çevrilen kitabı, toplumsal gerçekçi bir üslupla kaleme alınmış bir roman. Gladkov bu romanında devrimi ve etkilerini, yeni bir dünya kurma mücadelesini konu edinirken, döneminin ve sonrasının Sovyet romanlarının büyük bölümünden farklı olarak, ülkenin yeniden inşası sürecinin çelişkilerine ve bu bakımdan temel bir olgu olan bürokrasinin uç verişine de kendi tarzında ışık tutar. Biz de roman hakkındaki değerlendirmemizde onu emsallerinden ayıran bu yönüne odaklanacak ve romanda bürokrasinin oluşumu ve görünümlerine ilişkin hususları öne çıkaracağız.
Roman önemli bir tarihsel kesiti aktarmaktadır. İç savaşın bitimi ile Yeni İktisadi Politikanın (NEP) uygulanmaya başladığı günlerde geçiyor kitabın konusu. Rusya’nın deniz kıyısı kentlerinden birisinde, ölüme terk edilmiş bir çimento fabrikasının yeniden faaliyete geçirilmesini konu edinen roman, sanayinin veya fabrikanın işçilerin hayatındaki yerini özellikle öne çıkartıyor. Fabrikada çalışmanın işçileri nasıl değiştirdiğini ve bilinçlerine nasıl bir etkide bulunduğunu günlük yaşam üzerinden veriyor. Arka planda sanayinin neredeyse tümüyle tahrip olduğu, ülkenin tam anlamıyla bir harabeye döndüğü ve iç savaştan sağ çıkan işçilerin işsiz güçsüz yığınlar halinde karamsarlık ve uyuşukluk içinde bekleştikleri bir tablo söz konusudur. En acil sorun yıkımın etkilerinin bertaraf edilmesi, yani ülkenin yeniden inşasıdır. Bu faaliyet başladığı ölçüde, tüm zorluklara rağmen, karamsarlık ve uyuşukluk havasını kırıcı bir etki yaratmaktadır. Ne var ki iç savaşın bitimi aynı zamanda yeni bir bürokrasinin oluşmakta olduğuna da tanıklık etmekte ve açılan yeni dönem bu olguyu da içermektedir. Roman yeni dönemin bu gerçek çelişkisini başarılı biçimde ortaya sermektedir. Böylece bir yanda üretici toplumsal faaliyete geçmenin canlandırıcı, umut verici yönü ana çizgi olarak romanda hayat bulurken, diğer yanda doğmakta olan bürokrasinin varlığı duyurulmaktadır.
Kızıl Ordu saflarında yiğitçe savaşmış, ölümlerden dönmüş bir işçi üzerinden işlemeye başlıyor romanını Gladkov. Başkahraman özellikle usta bir sanayi işçisinden seçilmiş. Dediklerini kararlılıkla yerine getirmeye çalışan, meseleleri geç kavrasa da sağlam kavrayan ve basite indirgeyerek çözen, yapılan işlerde savsaklamaya mahal vermeyecek kadar disiplinli, çalışkan bir işçi portresi çiziyor Gladkov’un Gleb’i. Böylelikle Gladkov devrimin ve ülkenin yeninde inşasının kimlerin üzerinde yükseldiğini kendince ortaya koymuş oluyor. Ne var ki Gladkov’un militan işçisi Gleb, tek başına bürokrasiye karşı pek bir şey yapamaz. Muhtemelen Gladkov, öyküyü yaşanmış bir olaydan almış; militan işçilerin varlığına karşın bürokrasinin gelişmesinin durdurulamadığını anlatarak bürokrasiyi teşhir etmeye çalışmış. Kitaptan çıkartılması gereken en önemli ders ise, örgütlü bir güç olunmadan bürokrasiye karşı mücadele verilemeyeceğidir.
İlginçtir, Gladkov bürokrasiye yönelik eleştirisini, “mahallenin delisi” denebilecek, işsiz güçsüz ve sürekli konuşan, eleştiren birisi üzerinden vermeye başlıyor ilk önce. Yuk adında bir işçi sürekli bürokrasiye karşı öfkesini dile getiriyor ve bürokrasinin yüzündeki maskeyi indireceğini söylüyor. Bürokrasiye karşı mücadeleyi kiminle, hangi kuvvetle vereceği belirsiz Yuk’un. İdari merkezleri ellerinde tutanları, konuşarak yerlerinden kovmak o kadar kolay olmasa gerek! Yuk’un mücadele yöntemi oldukça naif ve böyle olduğu için kimse dikkate almıyor. Fakat “mahallenin delisi” genellikle doğru söyler. En açık, doğru ve ağır eleştirileri bürokrasiye Yuk getiriyor. Gladkov’un kitabından anlıyoruz ki, bürokrasiye karşı öfke duyan, rahatsız olan militan işçiler var; ama örgütsüzler. Onları disipline sokacak bir yapılanma yok. Yuk, böyle bir yapının denetiminde disipline edilmediği için tek başına kalıyor ve söylediklerinin bir hükmü olmuyor. İşte söyledikleri: “Bürokrasi sizi veba gibi kemirmeye başladı. Ölen yoldaşlarımızı yeni gömdük daha… Kanları bile kurumadı mezarlarında. Ne görüyorum şimdi? Herkes yazıhanelere saltanat kurup oturmuş, generaller gibi üniformalar giyip çalım satmaya başlamış. Neyle uğraşıyorlar? Formalite işlerle, paketlerin üstüne adres, kapıların üstüne ‘Girmek Yasaktır’ diye yazmakla. Yakında birbirlerine zat-ı şahaneleri filan demeye başlarlar.”
Bu pasajdaki en önemli ve araya sıkıştırılmış olan şey, kapıların üzerlerine “Girmek Yasaktır” ibaresinin asılmasıdır. Bu bürokrasinin ne derece gelişkin olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira söz konusu olan bir işçi devletidir ve işçi devletinin işlerinin yürütüldüğü yerlerdir. Oysa işçi devletinde bürokratik bir işleyiş olamaz, olmamalıdır. Ancak ne yazık ki, artık çeşitli idari merkezlerde bürokratik işleyiş başlamıştır. Bürokrasi kendine özel bir alan yaratmış, bir dokunulmazlık zırhıyla donanmıştır. “Girmek Yasaktır” ibaresinin asılması, buralarda çalışanların ayrıcalıklı olmasından başka bir şeyi ifade etmiyor. Kapılarını dışarıya kapatanlar giderek işçilerden koparlar ve onlara tepeden bakmaya başlarlar. Değişim kendi düşüncesini de yaratır! Yuk, bu kadrolardan söz ederken isyanını dile getiriyor: “Ama işçilerin, parti militanlarının durumuna ne demeli? Dünkü arkadaşlarımız önemli mevkilere, kilit noktalara gelir gelmez değişiveriyorlar.” Gerçekten de parti militanları kilit noktalara gelir gelmez “Girmek Yasaktır” levhalarını kapılarına asıveriyorlar.
Lenin devlet aygıtının henüz eski kalıntıları içinde taşıdığını, tam anlamıyla sökülüp atılamadığını sıkça söylemişti. İşçi sınıfı daha soluk almaya fırsat bulamamıştı ki, iç savaş başlamıştı. Bu savaşla birlikte Rus ekonomisinin alt yapısı tamamen çöktü; açlık ve sefalet başladı. Emperyalist ülkeler beyaz orduları besleyerek, silahlarla donatarak kızıl ülkenin üzerine saldılar. Burjuvalar, toprak sahibi köylüler her yerde devrime karşı sabotajlar düzenlediler. İç savaşta, devrimin mimarı olan binlerce bilinçli işçi öldü. İç savaş koşullarında zorunlu birtakım yöntemlere başvuruldu. Ortaya çıkan proletarya devleti Çarlık devlet aygıtının kalıntıları üzerinde yükseldi ve kimi yerde bizzat onun unsurlarını devralmak zorunda kaldı. Önceleri devrime karşı direnen devlet memurları taifesi, proletaryanın kararlılığı karşısında sinmiş ama devlet aygıtının içine gömülmüştü.
İç savaşın bitmesiyle birlikte yeni bir dönem açıldı. Yıkılan her şey yeniden kurulmaya çalışılıyordu. Bu yeni inşa döneminde, iç savaşta eli silahlı proletarya artık silahlarını bırakıp işyerlerine dönüyordu. Şimdi, kendine ayrıcalıklı bir yaşam biçimi yaratmış olan ve devlet idari aygıtını elinde bulunduran bürokrasinin borusu ötmeye başlamıştı. Devrimin başını kaldırıp bunları kökten temizleme fırsatı bulamaması nedeniyle, bunlar zamanla Bolşevik kadroları bastırıp ikinci plana ittiler. Birden bire her şeyin bürokratların ellerine kaldığı görüldü. Bu kesim giderek toplumdan kopuyor, kendi içinde bir dünya yaratıyor ve işçi sınıfı kitlelerine tepeden bakmaya başlıyordu. İdari mekanizmayı elinde bulunduranlar, kararlara proleterlerin etki etmesini istemez olmuşlardı artık; “onlar ne anlarlardı bu işlerden” ya da “onlar siyasetten anlamazlar ki” gibi bir bakış açısıyla işçi sınıfını aşağılamaya başlamışlardı.
Gladkov, açlık ve sefaleti, günlük yaşamın tekdüze donukluğunu, uyuşukluğunu ve tüm bunların parti militanlarına nasıl sirayet ettiğini oldukça güzel betimliyor. Bir tarafta karışıklık, beyaz karşı-devrimci hareketin durmayan sabotajları ve öte tarafta giderek Sovyet devleti içinde başlayan çürüme; gelişen bürokrasi işçi iktidarının üzerine bir dağ gibi çökmektedir. “Şu girdiğimiz delikte küflenmeye başladık biz. Günlük hayatın sıkıntısı hepimizi birer köstebek gibi körleştirdi. İhtilâl başka şey ister oysa.” Ya da “günlük hayatın çarkına kaptırmıştık kendimizi, dön babam dönüyordum. Saçmalayıncaya kadar tartışıyorduk, boş yere tartışıyorduk bir sürü şeyi. Bürokrasi yavaş yavaş benliğimize girip yerleşiyordu” diyor Polya.
Lenin’in daha 1920’de, devletimiz bürokratik bir işçi devletidir, işçi sınıfı bundan kendini korumalıdır sözlerinde bir kaygıya dönüşen her şey gerçek olur; işçi devleti kendini bürokrasiden koruyamayacaktır. Partinin devlet aygıtıyla iç içe geçmesi nedeniyle Bolşevik kadrolar da gelişen bürokrasi illetinden uzak duramazlar; bürokrasiye karşı çıkanlar ise temizlik adı altında partiden uzaklaştırılacak ve gelecekteki büyük “temizlik”lerin ve karşı-devrimin önü açılacaktır. Lenin’in varlığının yarattığı manevi otoritenin ortadan kalkmasıyla daha bir özgüven bularak saldırganlaşacaktır bürokrasi. Önce Bolşevik Parti ve bilahare devlet, tamamıyla bürokrasinin karşı-devrimci etkisine girecektir.
Bürokratik karşı-devrimin ayak sesleri
İç savaşın bitmesiyle birlikte her şeyin örgütlenmesine yeniden başlandı. Fakat işçi devleti Avrupa’da devrimlerin muzaffer olamaması sonucunda yalnız kalarak boğulma tehlikesiyle yüz yüze geldi. Bolşevik Partisinin Lenin ve Troçki gibi önderleri, işçi devletini yaşatabilecekleri kadar yaşatma derdindeydiler. Böylelikle devrim yenilgiye uğrasa bile, Lenin’e göre gelecek kuşaklara mütevazı bir deneyim bırakılmış olacaktı. Avrupa’daki devrimler imdada gelene kadar, Rus devrimi nefes almalı ve boğulmamalı diyordu Lenin. Bu amaçla köylülüğe ve küçük-burjuvaziye tavizler verildi. Böylelikle NEP uygulanmaya başlandı. İşçi devletinin siyasi hegemonyası altında, kısmen de olsa kapitalist pazara geri dönüldü Sovyet Rusya’da. Çünkü açlık ve kıtlık tüm toplumu kasıp kavurmakta, çocuklar gıdasızlıktan sapır sapır dökülmekteydi.
NEP’in amacı bellidir; işçi devletini ayakta tutmak! Tahıl ve diğer yiyecek ürünlerini kuyularda saklayan veya toprakları bilinçli olarak ekmeyerek devrimi sabote eden köylülük, serbest pazar ilişkileriyle piyasaya çekilir. O güne kadar ortalıklarda gözükmeyen ürünler birden bire ortaya çıkar. Toplumsal yaşam canlanmaya başlar; bulunmayan yiyecek maddeleri tekrar bulunur hale gelir. Kısmen de olsa açlık giderilmiş olur. Fakat NEP devrimci iktidarın bir geri adım atması, köylülüğe ve esasında ortada gözükmese de burjuvaziye verilmiş zorunlu bir tavizdir. Ama verilen bu tavizler, pazar ilişkilerinin yeniden başlamasına ve eski pisliğin yeniden üremesine neden olur. O güne kadar fare deliklerine saklanan tefeciler, vurguncular, zengin köylülük, yeniden ortaya çıkarak pazaryerlerini doldurur. Devlet aygıtı içinde egemenliğini kuran bürokrasi çok hızlı bir şekilde tefecilerle can ciğer kuzu sarması olur. Bu iki kesim kendi içinde alttan alta bir dayanışma ağı örer ve çıkarlarının zedelenmesine karşı ortak tutum takınırlar. Bürokrasi NEP’le birlikte derinlere kök salarak filiz vermiştir.
Gladkov, NEP’i kitabında parti militanlarının gözünden vermeye çalışır. Öncelikle NEP’le birlikte gelen değişiklikler bürokratlaşmamış militanları şoke eder. Her şey baş aşağı gitmektedir adeta. Uğruna onca savaşılan devrim, militanların gözleri önünde karşı-devrimci güçler tarafından baltalanmaktadır. Eski ilişkiler yeniden canlanmış gibidir; dayanılacak bir durum değildir bu, samimi ve inanmış militanlar için. Kadın kolları başkanı Polya iyi bir militandır, şöyle der: “Şu şeytanın belası yeni iktisadi politikayı uygularsak, neler olacak o zaman? Tavizlerin, serbest lokantaların, pazarların sonu gelmeyecek. Toprak ağaları, becerikli üçkâğıtçılar yeniden iş adamı maskesine bürünecek, karaborsacılar kol gezecek ülkede.” Polya’nın dediklerinin hepsi gerçek olur kısa zamanda. Polya sözüne şöyle devam eder: “Ölümsüz bir devrimi yaşatabilmek için, ucunda ölüm bile olsa, ilerleyeceğiz! Devrim yangını genişlemeli, bütün dünyayı sarmalı.” Dünya devrimine sahip çıkan bu militanlar çok kısa zamanda partiden temizlenecektir. NEP’in getirdiklerini ve militanların tepkilerini teşhir etmeye devam eder Gladkov Polya’nın ağzından:
“Söyle bana, Gleb, bütün bu olup biteni kavrayabiliyor musun sen? Sokak boyunca öyle şeyler gördüm ki, gözlerim yuvalarından fırladı. … Baktıkça ağrılar giriyor başıma, dişlerimi sıkıyorum öfkemden. Hiçbir şey anlamıyorum bu manzaradan.” Çünkü eski mülk sahibi sınıflar veya yeni bürokratlar sınıfı adayları ortalıkta birer burjuva gibi dolaşmakta, burjuva yaşam biçimine özenti moda haline gelmektedir. Artık bürokratlar ve aveneleri burjuvalar gibi giyinmeye ve onlar gibi davranmaya, işçi sınıfını aşağılamaya başlamışlardır. Gleb şöyle sorar: “Sokaklara çalgılı kahveler açılacak diye ilânlar yapıştırmışlar. Burjuvazi yeniden mi başlıyor yani?”
Polya ise olup bitene anlam veremez: “Şimdi yabancı bir ülkede, çok önemli, vazgeçemeyeceği bir şeyi, onsuz yaşayamayacağı bir şeyi kaybetmiş” gibiydi Polya. Müthiş bir utanma duygusu kaplamıştı benliğini. Şerefine leke sürülmüş kadar eziklik içindeydi; sebebini çözemediği bir ürkeklik gelip oturmuştu böğrüne.” Ve Polya’nın son çığlığı şöyledir: “Pazaryeri haysiyetsizliğine düşürülen devrim…”. Partide başlayan “temizlik”le birlikte Polya ve birçok samimi, inanmış, çalışkan militan üyelikten atılacak ve yalnızlığa terk edilecektir.
Buna karşın, sürekli numaralar çeviren, başında bulundukları devlet kurumları aracılığıyla dolandırıcılık yapan, karaborsacılarla kaynaşmış sabotajcılar güruhu partide yerlerinde kalmaya devam ederler. Yeni yetme, devrim ateşinde pişmemiş genç entelijansiya takımı partide üstünlük taslar. Teknisyenler, mühendisler, yerleştikleri devlet aygıtında parazitlere dönüşenler partide kalmaya devam ederler. Lenin’in, “yakalarında kırmızı kurdeleler taşıyorlar ve sıcak köşelere yerleşiyorlar” diyerek tasvir ettiği eski rejimin kalıntısı bürokratlar, iç savaş sonrasında bu yolu tutan eski Çarlık subayları, devlet ve parti içindeki yerlerini korurlar. Birçok militan sudan sebeplerle partiden çıkartılır. İç savaş yıllarında kahramanca savaşmış birçok militan partiden atıldıktan sonra intihar eder; birçoğu asla kendini toparlayamaz.
Polya’nın atılma nedeni şu konuşmasıdır: “Kabullenemiyorum bu durumu… Oluk oluk kan aktı. Açlık çektik. Ve şimdi o ezilmesi için bunca acıya katlandığımız günler tekrar karşımızda… Hangisi kâbustu, bilemiyorum: Akıtılan kanlarımız mı, acı dolu mücadelemiz mi, yoksa bu sarhoş kahveleri ile bu tıka basa doldurulmuş mağaza vitrinleri mi? Neden leş kargalarını tekrar topladık başımıza? Bunca mücadele işçi kulübelerinde sefalet ve açlık eskisinden daha ezici bir ağırlıkla tekrar üzerimize çöksün diye miydi? İçimizde yaşayan, kanımızı kurutan zehirli yılanlar, hırsızlar ve sömürücüler yeniden eski rahat hayatlarına kavuşsun diye miydi bizim mücadelemiz?”
Bürokratlar ve sıcak köşelerine çekilmiş parazitler, samimi militanların bu öfkesi karşısında Lenin’i kendi çıkarları için paravan olarak kullanmaktan geri durmadılar. Lenin gelişen bürokrasiye karşı mücadele seferberliği başlatma niyetindeydi ve yaşasaydı bunu kararlılıkla yerine getirmeye çalışacaktı da. Fakat ömrü yetmedi. Lenin’in ölümüyle birlikte partinin kapıları bilinç düzeyi düşük ve Ekim Devrimini yaşamamış üyelere açıldı ve parti bilinçsiz yığınlarla dolduruldu. Bilinçli ve deneyimli militanların partiden atılmasıyla bürokrasinin önündeki engeller temizlenmiş oluyordu. Bürokrasi, partiye doldurulmuş bilinçsiz yığınlara istediğini kabul ettirmekte hiç zorlanmadı ve bunların üzerine basarak Bolşevik-Leninistleri 1927’de yapılan 15. Kongrede temizledi. Bilahare Komünist Enternasyonal içinde temizliğe girişildi; böylelikle Ekim Devrimi bürokratik bir karşı-devrimle tasfiye edilmiş oldu ve dünya komünist önderliği bürokratik karşı-devrim tarafından katledildi.
Sınıflar kavgası tarihsel bir gerçekliktir; bu gerçeklik Rusya’da proletaryayı kimsenin ummadığı bir süreçte iktidara getirerek çetin bir savaşımın içine sürükledi. Rus devrimi birtakım tarihsel koşulların zorlamasıyla gerçekleşti; herkesin henüz vakti gelmedi dediği bir dönemde Bolşevikler devrime önderlik etmekten geri durmadılar. Karşılaşılan zorluklar ancak dünya arenasında çözülebilirdi; devrimin dünya devrimine genişlemesi, devrim yangınının dünyayı sarması gerekiyordu. Fakat bu gerçekleşmedi. Buna rağmen, Rus proletaryası ve onun Bolşevik önderliği Ekim’i yaşatmaya çalıştı. Yapılması gereken buydu ve şimdi bizler tarihte ilk muzaffer proleter devrimden dersler çıkartarak geleceğe hazırlanıyoruz. Burjuva solcuların, liberallerin, anarşistlerin, döneklerin, Rus proletaryasının karşılaştığı zorlukları öne sürerek ve bürokratik diktatörlükleri sosyalizm katına yükselterek Ekim Devrimine çamur atmasına izin vermemeliyiz. Bununla birlikte çarpılmaların ve yamulmaların üzerini de kapatamayız. Aksi takdirde Ekim Devriminin nasıl bürokratik karşı-devrimle tasfiye edildiğini anlayamayız. Tarih bizim tarihimiz; yengimizden öğrendiğimiz kadar yenilgilerimizden de öğrenmeliyiz. Ekim Devriminin nasıl bürokratikleştiğini anlatan birçok kitap var ve bunlardan biri de Fabrika. Bu kitabı okumak özellikle genç kuşaklar açısından oldukça öğretici olacaktır.
8
İşçi Sınıfı / Ynt: METAL İŞ KOLUNDA SINIF MÜCADELESİ!
« Son İleti Gönderen: veda 22 Ocak 2020, 20:47:37 »
MESS, Metal İşçilerinin kararlı duruşu karşısında LOKAVT ilan etti!
Kısaca Çalışanları, Emekçileri, Metal işçilerini açlığa mahkum etti!
Böylece onları sindireceğini, dize getireceğini hesapladı!

Ancak unuttuğu bir şey vardı o da, İşçi Sınıfının hiç bir zaman Onurunu Ayaklar altına almayacağı gerçeği.

Tıpkı Marks'ın söylediği gibi ;
“İşçi Sınıfı Ekmeğine Bir Dilim İlave Etmek İçin Değil Onuru İçin Savaştığında Devrimcidir”
“İşçi Sınıfı Ya Devrimcidir, Ya da Hiçbir Şey Değildir".


İnsanlığı kurtarmak, onu Sınıfsız, Sömürüsüz, Savaşsız Dünyaya taşımak gibi bir misyona sahip İşçi Sınıfını pes ettirmek, boyun eğdirmek o denli kolay değil.
MESSS Patronları, geçmişte yedikleri Sınıfın Tokatını anlaşılan unutmuşa benzerler.

En Başta Metal İşçilerinin örgütlü olduğu Sendikalar, sonrası Emek Örgütleri ve kendine Sosyalistim, Komünistim diyen Siyasi Oluşumlar, şimdi SINAV VAKTİDİR.
Şimdi tüm gücünüzle Metal İşçilerinin yanında olmak VAKTİDİR.

veda
9
Tarihte Bugün / Ynt: V.I.LENİN -21 Ocak 1924,Moskova
« Son İleti Gönderen: Solplatform5 21 Ocak 2020, 18:20:24 »
"İşçiler ve tüm emekçiler aç, çıplak, bitmiş ve tükenmiş bir durumda iken saf demokrasiden, genel olarak demokrasiden, eşitlikten ve özgürlükten söz etmek, emekçiler ve sömürülenler ile alay etmek demektir."


Lenin ile geçirdiğim unutulmaz anlar çok kısaydı. Artık bizimle olmadığından , o değerli anları her ayrıntısına kadar canlandırmak için belleğimi didik didik ediyorum. Kitaplarından birini her açtığımda  öğretisine ,fikirlerine ,kelimelerine  her daldığımda ,yaşayan İlyiç'i yeniden görüyorum: Gözlerini, gülüşünü,mimiklerini...

1921'deydi. Fransız partisinin Komintern' e katılışının ertesi yılı. Harap Avrupa'dan yeni bir dünya yaratan Sovyet Rusya Proletaryasına giden yoldaydık.

Yamburg,Kronştadt ve Petrograd'da hala binlerce kapanmamış yara vardı.Daha o zaman yeni yaşamın öncüleri yıkımın ve yenilenmenin,savaşın ve inşanın askerleri ruhlarımızın derinliğine kadar sarsmıştı bizi.

Sovyet toprağına ayak bastığımız anda Batı Avrupa kapitalizminden fiziksel olarak özgürleştiğimizi hissetmiştik. Yeniden doğmuş gibiydik, ideolojik olarak güçsüz ve yardıma muhtaçtık. Rus Partisi ...Gerçek bir partiydi! Ve biz Fransızlar  hala muhaliflerle vaktimizi çarçur ediyorduk.Ve bu küçük burjuvazi baskısı yüzünden partimiz uzun zamandır kitlelerin politik eğitimine katkıda bulunmaktan aciz, burjuvazi çamuruna saplanmış durumdaydı . Kuşkusuz ,ben dahil olmak üzere bazılarımız ,sağcılara nefretimize öyle kapılmıştık ki bazı aptalca şeyler söyledik ve yaptık.

Fransa otutumunda Lenin'e gittiğimi hatırlıyorum.
"Solcu musunuz? İyi ,iyi o kadar da kötü değil."

Aklımdan geçenleri anında gördü ve sevecen bir şekilde haddimi bildirdi. Daha önce onun gibi biriyle hiç tanışmamıştım. Bunu izleyen rastlaşmalarımızda  bir çok konudan,köylülerden,Fransız Devrimi'nden  ve Paris Komünü'nden söz ettik.

Vladimir İlyiç'in kendisi eylemdi, aynı zamanda tepeden tırnağa bir Marksistti. Onunla temas etmenin zihindeki izlenimi, havasız bir odaya aniden dolan bir rüzgara benzetilebilir, ön yargılarla,resmi öğretilerle dolu bir beyni ferahlatırdı.

Yine de şimdiye dek kimse Lenin'in  doyurucu bir resmini yapmamıştı. Yüz hatları, düşünce ve hislerinin enerjisiyle öyle yüklüydü ki tüm bunları bir kurşun kalemle iletmek neredeyse imkansızdı.Geniş bir yüzü, çıkık elmacık kemikleri,ince bir sakalı,büyük bir burnu,gözlerinde bir parıltısı ve dudaklarında hafifi bir gülümsemesi vardı. Ellerini genelde ceplerine sokardı. Fevkalade iyi huylu ,açık sözlü ve sağduyuluydu; mantığı keskindi,Fransız Ansiklopedistleri kadar kültürlü ve bilgiliydi.

Devasa düşünce ve iradesinde  duygusal drama yer yoktu.Amacının doğruluğundan kesinlikle emindi,ne bir an olsun tereddüt etmiş ne de belirlenmiş amacından biraz olsun sapmıştı.

Aydın Lenin bir işçi gibi düşünebilirdi. Hatip Lenin boş ifadeler ile abartılı sözcüklere yer vermeden konuşurdu. Dünyayı sarsan ,tüm dünyanın başından geçenleri kendi bilincinde tekrar yaşayan bu adam, Çinli bir hamal ya da karaderili bir kapıcı gibi düşünme ve onlar gibi hissetme konusundaki hayranlık verici yetisini sonuna kadar korudu. Onun için mazlum  Anamitler( Vietnamlılar) ve Hindular ne kadar anlaşılabilirse  Petrogradlı metal işçisi ya da New Virginialı madenci de o kadar açık kitaptı.
Lenin,yeni insanın mükemmel bir örneğiydi. Ve bizim için gelecek insanın ilk örneğiydi.
  Vaillant -Couturier -1925


Lenin Speaks at the Second Congress of the Communist International, Petrograd, 19 July 1920

Bugün Sovyetler Birliği'ndeki bütün bolluk ve rahatlık , o ilk Ekim'in destansı heyecanlı günlerinden  çok da farklı değil. Yeni aygıtlar,cihazlar ve strateji ile 1917'nin ruh ve duygusuyla çalışan hala aynı Ekim. Devrim'in ilk günlerindeki Lenin gibi Sovyet halkı bugün ,tüm dünya halklarının barışı ilk sıraya koymasını sağlıyor.O zamanlar Denikin ve Kolçak cephelerinden gelenlere benzer bir biçimde metal,elektrik,tarım,eğitim gibi farklı cephelerden de nefes kesen zafer haberleri geliyor. Koskoca ülkenin tüm kaynakları,o ilk Ekim'de Lenin'in söz verdiği gibi-barış,adalet ve bolluk toplumunun-komünizmin kurulması hedefine adanmış güçlü Komünist Parti'nin önderliğine seferber olmuş durumda.
Albert R. Williams 1959 (ABD)


Lenin at the Third Congress of the Communist International, Moscow, June-July 1921

Lenin öldü ! Ömrü boyunca dünyada canlı bir efsane olarak dolaşan,öldüğü zaman ölümsüzlüğü çoktan kazanmış bir insan için "ölü" demek kulağa çelişki gibi geliyor. Bir efsane oldu,ismi kutsandı,milyonlarca mazlum insan  ateşli bir umutla ona yöneldi.Konuşmaya ne hacet ; yaşam öykülerine,eleştirilere gerek yok. Efsane kahramanların yaşam öyküsü olmaz, olayların gelecekteki gelişimi ,onun planladığı eylemin en iyi yargılayıcısı olacaktır. Fakat bugün -ister düşmanı ister hayranı olalım- hepimiz şunu söylemeliyiz ki ; Lenin, benzeri yalnızca bin yılda bir kere dünyaya gelen tarihin devlerinden biriydi. O kadar yücedir ki sıradan insan algısıyla kapsanamaz,ışığı o kadar parlaktır ki bugün hakkında yazabileceklerimizin  tümünü gölgede bırakır. Sessizlikten başka hiç bir şeye ihtiyaç duymayan bir devdi.

Geo Milev - Bulgaristan
10
Dünya Proletaryası’nın en büyük önderlerinden, Marksizm’in devrimci özünü ortaya çıkaran, ona pratikte can veren, dünyada komünden sonra ilk defa işçi sınıfının iktidar olacağını dosta düşmana gösteren, Çağ Açıp Çağ Kapatan,  Emperyalist Burjuvazinin korkulu rüyası, Ekim Devrimi’nin mimarı LENİN’İN sonsuzluğa uzanışının 96 yılında saygıyla önünde eğiliyoruz.


ses
gelin,
kızıl tank taburları gibi dağları düzleyerek gelin!
kömür, benzin, gaz kokusu yansın nefesinizde,
mavi işbaşı gömleklerinizi giyerek gelin!
gelin,
sesinizde çınlatarak
siyah tuğla bacaların düdük sesini!
gelin,
aydınlıkçılar kadar sıkı ve sağlam gelin!

bir haberim var size,
telgıraf direklerinin demir saçlarını titreten bir haber.
fakat
en büyük tehlike,
en büyük keder,
kıramaz birbirine kenetlenen kolların zincirini,
kenetlenin!
öldü lenin!
yankı
yalan!
yalan!
yalan!
kemiyetten keyfiyete atlayan
yığınların rehberi ölmez.
öl-mez,
ölemez,
yüzyılların dönüm yerini en önde geçen adam.
fırtınalarda feneri ilkönce seçen adam
nasıl yumar
ebediyen gözlerini?
yalan!
yalan! yalan!
yalan söylüyorsun ulan,
ebediyen duymamak olur mu hiç
lenin'in sözlerini?
yankının yankısı
okuyun!
okuyun haykırarak,
okuyun sesinizle demir çubukları kırarak,
okuyun lenin'den bir satır!
öldü büyük ustamız,
öl-dü!...
ölüm
protoplazmın ataletidir!
fakat
bugün
her
proleter,
yarın
yarınki sınıfsız cemiyette her yeni doğan çocuk
bulacak kendi maddesinde lenin'in şuurunu!
öldü büyük ustamız,
öl-dü.
lakin arkasında kolu bağlı bırakmadı bizi.
bize sanatın sırrını öğretip öldü.
tamamlayacağız
şaheserimizi!
NAZIM HİKMET
Sayfa: [1] 2 3 ... 10