Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
İşçi Sınıfı / İŞÇİ SINIFI, MARKSİZM'DEN SAPMALAR!
« Son İleti Gönderen: veda 05 Aralık 2019, 23:23:17 »
Sermaye işçi sınıfının ve emekçilerin sokağa taşıdıkları öfke ve hoşnutsuzlukları Devletin baskı ve zor araçları ile engelleme yoluna giderken, işçi sınıfının ve emekçilerin bilinçlerini de ideolojik aygıtları aracılığıyla bulandırarak, kendi iktidarını güvence altına almaya çalışır.

Özellikle Reel Sosyalizm'in çöküşü sonrası tüm dünyayı saran Siyasi Gericlik dönemi, sınıf hareketinide etkilemiş, sınıf hareketinde ki bu gerilik Elveda Proletaryacılara, Sınıf Kaçkınlarına beslenebileceği bir alan yaratmıştır.
Ancak bugün gelinen noktada, tüm dünyada İşçi Sınıfının ayakta olması ve toplumsal hareketliliğin başını çekmesi, Elveda Proletaryacıların ETKİSİNİ SIFIRLAMIŞTIR.
Geriye uyduruk sınıf tanımlarıyla, sınıfı bölmek, onun gücünü zayıflatmak, daha doğrusuda sınıfı bölerek, her bölünenin karşısına diğerini koyarak, sınıf içerisindeki işbirliğini ortadan kaldırarak, sınıfın farklı sektörlerdeki kesimleri arasında güvensizlik yaratmak kalmıştır.

Sınıf Tanımı yapabilmek için en temelde başvuracağımız ölçü, o kesimin üretim araçları karşısındaki konumu ve buna bağlı olarak üretim araçları ile arasındaki ilişkidir.
Marks Üretim İlişkilerinden bahsederken, bu ilişkinin hukuki temelinin MÜLKİYET İLİŞKİLERİNE dayandığını söyler.

Eğer Sermaye Emeği, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti sayesinde, tahakkümü altına alıyor, onu yabancılaşmış emek, ücretli emek haline getiriyorsa aynı zamanda onu sınıflaştırmış olmaktadır.
Demek ki Sınıf olmanın temelinde Üretim Araçlarına sahip olup, olmama yatmamaktadır..

Sermaye böylece kendinide var eder.
Sermayeyi var eden Ücretli Emektir.
Bu bağlamda Burjuvazinin her zaman İşçi Sınıfına ihtiyacı vardır.
Ancak bunun tersi doğru değildir.
İşçi Sınıfının da, Burjuvaziye ihtiyacı vardır demek, Sınıf işbirliğini, Sınıf uzlaşmacılığını savunmak, Sınıf mücadelesini yadsımak, İKTİDAR PERSPEKTİFİNE sahip olmamaktır.

Bu bağlamda baktığımızda İşçi Sınıfının sonul amacı SINIFSIZLIKTIR.
Kendi karşıtını ortadan kaldırarak, kendinide ortadan kaldırma politik öznelliğine sahip tek sınıf İşçi Sınıfıdır.
veda

2
Serbest Kürsü / GÜNÜMÜZDE İŞÇİ SINIFI, TOPLUMSAL ÖZNE KONUMU!
« Son İleti Gönderen: veda 02 Aralık 2019, 21:04:21 »
Elveda Proletaryacıların, Sınıf Kaçkınlarının sürekli yinelediği, İşçi Sınıfının artık toplumsal hareketlilikte ÖZNE olma konumunu yitirdiği söylemidir.
Ne yazık ki Sınıf hareketinde ki bu gerilik onların bu söylemine nesnel olarak bir "haklılık" kazandırmaktadır.
Oysa bu durumu İşçi sınıfının sırtına yüklemek, İşçi sınıfına yapılmış büyük bir haksızlıktır.
Sınıfın ve Sınıf Hareketinin bu gün geldiği durumun sorumlusu, kendine solum, sosyalistim, komünistim diyen siyasi oluşumlardır.
Başı boş bırakılmayan, kendiliğinden başlasa da ardında Komünistlerin olduğu bir İşçi Sınıfının 15-16 Haziranda neler ortaya koyabildiklerini ortadadır.
80 öncesi DGM leri EZEN, MESS'e geri adım attıran İşçi sınıfı uzaydan gelmemiş, bu topraklarda ortaya çıkmıştır.

Elveda Proletaryacıların, Sınıf Kaçkınlarının bilmediği, artık İşçi Sınıfı geçmişin Marks Döneminin Sanayi Proletaryasından oluşan İşçi Sınıfı değildir.
Üretim Araçlarından yoksun olan, yaşamını idame ettirebilmek için emeğini satmak zorunda kalan, gelecek güvencesinden yoksun, Beyaz Yakalısıyla, Mavi Yakalısıyla bir İŞÇİ SINIFI var artık karşımızda!

Böyle olması, onun temel özellikleri olan üretim araçları karşısındaki durumu sonucu yaşayabilmek için emeğini satmak zorunda kalması noktasında bir değişim yaratmasada, kapsam olarak İşçi Sınıfını büyütmüştür.
Farklı sektörlerden emekçilerin katılımı, sınıfsal olanla toplumsal olanı biribirine yakınlaştırmış, bu durum toplumsal hareketlilikte işçi sınıfının ÖZNE olma konumunu pekiştirmiştir.
Farklı sektörlerde çalışanla, sanayide çalışan arasında, üretim araçlarına sahip olma anlamında, kendi geçim araçlarını üretebilmek için emeğini satmak zorunda  kalması anlamında ve Sermayedarın bunlar üzerinden Sermayesini büyütmesi anlamında son olarakta tüm emekçilerin asıl ortak yanları olan GÜVENCEDEN YOKSUN olmaları anlamında bir fark yoktur.

Sermaye Sınıfı, Ekonomik alanla, siyasal alanı biribirinden ayırarak, ekonomik alanı sarı sendikalarla, siyasi alanıda sistem partileri aracılığıyla(sistem solu dahil) denetim altına aldılar.
Sınıf kavramı salt ekonomik tanımıyla ele alındı, onun ideolojik ve siyasal bütünlüğü bozularak içeriğinden koparttırıldı.
Önce solu bin bir parçaya bölerken, ardından işçi sınıfını da  farklı kategorilere ayırarak bölme yoluna gittiler.

O zaman bunları böleceğimize, bunları biribirine karşıtmış gibi göstereceğimize yapmamız gereken bunları bir araya getirecek, bunlar arası örgütlü birliği sağlayacak kavramlar üretmeliyiz.
Toplumsal Proletarya gibi!
Üretim Araçlarına sahip olmayan, yaşayabilmek için emeğini pazarlamak zorunda kalan ve Sermayenin büyümesine emeği ile katkıda bulunan herkes TOPLUMSAL PROLETARYADIR.

Bir kez daha yineliyelim; Sermayeyi var eden ÜCRETLİ EMEKTİR.
Bu bağlamda baktığımızda Hizmet Emeği ile Sanayi Emeği arasında fark yoktur.
Beyaz yakalı, Mavi yakalı hiç fark etmez.

Her ikiside üretim araçlarından yoksun oldukları için, her ikiside hayatlarını sürdürebilmeleri için emeklerini satmak zorundadırlar.
Her ikisinin de geleceği Patronun iki dudağı arasındadır.
Her ikiside işsizler ordusunun potansiyel elemanı konumundadır.

En başa dönersek, burada en önemli görev, kendini Komünist, Sosyalist olarak tanımlayan siyasi oluşumlara düşmektedir.
İşçi Sınıfını, kendinde sınıftan, kendi için sınıf konumuna getirebilmek, onu politikleştirmek ve onun bilincinde mademki ben üretiyorum o halde neden ben yönetmeyeyim düşüncesinin yer almasını sağlayabilmektir.
Kısaca önemli olan, İşçi sınıfının kendiliğinden hareketlerinin ortaya koyduğu bilinç kıvılcımlarını geleceğin en büyük ateşini yakmakta kullanabilmektir.
veda


3
Araştırma, çalışma grupları / MARKSİZM VE BİLİM !
« Son İleti Gönderen: veda 30 Kasım 2019, 12:18:57 »
MARKSİZM, ÖZÜNDE MATERYALİSTTİR
MATERYALİZM,ÖZÜNDE DİYALEKTİKTİR
DİYALEKTİK ÖZÜNDE, ELEŞTİREL VE DEVRİMCİDİR



MARKS ,ünlü 11. Tez'de "Filezoflar dünyayı anlamayı öğütler,oysa asıl olan değiştirmektir" derken pratiğin önemine vurgu yapmış,teori ile pratiğin birliğini ortaya koymuştur.

Dünyayı anlamamızı sağlayan teorinin, tek başına dünyayı değiştirme gücü yoktur.
Teori,ancak yığınlar tarafından benimsendiği zaman maddi bir güce dönüşür.
Maddi bir olgu da,ancak maddi bir güç tarafından değiştirilebilir.
Bunun içinde teorinin sokağa inmesi orada yığınlarla buluşması gerekir.
Kısaca Teori ancak Pratik Yaşamda kendi gerçekliğini ortaya koyar.

Ne yazık ki ,İkinci Enternasyonalciler Marksizm’i bir BİLİM olarak niteleyerek,niyetlerinden bağımsız da olsa  burjuvazinin, “ dünyayı anlamak neyinize yetmiyor, işte üniversiteler,işte bilim kürsüleri alın bilimi  kullanarak dünyayı anlamaya çalışın ama asla değiştirmenize izin vermeyiz” söylemiyle Marksizm’i sokaktan kopartarak onu akademik bir bilim dalı gibi göstererek,üniversite kürsülerine kapatmasına aracı olmuşlardır.

Marksizm’i ,bilim olarak görmek,  Marksizm'in İkinci Enternasyonal,pozitivist yorumudur!
Ne yazık ki, Engels de bu yanlışa  düşmüştür.

“Bu iki büyük bulguyu: tarihin materyalist anlayışı ile kapitalist üretimin gizeminin artı-değer aracıyla açıklanmasını, Marks'a borçluyuz. Onun sayesindedir ki sosyalizm, şimdi bütün ayrıntıları üzerinde uzun uzun çalışılması gereken bir bilim durumuna geldi”. (F.Engels, Anti-Dühring)

Yukarıdaki alıntıda doğru olan,  tarihin materyalist anlayışı da ,değer teorisi de birer bilimsel buluştur.
Sosyalizm bir bilim değildir ama sosyalizm bilime dayandığı için BİLİMSELDİR.

Bir olgunun bilimsel verilere dayanması onu BİLİM yapmaz,onun BİLİMSEL olduğunu bizlere gösterir.
Bilim farklıdır,bilimsel olmak,bilime dayalı olmak farklıdır!
Proletaryanın ,  savaşımı için bilim aramasına gerek yoktur.

Marks “Bilim Arayıcıları” için şöyle der Felsefenin Sefaletinde :

“Ama tarih ilerledikçe ve onunla birlikte proletarya savaşımının çizgileri daha da belirginleştikçe, bunların kafalarının içinde bilim aramalarına artık gerek kalmaz; gözlerinin önünde olup biteni saptamaları ve bunun sözcüsü durumuna gelmeleri yeterlidir. Bilim aradıkları ve sistemler kurmakla kaldıkları sürece, savaşımın başlangıcında kaldıkları sürece sefaletin içinde sefaletten başka bir şey bulamazlar, sefaletin içinde eski toplumu alaşağı edecek devrimci, yıkıcı yönü göremezler."(Karl-Marks-Felsefenin Sefaleti)

Yine Marks ,“Komünistlerin vardığı teorik sonuçlar, hiçbir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat ya da keşfedilmiş fikir ya da ilkelere dayanmaz.
Komünistlerin vardığı teorik sonuçlar, yalnızca, mevcut sınıf mücadelesinden, gözlerimizin önünde cereyan etmekte olan tarihsel hareketten kaynaklanan fiili ilişkilerin genel ifadeleridir." (K. Marks, F. Engels, "Komünist Manifesto"
diyerek  Marksizm’in Bilim olmadığını bizlere gösterir.

Metin Çulhaoğlu,”Bin Yılın Eşiğinde Marksizm” kitabında,Marksizm ile Bilim arasındaki farklılıkları ortaya koyar

"Marksist kuram,doğrulanmış ve bir sistem içersine sokulmuş bilgi birikimi ile varsayımlara dayanan,henüz denenmemiş,denenmeyi bekleyen bilgileri içersinde barındırır.
Oysa bilimde denenmemiş,varsayımlara dayalı,öngürülerle ortaya konan bir bilgi yoktur.

Bilimin kendi ilkeleri vardır.
Bu ilkeler çerçevesinde,algılanabilen gerçeklik,mutlaktır.
Marksizm'de ise algılanmayanın da aynı bütünlük içersinde görmek olasıdır.

Bilime göre insan etkinliği,algılanabilen gerçeklik alanı ile sınırlıdır.
Marksizm ise insan etkinliğine böyle bir sınır koymaz.İnsan etkinliği Marksizmde,toplumsal gerçekliğin yeni ve bilinmeyen alanlarını ortaya çıkarmanın bir aracıdır.

Bilimde öngörü olmaz,bilim ampirik verilere göre hareket eder.Halbuki Marksizm de öngörü vardır."(Bin Yılın Eşiğinde Marksizm-Metin Çulhaoğlu)


Biz, Marksizm bilimsel değildir demiyoruz.
Marksizm'in bilimi içerdiğini söylüyoruz.

Bizim dediğimiz ,Marksizm'in bilim olmadığıdır.
Biz, Marksizmi bilimin dar kalıpları içersine sıkıştırmıyoruz.
Onu pozitivist yorumlayarak,mekanik bir anlayışa indirgemiyoruz.

Biz onu bilimin de üzerinde,bilimi de devrimcileştiren insanlığın kurtuluş öğretisi olarak görüyoruz.
Onu ,dar akademik kalıplara kapatmayarak,onun asıl işlevinin sokakla buluşması olduğunu,ancak bu şekilde dünyanın değiştirilebileceğini söylüyoruz.

VEDA
4
Serbest Kürsü / YAŞASIN SOL KOMÜNİZM!
« Son İleti Gönderen: veda 30 Kasım 2019, 11:41:25 »
“İlerici Aydın” hepimizin çok sık kullandığı ama bir türlü anlamı üzerinde kafa yormadığımız bir kavram.
Bence doğru bir kavram da değil!
Gerici Aydın olur mu hiç?

Aydın dediğin , yeniden,gelişenden yanadır ;eskiye, çürüyene, asalaklaşana karşı çıkandır AYDIN.
Bırakalım AYDIN kavramını ve soralım İLERİCİ olmaktan ne anlıyoruz?

Nedir bize göre İLERİCİLİK, GERİCİLİK!
Marksistlere göre ilerici olmak, içinde yaşanılan çağdan bağımsız değildir.
Nedir yaşanılan çağ?
Lenin’e göre çağımız,Proleter Devrimler Çağıdır!

Yine Lenin’e göre, Kapitalizm geldiği Emperyalist aşamada, ÇÜRÜMÜŞ, GERİCİLEŞMİŞ VE ASALAKLAŞMIŞTIR!
O halde İLERİCİ olmak için, bu ÇÜRÜYENE, GERİCİLEŞENE VE ASALAKLAŞANA karşı olmak gerekir!
Yani KAPİTALİZME!

Bu çürümüş, gericileşmiş ve asalaklaşmış sistem içersinde kalanlar İLERİCİ olabilirmi?
CHP gibi sistem partisi içersinde yer alan, her fırsatta sistemin sürmesinden yana olan, yığınlarda oluşan öfke ve hoşnutsuzluğu sistem sınırları içerisinde tutmak gibi bir misyonu olan  bir partinin içerisinde  “Aydın” İLERİCİ olabilir mi?

Buradan devam edersek, o zaman İLERİCİLER aynı zamanda bu çürüyen, gericileşen ve asalaklaşan sınıfın yani Burjuvazinin, kendi gibi Çürümüş, Gericileşmiş ve Asalaklaşmış Demokrasisinede karşı olmak zorundadır.

O halde yapmamız gereken,Burjuva Demokrasisinin sınırlarını genişletmek değil, Proleter Demokrasiyi hayata geçirmenin mücadelesini vermek olmalıdır.

Şimdi bazı arkadaşlar bizi yine SOL KOMÜNİSTLİKLE niteleyecekler.
Evet, her zaman söylediğimiz gibi dünyanın gelinen  bu ahvalinde SOL KOMÜNİST olmak gerekiyor.

Özellikle de Kapitalizm'in artık sınırlarına geldiği, dayandığı, içine düştüğü yapısal krizden çıkmasının mümkün olmadığı ve  bu nedenle de gittikçe saldırganlaştığı, kendini üretmede zorlandığı, yine aynı nedenle egemenlik biçimlerinin arasındaki mesafenin oldukça kısaldığı bu ahvalde YAŞASIN SOL KOMÜNİZM!
veda
5
İz Bırakanlar / Ynt: ENGELS DOĞDU,YAŞADI ve YAŞIYOR !
« Son İleti Gönderen: Solplatform5 29 Kasım 2019, 21:33:43 »
 
Kuşkusuz, yabancı ülkelerdeki yoldaşlarımız devrim yapma haklarından vazgeçmiyor. Zaten devrim yapma hakkı, tek gerçek ‘tarihsel haktır !


Tek bir şey eksikti: Bireyleri yeni elde edilen zenginliklerini yalnızca soy düzeninin komünist geleneklerine karşı güvence altına almak, daha önce çok az değer verilen özel mülkiyeti kutsallaştırmakla ve bu kutsallaştırmayı tüm insani toplumun en yüce amaçlı ilan etmekle kalmayıp mülkiyet edinmenin birbirinin ardından gelişen yeni biçimlerine, yani sürekli hızlanan zenginlik artışına genel bir toplumsal kabul damgasını da vuran bir kurum; yalnızca toplumun yeni sonuçlara bölünmesini değil, mülk sahibi sınıfın mülk sahibi olmayan sınıfı sömürme hakkını ve onun üzerinde tahakküm kurmasını da kalıcılaştıran bir kurum. DEVLET  İCAT EDİLDİ . ( Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Friedrich Engels Sayfa 107)


Tek sözcükle, Bakuninciler, İspanya'da bize, devrimin nasıl yapılmaması gerektiğinin eşsiz bir örneğini verdiler.
(Anarşizm Üzerine, Friedrich Engels)


6
Makaleler / KÖRLEŞME...
« Son İleti Gönderen: oencel 29 Kasım 2019, 19:17:51 »
Körleşme…

Bir ülkede şatafatlı sarayların altuni kubbeleri ne kadar parlıyorsa ülkenin üzerine çöken KARANLIĞIN koyuluğu da o kadar artar. Bunun üzerine birde topluma dört koldan yoğun bir din yedirme seansları da yapılıyorsa o ülkede koyu karanlığın tonlarını ayırt etmek iyice güçleşir, çünkü artık KARANLIK zifiri bir hal almıştır. Bu açıdan din yedirilmiş toplumları ayağa kaldırmak zordur.
Ülkemize gelirsek yukarıdaki tespitlere yaklaşılan bir durumun görüldüğü ve bu durumun “ Zifiri “ KARANLIĞA doğru hızla kaydığı görülür.
Peki zifiri KARANLIĞA gömülmüş bir ülkede “KİR yada KİRLİLİK” fark edilir mi? Karanlığın özgünlüğü diğer tüm renkleri yutması soğurması sonucu aydınlığın yok olması görememezlik durumunun oluşmasına yol açar; böylesi durumlarda kirliliğinde görünmezliği yada görememezliği toplumsal olarak içselleşecek toplumun körleşmesine duyarsızlaşmasına ve böylece tepkisiz sürülere dönüşmesine yol açar (*Elias Canetti’nin kulakları çınlasın) Bu aşamadan sonra en ufak bir ışın sızımı dahi gözleri kör etmesine yeter. Beyazla karayı, pakla kiri ayırt etmesi olanaksızlaşır. Bu durumu atlatması ancak şok tedavisiyle olanaklıdır. Şok tedavilerinin çeşitleri çoktur. Toplumsal ölçekte şok tedavileri toplumsal uyuşukluğu, körlüğü, tepkisizliği ortadan kaldırmada atılacak sert uyarıcı yöntemlerdir. Basit bir örnekle anlatırsak geçmişte çok değerli bir aydınımız bunu yapmıştı hatırlardınız Aziz Nesin “Türk halkının yüzde altmışı aptaldır” demişti ve çok tepkiler almıştı, maalesef onun zamansız ölümü sonrası onun yerini dolduracak topluma şok tedavileri yapacak aydınlarımız çıkmadı. Aklımda kalan karşı uçta devletin terörist olarak nitelediği etnik çevreden lider konumundaki şahıs ülkedeki bir ili çevresi için “bunlar eşek, bunlardan bir şey olmaz” mealinde sözleri sonrası o bölgede terörist eylemliliğin artması o yapının o bölgede hazla güçlenmesi… Bazan kendi gövdenizi kırbaçlamamız gerekir.
Ülkemizde bir haftadır burjuva siyaseti “ Saraya kim gitti” Ülkenin kurucu ve yıkıcılıkta da rolü olan ana muhalefetinin durumu Sarayın kumpaslarıyla iç içe geçince; neyin temiz, neyin kirli olduğunun ayrımı özellikle toplumun anlaması açısından zorlaşır, kafalar karışır, muğlaklaşır duyarsızlaşır… 
O zaman akla şu soru takılıyor: siyaset mi kirli siyaseti yapanlar mı? Ya da “siyaset” tek başına temsil ettiği sınıflardan kopartılarak “kirli” diye yaftalanabilir mi?
Evet ortada bir kirlilik var hemde diz boyu değil gırtlağa dayanmış, toplum kirden boğulmak üzere ama bu kirin temelinde sermaye ve onun burjuva sınıfının kirli siyaset erki var.
KARANLIĞIN koyuluğu o kadar ağırlaşmış ki bu kirliliği sınıfsal ayağından kopararak; aynı sınıfın içindeki iktidar kavgasına soyunmuş diğer ayağını bu KİRDEN ayrıştırarak, toplumsal algıda KARANLIĞIN nedenini referansları dine dayalı olan sermaye gurubunun iktidar temsilcisine yıkarak, toplumu manipüle ederek körleşmesini sağlıyor; böylece KARANLIĞIN asıl kaynağı olan SERMAYE sınıfı ve onun Siyasal erkine karşı top yekun bir mücadele yerine KARANLIĞIN iktidar erkinde yer alan ama siyaset sahnesinde muhalefet rölü oynayan burjuva partisine aydınlığın temsilcisi payesi biçilerek toplumun KARANLIĞA mahkum edilmesi bilinçli olarak sağlanarak, duyarlılığı duyarsızlığa, umudu umutsuzluğa, uyanışı uyuşmaya, tepkiyi tepkisizliğe dönüştürerek toplumu kökleştirerek; toplumsal enerjinin sönmesine yol açarak SERMAYE sınıfına en iyi hizmeti vermektedir. Bunu yaparken iktidar erkini ele geçirmiş olan sermaye sınıfı KARANLIĞI besleyen sağını ve solunu (sosyal demokrasi anlayın) tahkim ederek (sağ en sağına kadar kapsayarak, sol görünümlüsünü de solda kalan düzen dışı soluda çeşitli oyunlarla çekim alanına sokarak) toplumsal muhalefeti ustaca etkisizleştirerek KARANLIĞIN zifirisine doğru emin adımlarla gidiyor.
Sol sosyalist çevrelerin önemli bir kesiminin içinde bulunduğu durum bundan bağışık değil eşyanın tabiatına uygun davranıyor, toplumu sermayenin ağır sömürü ve baskısı sonucu daha yoğun sömrüsü için içine düştüğü ekonomik krizin de faturasını işçi sınıfı ve ezilenlere yıkan Sermaye sınıfına ve onun KARANLIK siyasal erkine karşı örgütlü mücadeleye, isyana, başkaldırıya tepkiye yöneltecek söylemler, eylemler yerine yukarda betimlediğim sermayenin muhalefet rolü verdiği solumsu bir partiye bel bağlayarak ve bunu da “KARANLIĞIN ülkeyi yönetemediği, karanlığın bittiği, iktidardan düşeceği” beklentisine sokarak ve ham hayallerle oyalayarak  pasifize olmasına, duyarsızlaşmasına, körleşmesine yol açıyor. Umudu burjuva kirli siyaseti içine sokarak umutsuzluğun daniskasını yapıyor. Halkın mücadele şevkini kırarak burjuva partileri ve onların liderlerinden bekletilere sokuyor.
Oysa ülkede özellikle siyasi arenada sol ŞOK dalgalarına gereksinim var. Körleşmiş toplumları silkeleyip kendine getirecek; işçi ve emeçi ezilen sınıfın önderliğine soyunarak meydanlarda gümbürdeyecek bir siyasi cesarete gereksinimi var ülkenin. Burjuva siyasetinin kirliliğinde boğulmasına karşı işçi sınıfının dupduru alın terinin tuzuyla kavrulmuş bir silkinişe gereksinimi var ülkemin.
Bu uyuşukluktan, bu duyarsızlıktan, bu tepkisizlikten bu körleşmeden kurtuluş toplumsal isyanlar kuşağında yer alacak bir çıkışla olur ancak…

*Alman yazar Elias Cannetti’nin Körleşme kitabı Hitler faşizmin ayak seslerini ve toplumsal duyarsızlığı kirliliğin boyunu ve buna bulanmış burjuva siyasetini anlatır…

29112019
Ramazan Öncel

7
Serbest Kürsü / NASIL BİR BİRLİK!
« Son İleti Gönderen: veda 29 Kasım 2019, 12:25:55 »
Hep söylediğimiz bir şey var.
KOMÜNİSTLER'İN BİRLİĞİ!

Haklı olarak bazı arkadaşlar bu söylemi soyut bularak,nasıl ve kimlerle birlik gibi haklı bir soruyu bizlere soruyorlar.
Ulusal kalkınmacı bir sosyalizm anlayışını savunan!
Emperyalizmi bir dışsal olgu olarak gören!
Emperyalizmi,ABD karşıtlığına indirgeyen!
Emperyalizmi dışarda arayıp,kendi egemenine karşı çıkmadan,emperyalizme karşı olunamayacağının bilincine varamayan kesimlerle!
Kapitalizme karşı olunamadan emperyalizme karşı olunamıyacağını söyliyen,emperyalizmin artık içselleştiğini savunarak,onu içerde gören kesimler arasında nasıl bir birliktelik sağlanabilir?

Sermayenin birlik eğilimine karşın ,ulus devletlerin her zaman bu birlik eğilimine ayak bağı olduğu,sermaye bünyesinde bu çelişkiyi yaşarken,ibrenin birlik yönünde, ulus devletleri yeniden yapılandırıcı bir sürece yöneldiği gözlemlenirken.
Şimdi bu sürecin nesnelliğini yadsıyarak, bu sürece ulus devletleri merkeze koyarak direnen ve tarihsel olarak geri bir konuma süreklenenlerle, nasıl bir birliktelik oluşturulabilir?

Böylesi zoraki bir ilkesiz birliktelik, yarın önümüze çıkacak her olguda, yeni ayrılıklara neden olmayacakmıdır?
Aynı şeyler bu kesime zıt şeyler söylüyormuş gibi görünsede,sonuçta onlarla Marksizm-Leninizm karşıtlığın da birleşen,Proleterya Diktatörlüğünü ve İşçi Sınıfı Partisini yok sayanlar içinde söylenebilir!

Çağımız Lenin'in de belirttiği gibi Emperyalizm çağıdır.
Tabiki Emperyalizm de kendi içersinde yeni bir evreye taşınmıştır.
Artık Kapitalizm küreselleşmiş, Burjuvazi Emperyalistleşmiştir.

Bu gelinen evre her zamankinden daha fazla, Proletarya Enternasyonalizminin gereğini ön plana çıkartmıştır.
Artık Emperyalizme karşı mücadele ve onun ortadan kaldırılması,ulusal sınırların ötesinde, İşçi Sınıfının evrensel planda vereceği mücadele ile olasıdır.
Ülkeler için tek başına kurtuluş söz konusu değildir.

Marksizme göre insanın en temel, en belirleyici ilişkisi, onun maddi yaşamla girdiği ilişkidir.
Maddi yaşamla girdiği bu ilişkide onu biçimlendirirken edindiği tüm bilgi,deneyim ve birikim,  insanlığın Kollektif Aklı olarak tanımlanır.

Artık Kollektif Aklın taşıyıcılığını Burjuvazi yapamaz .
Çürümüş, asalaklaşmış bir sınıfın bu aklın taşıyıcılığını yapması olanaksızdır.

Temeli kara dayalı bir sistem ,kar yolları tıkandıkça daha bir saldırganlaşır, daha bir azgınlaşır.
Karını yükseltebilmek adına, geçmişte kendinin taşıyıcılığını yaptığı her şeye, amansızca saldırır, kırar, yıkar.
Doğanın acımasızca tahribi, bu saldırganlığın bir sonucudur.

O nedenle şunu rahatlıkla söyliyebiliyoruz;
İnsanlığın geleceği ile ilgili YA SOSYALİZM YA BARBARLIK ikilemine, insanlık bugün her zamankinden çok yakınlaşmıştır.
İşte bu nedenle Toplumsal Proleterya, Kollektif Aklın taşıyıcılığını yapacak, çağımızdaki tek sınıftır.

Komünizm'in maddi öncülleri, kapitalizmin bağrında gelişmektedir.
Gelişen bu Toplumsal Devrimin önünü açabilmenin tek koşulu, merkezi erkin ele geçirilerek, Burjuvazinin ekonomik, siyasal ve ideolojik  olarak mülksüzleştirilmesidir.

Kar amacıyla üretilen toplumsal değerin, insan yararı temelinde üretilebilmesi ve üretimin buna göre tüm dünyada planlanabilmesi.
Üretilen bu değerin paylaşımınında, üretimin toplumsal karekteriyle uyumlu biçimde dağıtımı ve her şeyden önemlisi de insana ait olanın insana geri dönmesi, üzerinde taşıdığı yabancılaşmanın onu var eden maddi koşulların yok edilmesiyle ortadan kaldırılmasıdır.
VEDA
8
Serbest Kürsü / AH GORBAÇOV SEN OLMASAN SOSYALİST EKONOMİ YIKILMAYACAKTI!
« Son İleti Gönderen: veda 28 Kasım 2019, 22:15:24 »
"Sovyetler Birliği, planlı ekonomideki yapısal zayıflıktan dolayı veya genelde ekonomik sebeplerle yıkılmadı, en tepedeki yöneticilerin ihanetiyle yıkıldı."
"Hain Gorbaçov SBKP Genel Sekreteri olduktan sonra Aleksandr Yakovlev denen haini Kanada Büyükelçiliğinden getirip ideolojiden sorumlu politbüro üyesi yaptı ve bütün Sovyet medyası ve yayınlarını onun emrine verdi. Böylece kapitalist ideoloji bizzat parti yayınlarından dile gelmeye başladı."

https://gazetemanifesto.com/2019/gorbacov-sosyalist-ekonomiyi-nasil-yikti-316052/

Yukardaki alıntılar, Gazete Manifesto da Köşe Yazarlığı yapan Candan Badem'in "Gorbaçov sosyalist ekonomiyi nasıl yıktı?" başlıklı yazısından.
Bu yazı Gazete Manifestoyu ne denli bağlar bilemeyiz ancak, bunu yazan kişi orada köşe yazarlığı yapıyorsa, onlarada çok yazık.

Öyle bir yazı ki nerden tutsan elinde kalıyor.
Marksizm adına tam bir HAYAL KIRIKLIĞI!

Bir kere yanlışlık, en başta yazının başlığından geliyor.
Sanki Gorbacova gelene değin Sovyetler Birliğinde Sosyalist Ekonomi uygulanıyormuş!

Önce bu arkadaşın SOSYALİZMİN, SOSYALİST EKONOMİNİN ne olduğunu öğrenmesi gerekiyor.
Planlı Ekonomi, SOSYALİST EKONOMİ anlamına gelmez.
Ekonominin Planlı olması Sosyalist Ekonominin bir özelliğidir ancak tek başına yeterli değildir.

Bizde de bir zamanlar karma ekonomi adı altında planlı ekonomi vardı.
Hatta Devlet Planlama Teşkilatı adı altındaki kurum 5 yıllık planlar ortaya koyardı.
Önemli olan Devletin kimin elinde olduğu.
Devletin, Bürokrasinin denetiminde olduğu, Devlet Kapitalizmi'nin hüküm sürdüğü Sovyetlerde, Sosyalist Ekonomi var demek, ne derece doğru, yorum okuyucuların.

Nasıl oluyorsa Gorbacov denen bir adam geliyor, Partinin en tepesine geçiyor(Buraya kadar nasıl geldi?), sonrası Yakolev isimli bir HAİNİ ideolojiden sorumlu Polit Büro üyesi yapıyor ve ülkede Kapitalizm ideolojik olarak yayılmaya başlayarak Sosyalist Ekonominin sonunu getiriyor!
Kısaca her şey Gorbacovla başlıyor, oraya kadar her sey tıkırında gidiyor.

Marksistler olayları ve olguları kişiler üzerinden ele almazlar.
Kişiler o an var olan nesnelliğin ortaya çıkardığı ÖZNELERDİR.
Bunu söylemek kişilerin önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Söylenecek başka bir şey yok.
Reel Sosyalizm'in çöküşü böyle açıklanıyorsa, vay geldi halimize!
veda
9
Makaleler / ÇÖMEZ EMPERYAL OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ !
« Son İleti Gönderen: Ekim 27 Kasım 2019, 23:11:30 »

Kapitalizmin artık durgunluk ve gerileme devrinde ve bu durumun kendi içsel çelişkilerinden doğan dönemsel krizlerinden farklı olduğunu ,dolayısıyla tarihsel bir krizin içinde debelendiği hepimizin malumu.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın başlarından beri oluşan ekonomik göstergeler, burjuva ekonomistlerini dahi kara kara düşündürüyor.

Denizde balık ,kıyıda insan, toprakta yeşil bırakmayan kapitalizmde bırakın piramidin alt katmanlarındaki ülkeleri ABD,AB ülkeleri ve geç dönemde emperyalist-kapitalist sisteme katılan Rusya ve Çin de devasa boyutlarda ekonomik krizle boğuşmaktadır.

Yaşanılan krizin , her yönüyle 1. ve 2. Paylaşım Savaşı öngünlerindeki ekonomik ve toplumsal görüntülerden farkı yoktur ve tam da bu nedenle- çünkü sisteme yani sömürü alanları açmak gerekiyor- silahlanma ve bunun doğal sonucu militaristleşme artan bir ivmeyle yukarı doğru çıkıyor. Yani aslında 3. Paylaşım Savaşı yaşanıyor.

Üretim artarken satın alma gücünün sürekli olarak düştüğü kapitalizmde doğal ki tüketim sınırlanır ve bu süreçte işçi sınıfı büyürken ekonomik anlamda artan bir ivmeyle küçülür ,sömürü artar. İlaveten, bu aşamada kapitalizmin yasaları gereği ortalama kâr oranında düşme başlar.

Bankacılık sistemi de kredi plasmanlarıyla kapitalizmin aşırı üretim krizlerini iyice derinleştirir. Sürecin başlangıcında aşırı şekilde pompalanan krediler, bunalım döneminde ödenemez duruma geldiğinde finans kuruluşları korkunç bir borç sorunuyla karşı karşıya gelir.

Sistem , yatırımları(!) canlı tutma adına kredi musluklarını sonuna dek açmış (Özellikle konut krd.) ve oluşan balon patlama aşamasına geldiğinde sistemin tüm finans kurumları istikrarın olmadığı bu koşullarda dahi kredi plasmanına devam etmekte. Çünkü sistemin yaşaması lazım !

Devlet borçlarının tavana vurduğu ,bütçe açıklarının gitgide büyüdüğü bu kriz döneminde , hükümet erki kamu kaynaklarını tüm hırsızlara yani bankalara, holdinglere ,yandaşlara akıtmakta ve her gün yeni kurtarma operasyonlarına şahit olunmakta ! Emekçiler mi o da ne , ne gam !

Sermaye ,sistemin bu kaosunda yatırımlarını bir kenara iterek paradan para kazanma yoluna gider yani kumar oynamaya başlar. Sınıfın yarattığı artı-değerden kar,faiz vb. ile devasa boyutlarda spekülatif bir kaynak yaratır. Dünya genelinde kapitalist sistemin içinde dönen bu sımsıcak paralarla ekonomileri sanal anlamda büyür ama balondan tısss diye ses çıkmaya başladığında ve nihayet patladığında kafalar tabuta vurur!

Geri ödenemeyen kredi borçları sistemin sorunu haline geldi ama emekçiler de çok daha zor duruma düştüler. Ödeme olmayınca kredi kartları iptal edildi ve satın alma güçlerini tamamen kaybettiler .Acı sonuçlarını görüyoruz .

Kapitalizmin emniyet sipobu  kredilerdir.(Ki bu her zaman böyle olmuş adeta sistemin yasası haline gelmiştir.) Çünkü üretim fazlalıklarını ancak bu şekilde eritebiliyorlar. Krediler ,sistem için artık çare değil ,onu ölümden kurtaramayacak fakat işin acıklı yanı emekçilerin sistemi ayakta tutmak adına kendilerine dayatılan  bu kredi zehrini algılama sorunu yaşıyor olmasında .Bu krediler olmasaydı halimiz nice olurdu gibi...


Küreselleşmiş bir kapitalizmile karşı karşıya olduğumuzdan , sermayenin serseri mayın gibi her yerde dolaştığını biliyoruz. İşte tam da bu nedenle sistemin tepesindekiler daha aşağıdakilere yani çömez emperyal-kapitalist ülkelere sermaye ihracı yaparlar ve çömezler de havalara uçar.

Büyük çakallar ,küçük çakalların ülkelerindeki bankalara ortak oldular. Özellikle üniveriste öğrencilerine bastılar kredileri, talep olmadan kredi kartları dağıttılar özel okul öğrencilerine ve kendi inisiyatifleri ile limitleri akıl almaz boyutlarda yükselttiler. Genç ne yaptı ? Harcadı ! Geri ödemeyi bir müddet yapabildi , devamı gelmedi ! Batık hale geldi bu krediler . Kim ödeyecek ? Öğrenci çocuk, mülkiyet sahibi değil ,kefili vs. yok ! Geçmiş olsun .Tüketici kredileri de bu durumda yani batık .Tüketici kredileri kullandırma aşamasında  kıyamet gibi gelir belgesi sunulmuştur ama söz konusu gelirler borçları karşılayamaz hale gelmiştir. Özel bankalarda durum bu da kamu bankalarında farklı mı ? Bu işin ceremesini kim çekiyor? Emekçiler! Çünkü bu borçlar bir şekilde ödenecek !

Kamu bankalarında da batık krediler almış başını gitmiş durumdadır. Piyasayı canlandırmak lazım değil mi ? Vampirler ,hemen kamu bankalarına oldukça düşük faiz oranıyla krediler plase edilmesi emrini verdiler. Tabii bu iş önce MB nezdinde başlatıldı ,sanki enflasyonda bir iyileşme emaresi görülmüş  faizler de düşüyor ! Zorla dayatılan söz konusu faiz oranları nedenli kamu bankalarının sermayeleri eridi , dolayısıyla Hazine'ye olan borçları arttı !

Fakat bu operasyona özel ve yabancı bankalar katılmadı. Kendi açılarından haklıydılar ! Hükümet erki ne yaptı ? Bu bankaları falakaya yatırmaya karar verdi. Nasıl mı ? Aslında tefeci olan bankaların tamamı mevduatlarının belli oranını MB'na yatırmak zorundadır.(Bunu her hafta yaparlar.) Ve bu yatırılan munzam karşılıklara MB faiz verir. Ha öyle mi dedi hükümet olan madem benim belirlediğim şartlarda kredi vermiyorsun o zaman ben de sana güzellik(!) yaparım. Yaptı da! Kamu bankalarının ,munzam karşılık oranlarını ciddi şekilde düşürüp uygulanacak faiz oranlarını arttırdı; özel ,yabancı ortaklı ve yabancı bankaların ise munzam karşılık oranını arttırıp uygulanacak faiz oranını düşürdü.

Bununla da kalınmadı geri dönüşü gerçekleşmeyen her türden kredinin takip edildiği Tahsili Gecikmiş Alacaklılar hesabının gitgide artan bakiyesi için aman BATIRMADAN YÜZDÜRÜN talimatı özel ve yabancı bankalara da verilince işin tadı kaçmaya başladı!

Çok önemli bir konu da; bankacılık sektöründe çalışanların neredeyse %50'sine yakın kısmı bu özel,yabancı ve yabancı ortaklı bankalar tarafından istihdam edilmekte! Diğer önemli bir konu da Türkiye'deki tüm bankaların toplam sermayesinin %55 'lere varan kısmı söz konusu bankalara ve finans kuruluşlarına ait !

YANDI GÜLÜM KETEN HELVA durumları !

Şimdi ne oluyor ? Bu bankalar, sıcak sıcak gitme yolunda ! Çünkü artık deniz bitti! Çünkü artık kredi verecek ne öğrenci kaldı , ne de emekçi .Talan edildi ortalık,kurutuldu. Çok tatlı kârlar elde ettiler, çok tatlı. Örneğin bu HSBC denen tefeci 350 milyon dolara aldığı bankayı 1 milyon dolara sattı! Bu 350 parayı yurt dışındaki bankalara faize yatırsaydı bu 1 milyonun yarısını bile alamazdı. Türkiye'deki bankacılık faaliyetlerinde yaptığı sömürüleri de hesaba katarsanız adamların çekip gitmemesi için neden yok ! Şimdilik burada işimiz bitti diyorlar ama şimdilik !

Al sana işsizler ordusuna binlerce kişilik bir katılım , al sana davul zurnayla karşıladığın sermayenin koşarak kaçması! Eeee deveden büyük fil vardır demişler. Seni böyle ham ederler ÇÖMEZ emperyal! Olan kime oldu /olacak ! Tabii ki emekçilere !



O homem dos 3, 1930 . “Eu sei 3 ofícios, falo 3 línguas, eu lutei no Exército por três anos, tenho 3 filhos e não trabalho faz 3 meses, mas tudo o que eu quero é um emprego.”
10
Araştırma, çalışma grupları / ORTAK AKLIN YÜRÜTÜCÜLÜĞÜ!
« Son İleti Gönderen: veda 27 Kasım 2019, 16:50:52 »
Marksizm bir dogma değildir, gelişmeye ve geliştirilmeye, günün koşullarına uygun hale getirilmeye  muhtaçtır.
Ama Marksizm’i günün koşullarına uyduracağız diyerekte onun özünü zedelemekte, onu özünden soyutlamakta, onun olmazsa olmazlarını yok saymakta kimsenin haddi değildir.

Marks eğer BOLLUKTAN, ZENGİNLİKTEN bahsediyorsa bunun anlamı, üretici güçlerin geldiği seviye ile ilgilidir.
Çünkü Komünist Toplum YOLSULLUĞUN DEĞİL ZENGİNLİĞİN PAYLAŞIMIDIR!


Paylaşım ilkesinin Herkese İhtiyacına Göre olması ne demektir?
Tabiki bu ilke, Komünist Toplumun diğer bir ilkesi olan Çalışmanın Zorunlu Olmaktan Çıkmasından bağımsız değildir.

Bu iki koşulu üretici güçlerin en üst seviyede olmadığı bir toplumda yerine getirebilirmisiniz?
Daha doğrusu,paylaşımın herkesin ihtiyacına göre olduğu, çalışmanın zorunlu olmaktan çıktığı bir topluma uygun üretici güçlerin gelişmişlik seviyesi sizce ne olmalıdır?

Özellikle insanın özgürleşmesinde, toplumsal emeğin en alt seviyeye indirilmesinin, bu bağlamda insanın ÜRETİM SÜRECİNDEN olabildiğince bağımsızlaşmasının, kendi yeteneklerini keşf edecek zamana sahip olmasının ve bunun farkına varmasının önemi yokmudur?

Tüm bunlar bize üretici güçlerin ulaştığı seviyeyi göstermez mi?
İşte bahsedilen BOLLUK ve ZENGİNLİK budur!

İlericilik veya İlerleticilik Burjuvaziye atf edilen bir olumlama değildir.
Burjuvazi Devrimleri tarihsel olarak İLERİCİDİR.
Daha doğru deyimle biz buna İLERLETİCİ diyebiliriz!

Bu ilericilik te,(bence daha doğru deyim,İLERLETİCİLİKTİR ) bir önceki toplumsal formasyonun üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin özgürce gelişiminin önünü tıkaması, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki zorunluluk uygunluk yasasının bozulması ve sonrasında aynı toplum içersinden çıkan burjuva sınıfın,toplumun tüm diğer  kesimlerinide peşine takarak, yep yeni bir toplumsal formasyonun alt yapısını örmesidir.

Bu yeni sınıf sayesinde gelişimi bir önceki toplumsal formasyonun üretim ilişkileri tarafından engellenen üretici güçler, yeni üretim ilişkileri aracılıyla yeniden gelişmeye başlamıştır.

İnsanlığın başlangıcından bu yana toplumsal ilerlemeyi sağlayan bilgi ve birikim, insanlığın ortak aklını ifade eder.
Bir dönemde, üretici güçleri geliştirdiği dönemlerde Burjuvazi, bu ortak aklın yürütücülüğünün önderliğini yapmıştır.

Burjuva Devrimlerinde, Burjuvazi yığınları Eşitlik, Özgürlük ve Adalet kavramları etrafında toplamıştır.
Ancak burada atlanan, Burjuvazi bu kavramların hiçbir zaman içini doldurmamıştır.

Burada Marksistler’in sorması gereken KİMİN İÇİN EŞİTLİK? KİMİN İÇİN ÖZGÜRLÜK?  KİMİN İÇİN ADALETTİR?
Eğer Marksistler olaylara ve olgulara sınıfsal bakıyorlarsa, buradaki KİMİN sorusunun kast ettiği ÖZNE, toplumdaki SINIFLARDIR.

Burjuvazi iktidarı ele geçirdiği andan itibaren bu kavramlarla avuttuğu yığınlar üzerinde, baskı ve zor aygıtı Devlet aracılığıyla baskı ve zor kullanmıştır
Ortada ne EŞİTLİK, ne ÖZGÜRLÜK, ne de ADALET kalmıştır!
Evet sanayinin gelişmesi sonucu fabrikaların açılması ve tüm ülke sathına yayılması,bu fabrikalarda çalışacak insan gücüne gereksinimi ortaya çıkarmış
Kapitalizm bu nedenle feodal ilişkileri çözerek,bir zamanların toprağa bağımlı köylüsünü,topraktan kopartarak, onun boynuna yeni bir kölelik halkası geçirmiş, bugünün “özgür” kölesi haline getirmiştir.

Artık köylü, işçi olmuş, sistem ona emek gücünü “özgürce” pazarlama olanağı sağlamış, ama bu "özgürlük", GELECEK GÜVENCESİNDEN YOKSUN OLDUĞU İÇİN, işsiz kalarak kendini ve ailesi açlığa mahkum etme anlamına geldiği için, ona yeni bir köleliğin yolunu açmıştır.

Komünist Manifesto da, kölesi tarafından beslenmesi gerekirken, kölesini bile besleyemez duruma gelen Burjuvazinin varlığının bu toplumla bağdaşmadığını söyleyen Marks’ın bu söylemi bağlamın da, artık bundan böyle insanlığın ortak aklının yürütücüsü, işte bu “özgür” kölelerdir.
VEDA

Sayfa: [1] 2 3 ... 10