Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Makaleler / ÇARKLAR KİMİN İÇİN DÖNÜYOR...!
« Son İleti Gönderen: veda Bugün, 13:02:36 »
"VESTEL'de 17 işçi yaşamını yitirdi, vaka sayısı binin üzerinde"...!!!
Ve Vestel de üretim devam ediyor...!!!
Sadece Vestel mi!
Dardanelde de aynı şey söz konusu...!

Kimin umurunda işçilerin yaşamlarını yitirmesi.
Önemli olan ÇARKIN dönmesi!


Kapitalizm hiç bu kadar ÇIPLAK bir şekilde görünmemişti!
Bu ÇARKI kimin çevirdiği, bu ÇARKIN kimler için döndüğünü gösteren bundan daha iyi bir örnek olamazdı.

Hani bir halk deyimi vardır; Her Şerde Bir Hayır Vardır" diye!
Burada ki hayırda Pandeminin, Kapitalizmin gerçek yüzünü tüm insanlığa göstermiş olması.

Bir kez daha Kapitalizm'in İNSAN ODAKLI olmadığını, KAR odaklı bir sistem olduğunu, bizzat hayatın içerisinde yaşadıklarımızla öğrenmiş olduk.
Ekonomi çökecek korkusuyla AVM lerin ve Turizm Gelirlerinden olacağız diye Tatil Yörelerinin açılmasında ki tek amaç, İnsan yararı değil, Kapitalist Çarkı çevirmek içindi!
Ne yapsalar da, ne etseler de artık bu Çarkı çevirmek olası değil.

Kendini gerek Ekonomik gerekse Siyasal olarak üretemeyen bir SİSTEMLE karşı karşıyayız.
Artık son nefesini veren bu sistemi tarihin çöplüğüne göndermememiz için hiç bir neden yok.
Yeter ki bunun bilincine varalım ve hem yerelde, hemde evrenselde İşçi Sınıf ı önderliğinde örgütlenelim.

Ama Nerde...!
Vestel ve Dardenel Örnekleri bize bir şeyi daha gösterdi!
İşçi Sınıfının ne denli örgütsüz olduğunu mevcut Sendikaların buna DİSK de dahil hiç bir işlevlerinin kalmadığını, Sermayenin Fabrika İçi İktidarının güvenceleri haline geldiğini gösteriyor.
Hanım Ağaların, MESS le Satış Sözleşmesi imzalayanların başında yer aldığı Sendikalarla İşçi Sınıfının mücadele etmesi olası değil.


Siyasal Alanda durum çok mu farklı!
Kendini Komünist olarak tanımlayan siyasi partiler TKP nin 100 yılını kim önce kutlayacak yarışına girmişler!
Sanki 100 yılı kutlamakla Komünist Parti olduklarını kanıtlayacaklar.

Her Siyasal oluşum kendi dükkanlarının bir türlü dışına çıkamamakta ve böylece dışarı da oluşan Nesnelliğe müdahil olamamakta ve önlerinde akıp giden hayatı tribünlerden izlemektedirler.
Bu aşılmadığı sürece, sağlıklı bir yol alabilmemiz olanaklı görülmemektedir.

Zaman zaman hareketlenmeler olsa da bu hareketliliğe yol açan eylemlilikler, öncü güçten yoksun olduğu için saman alevi gibi sönümlenecektir.
Görünen hem bizde hem tüm dünyada gidişat KOYU BİR KARANLIĞI GÖSTERİYOR.

Bir UMUT, belki de  bu hareketlilikler öyle bir hal alacak ve kendini zorunlu  dayatarak, var olan nesnelliğe koşut bir ÖZNELLİĞİ yaratacaktır.
UMUT BU YA...!
UMUTSUZ YAŞANMIYOR.
veda
2
Serbest Kürsü / TKP 100 YIL ÜZERİNE!
« Son İleti Gönderen: veda 10 Ağustos 2020, 18:29:30 »
TKP nin 100 yılı üzerine epeyce yazdık.
Tabi ki geçmişte bu hareket içerisinde farklı zamanlarda yer alanlar için önemli bir TARİH.
Ancak gördüğüm, bu TARİHİ anarken bizlerin Nostaljik yaklaşımların dışına çıkamadığımız.

Daha önce de yazdık, TKP Tarihi hepimizin Tarihi!
Bu Tarihi hakkıyla anmak için bu Tarihe yüzümüzü dönmeli, Nostaljiden uzaklaşarak, nerede yanlışlar yaptığımızı, bu yanlışların ülke devrimci hareketinde nelere mal olduğunu, bu mal oluşta ki sorumluluğumuzu gözden geçirmemiz gerekiyor.

74 Atılımı diyoruz, bu dönemde yaptıklarımız, sınıf içerisinde ve yaşamın diğer alanlarında gerçekleştirdiğimiz  örgütlülük ve bunun sonucu olarak ülkedeki sınıf hareketine damgamızı vurmamız, önümüzde akıp giden hayata müdahil olacak örgütlülüğü sağlamamız, bunlar bizim hanemize yazılacak son derece önemli ve olumlu işler.

Ama işte birde madalyonun aksi yüzü var.
Bizler bu yüzü de görmeli ve bir daha aynı yalnışları tekrarlamamak için bu yüzden günümüz ve gelecek için politik sonuçlar çıkartmalıyız.

Örgütlülükten özellikle de SINIF içerisinde örgütlülükten bahsediyoruz ama nedense 13 Eylül 1980 de sokaklar neden boştu sorusunun üzerinden atlıyor, yanıt veremiyoruz.
Ne oldu da sınıf içerisinde ki örgütlülüğünü, işçi sınıfının üretimden gelen gücünü ortaya koyarak gösteren bir siyasi hareket, geleceğini sağır sultanın bile önceden bildiği 12 Eylül Faşist Darbesine karşı sınıfı ayağa kaldıramadı, yığınları sınıf öncülüğünde toparlayarak Faşist Darbeye karşı koyamadı!


Bırakalım karşı koymayı çok uzun süre Faşist Darbeye, Askersel Diktatörlük gibi ucube bir kavramı kullanarak, Faşist Darbe diyemedi.
Faşist Cunta içerisinde Sol Kanat arayanlardan bahsetmiyorum bile.

Biz alıştık Günah Keçisi yaratarak, işin kolayına kaçmaya.
Şimdi bazı arkadaşlar, partinin başında Nabi vardı, Zülfü Vardı, Veysi Vardı diyecekler.
İşin kolayına kaçıldı, bu kişilerin partinin başına nasıl geldikleri hiç sorgulanmadı, bunların bu yerlere gelme nedenleri araştırılmadı.

Demek ki ideolojik hatta bir sorun vardı ve bu yanlış ideolojik hat kendine uygun ÖZNELERİN partinin başına geçmesine neden oldu
Tabi ki bu ideolojik hatta ki sorunu ve sonucunda yaşamın likidasyonunu, Dünya Komünist Hareketinin ve SBKP nin o anki durumundan bağımsız ele alamayız.

Baktığımızda, Proletarya Diktatörlüğünün aşıldığı söylenerek, yerine Tüm Halkın Devleti geçirildi, Barış İçerisinde Bir Arada Yaşama İlkesi bağlamında Kapitalist Ülkelerde ki İşçi Sınıfına ve Partilerine akıllı olmaları ve bu ilkeye zarar verecek kalkışmalardan uzak durmaları söylendi.
Bu ilke kapsamında,  Bulgaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Todor Jivkov'un, ülkede insanlar işkenceler altında yaşamlarını yitirken, Faşist Cuntanın Başı Kenan Evrene ONUR NİŞANESİ vermesi unutulabilir mi!

Bizzat SSCB Bilimler Akademisi tarafından, UDC, UDD, İleri Demokrasi, Kapitalist Olmayan Kalkınma Yolu gibi sağ oportünist, revizyonist tezler, Komünist Partilere dayatıldı.
13 Eylül Günü, Cuntanın başını bile şaşırtacak şekilde sokakların bomboş olmasını yukarıda söylediklerimizden bağımsız düşünebilirmiyiz?

Likidasyondan bahsediyoruz ama yaşamın bizzat kendisinin partiyi likide ettiğinden bahsetmiyoruz.
Ortaya konan, programlarda yer alan bu sağ oportünist ve revizyonist  tezlerin hiç birisinin hayatta karşılığı ne yazık ki yoktu.

Biliyorum aynı gelenekten geldiğimiz kimi arkadaşlarım bana kızacaklar bunları yazdığım için.
Hatta birileri daha da ileri gidip beni geçmişe küfür etmekle suçlayacaklar!
O Arkadaşlara iki sorum olacak; 13 Eylül 1980  günü sokaklar neden boştu?
13 Eylül 1980 Günü TKP Savaşıyordu diyebilirmisiniz?

Artık bir takım gerçekleri dile getirmeli, onların üzerini örtmemeliyiz.
Geçmişle yüzleşmeden yarın için sağlıklı adımlar atmamız mümkün olmaz.
TKP yaşıyor, TKP savaşıyor, TKP ayakta sözleri bugün için HAMASETTEN öte bir anlam içermiyor.

12 Eylülün üzerinden yarım asıra yakın bir zaman geçti.
Hala Siyasi Gericilik tüm gücüyle etkisini sürdürüyorsa, bu ülke de işçi sınıfı üretimden gelen gücünü kullanamıyorsa, bir avuç sendika ağasının elinde perişan haldeyse, Sınıf Hareketi yerlerde sürünüyorsa, hiç kimse kalkıp ta bana bu ülkede TKP Ayakta demesin!
veda



3
Serbest Kürsü / SINIFSAL KÖRLÜK VE "YENİ OSMANLICILIK"
« Son İleti Gönderen: veda 09 Ağustos 2020, 14:39:12 »
"Yeni Osmanlıcılık" tam bir illüzyon!
Sermayenin Emperyal Emellerinin üstünü örtebilmek için kullanılan bir kavram!

"Yeni Osmanlıcılık" AKP'nin ve onun başındakilerin kafalarından çıkma bir kavram değil.
AKP ve onun başındakiler, Sermayenin Emperyalist Emellerini gerçekleştirmesine uygun düşen ÖZNELER.
Kısaca olan, biten Sermayeden bağımsız değil.

Sermayenin çıkarları zaman ve koşullara göre kimi zaman VATAN, kimi zaman DİN, şimdide "Yeni Osmanlıcılık" ETİKETİYLE  piyasaya sürülüyor.
Tabi ki Sermaye Güçleri bu Emperyalist Politikalarını gizleyebilmek için Osmanlıcılığa sığınacak, onun ardına gizlenerek, onu FETİH gibi, geçmişin "görkemini" anımsatacak kavramlarla süsleyecek.

Burada önemli olan kendini Komünist olarak niteleyenlerin bu tuzağa düşmesi, bu illüzyonun etkisi altına girmeleri.
Ve "Yeni Osmanlıcılık" gibi sınıfsal özden yoksun  kavramlarla ülke siyasetini açıklama yoluna gitmeleri.
Olaylarda ki  ve Olgularda ki  Sınıfsallığı görmediğinizde, bu TUZAĞA  düşmeniz, bu İLLÜZYONA kapılmanız kaçınılmaz.

Ne yazık ki Gazete Manifesto da yazan Candan Badem de aynı tuzağa düşerek, bu minvalde "Yeni Osmanlıcılık" başlıklı bir yazı yazmış.
Aynı yazı da Cumhuriyetin gelişiminden bahsederken her nedense (bize göre Kemalistlere Şirin Gözükmek), Mustafa Kemal Dönemi sanki pür-i pakmış gibi, Komünistler üzerinde uygulanan baskı ve zulümler İnönü döneminden başlatılmış.
Aynı Sınıfsal Körlük burda da var.

Mustafa Suphiler'in katli SINIF MÜCADELESİNİN dışında gerçekleşen bir olay değil.
Nazım Hikmet Şiirinde bunu çok güzel ifade etmiş.

ta ata aa ta ta ha ta tta ta

tarih
sınıfların
mücadelesidir

1921
kanunisani 28
karadeniz
burjuvazi
biz
on beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
yoldaş

iki motörde iki sınıf çarpışıyor
– biz onlar!
– biz silahsız onlar kamalı
– tırnaklanmız
– kavga son nefese kadar
– kavga
– dişlerimiz ellerini kemiriyor

Mustafa Kemalin fermanıyla katledilen TKP kurucusu Mustafa Suphi'nin katline hiç değinilmemiş.
Eskişehir Garında Mustafa Kemal'in Komünizm ile ilgili söylediklerinden bahsedilmemiş.

Mustafa Kemal sonrası üzerinden Cunmhuriyetin geçmişi sorgulanmış.
Hemde TKP nin kuruluşunun 100 yılında!

Anlaşılan hala yüreğinin yarısını Mustafa Kemale verenler çoğalmakta!
4
İz Bırakanlar / Ynt: Friedrich Engels - 5 Ağustos 1895
« Son İleti Gönderen: Solplatform5 05 Ağustos 2020, 23:03:13 »


Lenin:Engels,büyük bir savaşçı ve proletaryanın öğretmenidir.


5
Araştırma, çalışma grupları / İDEOLOJİ ÜZERİNE!
« Son İleti Gönderen: veda 05 Ağustos 2020, 21:56:54 »
İdeoloji Kavramı belkide tanım çeşitliliği bağlamında en zor anlaşılan kavramlardan biridir.
Terry Eagleton İdeolojinin 16 tanımının yapıldığından bahseder.
Hepsinin üzerinde ortaklaştığı genel tanım ise; İdeolojinin insana ve topluma yönelik bir düşünce, inanç sistemi olduğudur.

Biz burada İDEOLOJİYİ, Siyasal bağlamında ele alacağız.

Marks İdeolojiyi Alt Yapı, Üst Yapı diyalektik bütünlüğü içerisinde ele alır.
Marks'a göre  İdeoloji kabaca, bir kişinin ya da toplumsal kesimin zihninde yer alan, ona egemen olan düşünceler sistemidir.
Demek ki İdeoloji Marksizm'e göre , zihne akan, bilinci belirleyen toplumun içerisinde bulunduğu maddi koşullardan bağımsız değildir.

Bu bağlamda baktığımızda;Marks'ın dahiyane bir saptaması vardır!
Üretim Araçlarına sahip olan sınıf aynı zamanda Zihinsel Üretim Araçlarına da sahiptir.

Alman İdeolojisinde bunu şu şekilde belirtir;
"Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür.
Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları
verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir."(Karl Marks- Alman İdeolojisi)

Egemen Sınıf bu Egemenliğini üretim araçlarının özel mülkiyetinin sahipliği temelinde, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarına da sahip olmasıyla sağlar.
Böylece toplumdaki diğer kesimlerin düşüncelerini de belirleme üstünlüğüne sahiptir.
Toplumda egemen olan düşünceler, o toplumda egemen olan, o toplumda yaşayan insanların birbiri ile girdikleri maddi ilişkilerin düşünsel ifadesidir.

Eğer Devlet bir Sınıf Egemenliği, üretim araçlarını elinde tutan sınıfın diğerleri üzerinde ki baskı ve zor aygıtı ise ve sınıfsal iktidarı elinde tutan sınıf egemenliğini Devleti kullanarak sağlıyorsa, kendisini toplumda egemen düşünsel bir güç olarak ortaya koyabilmek için de Devlet bünyesinde yer alan, ona ideolojik hakimiyet sağlayan İDEOLOJİK ARAÇLARA gereksinimi vardır.

Egemenler sistemin ürettiği ekonomik ve sosyal sıkıntılara karşı yığınlarda oluşan öfke ve hoşnutsuzluğu, sistem partileri aracılığıyla sistem içerisinde tutarlarken, diğer taraftan, ideolojik aygıtları aracılığıyla yığınların geri bilincine yönelerek, yığınlarda oluşan bu öfke ve hoşnutsuzluğun, vatan, millet, bayrak ve din motifleriyle üzerinin örtülmesini sağlarlar.
Bu şekilde bu soygun ve talan düzeninin üzerini örtebilirler.

Yine Medya İletişim Araçlarını ellerinde bulundurdukları için halkın doğru haber almasını engelliyerek, yarattıkları sistemin faziletlerinden bahsederek, insanların da çalışarak bu zenginliklerden faydalanacaklarını vaaz ederler.

Bu aygıtların belkide en önemlisi ve en fazla başvurulanı DİN dir.
Örnekleme yaparsak Din; Egemenlerin sürdürdüğü bu soygun ve talan düzeninden hoşnutsuz kitleleri, sahte cennetler vaad ederek uyutan, uyuşturan, onların bu sisteme karşı duydukları tepkiyi, tepkisizliğe çeviren bir nevi manevi alkoldür.

Bu bağlamda Komünistler’in işi,  sistemin yarattığı olumsuzlukların yığınlar üzerindeki olumsuz etkisini, yığınlara anlatmak bağlamında kolay gibi görünse de, iktidardaki sınıfın devlet ve elinde tuttuğu zihinsel üretim araçları aracılığıyla, yığınların bilincinde yaratığı bu tahribatı, oluşan bu geri bilinci kırması geçekten çok zordur.

Komünistlerin yapması gereken, vatan, millet, bayrak, din motifleriyle süslenmiş, Ülke Çıkarı, Yurt Çıkarı gibi, yığınlara empoze edilmiş, onların bilincini bulandıran bu geri bilinç argümanlarını kırmaktır.
Yaşanan olumsuz nesnellik, Komünistlere bu konuda, kullanabilecekleri önemli veriler sunmaktır.

İşte o nedenle sürekli söylediğimiz İşçi Sınıfının mücadelesinin, bir biri ile bağıntılı Ekonomik, Siyasal ve İdeolojik alanlarda verilmesi gerektiğidir.
Eğer işçi sınıfı sınıfsal erki karşıtından alacak ve kendi sınıf egemenliğini kuracaksa, mutlaka karşıt sınıfı, ideolojik olarak da mülksüzleştirmek zorundadır.

veda
6
Diğer Sahne Sanatları / NAZIM'A ARMAĞAN
« Son İleti Gönderen: Ekim 30 Temmuz 2020, 13:55:26 »

" Yok edelim, insanın -insana kulluğunu !
  Bu DAVET ; Bizim."



https://www.youtube.com/watch?v=rkAtA2y6pBA

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali’nin yapımı, Türkiye tiyatrosunun duayen ismi Genco Erkal’ın tasarladığı ve yönettiği 2002 tarihli “Nâzım’a Armağan” oyunu, Türk dilinin büyük şairi Nâzım Hikmet’in doğumunun 100. yılı sebebiyle, 13. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin Açılış Gösterisi olarak Rumeli Hisarı’nın büyüleyici atmosferinde gerçekleşmişti. “Nâzım’a Armağan”, aynı zamanda İstanbul Tiyatro Festivali’nin ilk yapımı olma özelliğini taşıyor. Genco Erkal’ın Nâzım Hikmet’in şiirlerinden tasarlayıp yönettiği bu çalışmada Türkiye’de tiyatronun, müziğin, çağdaş dansın değerli sanatçıları Yıldız Kenter, Ayla Algan, Zeliha Berksoy, Jülide Kural, Zuhal Olcay, Tilbe Saran, Sema Moritz, Zeynep Tanbay ve Işık Yenersu yer aldı. Büyük beğeni toplayan bu çalışmanın koreografisini Zeynep Tanbay, müzik direktörlüğünü Selim Atakan, sahne tasarımını Metin Deniz, kostüm tasarımını Artizan-Bilge Mestçi, ışık tasarımını ise Kemal Yiğitcan üstlendi.
7
Serbest Kürsü / "DEMOKRATİK" CUMHURİYET!
« Son İleti Gönderen: veda 29 Temmuz 2020, 12:53:20 »
Bugünlerde yine "Demokratik Cumhuriyet" ağızlardan düşmüyor.
Peki bu Demokratik Cumhuriyet ne menem bir şey?

Sosyalist Cumhuriyet denmediğine göre, bize göre Burjuva Cumhuriyet.
Yoksa bizde Liberaller gibi  Demokrasinin Burjuvası, Proleteri olmaz, aynı şekilde Cumhuriyetin de Burjuvası, Sosyalisti olmaz mı diyeceğiz!

Bakın  Ne diyor Lenin; "Bir cumhuriyet nasıl bir maskeye bürünürse bürünsün, ne denli demokratik olursa olsun, eğer o bir burjuva cumhuriyeti ise, eğer o toprak ve fabrikaların özel mülkiyetini koruyorsa ve eğer özel sermaye toplumun tümünü ücret köleliği içinde tutuyorsa, yani eğer bir cumhuriyet, bizim parti programımızda ve Sovyet anayasasında söylenen her şeyi gerçekleştirmiyor ise, o zaman bu devlet, bazı insanların, ötekiler tarafından ezilmesi için bir makinedir."Lenin, Marx-Engels-Marksizm, s. 478-479, Devlet, Sol Yayınları, Dördüncü Baskı

"Özel mülkiyet var olduğu sürece, devletiniz ,demokratik bir cumhuriyet olsa bile , işçileri baskı altında tutmak için kapitalistlerin kullandığı bir makineden başka bir şey değildir." (Age)


Lenin "Bir Burjuva Cumhuriyetse" derken açık biçimde Cumhuriyetin, Toplumda ki  Sınıflardan bağımsız bir kavram olmadığını dile getiriyor.
Lenin'e göre belirleyici olan Cumhuriyetin kime, toplumda hangi sınıfa ait olduğu!
Demek ki Cumhuriyet bir Sınıf  Egemenliği Biçimi.


"Demokratik Cumhuriyet" yeni bir kavram değil.
Kökeni ikinci Enternasyonale, Kautsky ve şürekasına, Bernstain'a kadar uzanıyor.
Gerek Kautsky gerekse Bernstain ele geçirilen Devleti yıkmaya gerek olmadığını, Devletin Reformlarla Demokratikleştirileceğini söylüyorlar.

Aslında Demokratik Cumhuriyet alıcısı oldukça fazla, hatta Komünist Partilerde de Demokratik Cumhuriyet dile getiriliyor.
Japonya Komünist Partisinden(JKP) FUWA; barışçıl bir yolla gerçekleşecek olan "Demokratik Cumhuriyet’te", özellikle devlet kurumlarının yıkılmasına gerek olmadığını, gerekli değişiklikler yapılmasının yeterli olacağını belirtiyor.

Burada temel alınan, dayanak yapılan düşünce, Devrimin barşçıl biçimde gerçekleşeceği ve ele geçirilen Devletin yıkılmasına gerek olmadığı, bir takım değişiklikler yapılmasının yeterli olacağıdır.
Devrimde şiddete gerek olmadığını söyleyen ve Barşçıl Geçişi savunan Fuwa bu görüşünü Marks'ın ve Engels'in  Genel Oy Hakkı tezine dayandırıyor.

Bizde de Genel Oy hakkını aşırı abartan siyasal oluşumlar mevcut.
Oysa Genel Oy Hakkı işçi sınıfının mücadelesi sonucu kazanılmış bir haktır ancak bunun aşırı abartılmaması gerekir.

Engels Genel Oy Hakkı için;"genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergedir. Bu günki modern devlet içinde bundan daha fazla hiç bir şey olamaz ve hiç bir zaman da olmayacaktır" diyerek o günden bu konuda bir beklenti içine girilmemesi konusunda bizleri uyarıyor.

Kürt Hareketinin ve HDP nin "Demokratik Cumhuriyet" kavramını savunmasını, böyle bir talepte bulunmasını anlayabiliriz.
Sonuçta Kürt Sorunu özünde Burjuva Demokratik bir sorundur ve "Demokratik Cumhuriyet" gibi Burjuva Demokratik taleplerde bulunabilir.

Ancak Komünistlerin böyle bir talepleri olamaz!
Ne yazık ki artık ideolojik kimliğini yitirmiş, işçi sınıfının bağımsız sınıf politikasından vaz geçmiş kendini "sosyalist" ya da "komünist" olarak tanımlayan bazı siyasi oluşumlar, ayakta kalabilmek adına HDP nin kuyruğunda "Demokratik Cumhuriyet"  peşinde koşmaktadırlar.
Ne diyelim yolları açık olsun!

Eğer çağımızı Kapitalizmden Komünizme geçiş çağı olarak görüyorsak, biz Komünistler'ın savunması gereken, Lenin'in deyimiyle Emperyalizm Çağında çürümüş, gericileşmiş, asalaklaşmış bir sınıfın kendisi gibi çürümüş, asalaklaşmış, gericileşmiş Cumhuriyetini Demokratikleştirmek yerine, Burjuva Cumhuriyet peşinde koşmak yerine, İşçi Sınıfı önderliğinde  Sosyalist Cumhuriyeti kurmak olmalıdır.
veda





8
Makaleler / EMEĞİN ROLÜ ÜZERİNE!
« Son İleti Gönderen: veda 27 Temmuz 2020, 19:17:38 »
Komün yenilgisinin ardından Marksizm içersinde egemen olan görüş; (ki bu görüş İkinci Enternasyonalin de düşünsel temelini oluşturur) Komünizm'in maddi ve teknik öncüllerinin yeterince oluşmadığıdır.

Kapitalizmin tam olgunlaşmadığı bir ortamda  Devrimin başarısız olacağı saptamasına dayanılarak, mücadelenin siyasal olarak Devletin Demokratikleştirilmesi üzerinden yürütülmesi gereği söylenir.
Menşevikler ile Bolşevikler arasında ki asıl temel ayırım bu noktada kendini gösterir.

Bernstain ve diğer İkinci Enternasyonal Döneklerince de dile getirilen bu görüş, özellikle Alman Solunda, Rosa Luxembur'gun şiddetle karşı çıkmasına karşın, etkili olmuştur.
Bunun somut ifadesi Devrim yerine politikanın, BARIŞÇIL bir geçiş dönemini işaret etmesidir.
Bunun adı da REFORMİZMDİR.

İşte Leninizm bu Marksizm dışı görüşten bir kopuştur.
Leninizm Devrimin koşullarını üretici güçler, üretim ilişkileri çatışması temelinde görmesine karşın, olabilirliğini bu çatışmadan bağımsız ama bu çatışmanın dolaylı etkilediği bir krizden DEVRİMCİ VAZİFE çıkartmaya bağlar.
Ekim Devrimi, Burjuvazinin içine düştüğü genel kriz içersinden Bolşeviklerin çıkarttığı DEVRİMCİ GÖREVİN sonucudur.

Nedir bu görev veya vazife?
Bu krizden yararlanarak, direkt olarak siyasi iktidara yönelik POLİTİK MÜDAHALEDİR.
Leninizm de Devrim, Sermayenin üretim araçlarının özel mülkiyeti sahipliğini kullanarak emeği tahakkümü altına alması sürecinde içinde düştüğü krizleri, toplumsal bir karşıtlığa dönüştürecek POLİTİK MÜCADELEYE DAYANIR.

Bu dönemde Kautsky ve Şürekası, Devletin bir zor aygıtı bir sınıf egemenliği biçimi olması görevini göz ardı ederek, bunun yerine Sermaye ve bunun karşısındaki kesimler arasında bir hakem görevi olmayı üstlenmesini isterler.
Devleti Reformlarla demokratikleştireceklerini, bu Reform sürecinde de Emeğin  kurucu özne rolünü oynamasını savunurlar.

Devrimcilerle, Reformistler arasındaki en belirgin fark Emeğin Rolü üzerinedir!
Reformistler bu mücadelede Emeği kurucu özne olarak görür, onun bu mücadeledeki asıl olan  YIKICI rolünü görmezken, Devrimciler emeğin rolünü hem YIKICI,hemde KURUCU olarak nitelerler.

Kısaca Emek bu süreçte öncelikle eski düzeni yıkacak ve sonrasında eski düzen içerisinde ortaya çıkan yeni düzenin maddi öncüllerini özgürleştirerek, yeni düzeni kuracaktır.

Tabi ki yıkmak eylemi bir anı gösterse de, kurmak eylemi çok uzun bir tarihsel dönemi kapsar.
Yıkmak tek tek ülkelerde Proleter Devrimlerle gerçekleşse de, bir dünya sistemi haline gelen Kapitalizm tüm dünya üzerinde ideolojik, ekonomik ve siyasal olarak mülksüzleştirilmeden, yeni toplumsal düzen olan Komünist Toplumun kuruluşu tamamlanamaz.
veda
9
Uzun Metrajlı Siyasi Filmler / ÖZGÜRLÜK YAZARLARI - Freedom Writers
« Son İleti Gönderen: Ekim 26 Temmuz 2020, 22:20:55 »

https://unutulmazfilmler.pw/freedom-writers-ozgurluk-yazarlari.html?fbclid=IwAR0CxXWJKXMeht587_-p3iMwdpTAqabUrj5aQN6hOKF40WoeulezubOtj6w

Orijinal İsmi: Freedom WritersVizyon Tarihi: 9 Mart 2007Süre: 123dkTür: Biyografi , Dram , SuçYönetmen: Richard LaGraveneseSenarist: Richard LaGravenese
 

23 yaşındaki idealist genç öğretmen Erin Gruwell (Hilary Swank), ilk ders günü için Wilson Lisesi’nin kapısından adımını atarken içine girmekte olduğu yepyeni dünyayı kucaklamaya hazırdır. Sınıfında çok çeşitli ırk ve toplum katmanlarından gelen sorunlu öğrenciler- vardır. Hepsinin de günü yaşamaktan başka umudu, beklentisi kalmamış gibidir. Gençlerin durumuna yüzeysel bakınca, paylaştıkları tek şey birbirlerine karşı nefretleridir. Derslere aktif katılımı şiddetle reddettikleri gün gibi ortadadır. Buna rağmen Erin günlük bazda onların ilgisini çekebilmek için çeşitli yöntemler denemeye çalışır. Ancak filmin odak noktasına getto gerçeklerinin gelmesi uzun sürmez. Erin’in sınıfındaki bir Latin çete üyesinin yakından tanıklık ettiği ırkçı kökenli çeteler çatışmasının yankıları ve Erin’in ders sırasında yasakladığı ırkçı karikatür yüzünden sınıfta ateşli tartışmalar başlar. Öğrenciler, genç öğretmeni kendilerini dinlemeye zorlarlar. İdealist gözlüklerini çıkartmasını, gençlerin sokaklardaki ilan edilmemiş savaş ortamından hayatta kalış hikayelerini dikkate almasını isterler. Erin artık öğrencilerle iletişim kurmaya başlamıştır. Sınıfa öncelikle müziği ve bir başka tür gettonun edebiyatı kabul edilen “The Diary of Anne Frank”ı getirir. Bu basit araçlar sayesinde, hoşgörüsüz ortamın acısını çeken ve kendi topluluklarının dışındaki dünyayla sürekli mücadele halinde olan öğrencilerin gözlerini açmaya başlar.
10
Geçan yıl bugün SONSUZLUĞA uğurladığımız, forumumuz katılımcılarından değerli arkadaşımız Ahmet Doğançayır'ın sonsuzluğa uğurlanışının birinci yıl dönümünde saygıyla anıyoruz.
YILDIZLAR YOLDAŞI OLSUN DOSTUMUZUN.

Solplatform
Sayfa: [1] 2 3 ... 10