Gönderen Konu: Direniş Tarihi Karartılamaz/Örgütün tarihini örgüt yazar  (Okunma sayısı 1765 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Vurgun

  • İleti: 839
Örgütün tarihini örgüt yazar  - PDD Şubat 2012

 

Son dönemde “anı” adı altında örgüt tarihleri yazılıyor. Hem de örgütün-mücadelenin, çoktan dışına düşmüş kişiler tarafından…

Bu kişiler, sözkonusu örgütlerin belli bir döneminde yönetici bir kademede, hatta işin başında olmuş olabilirler. Ya da bu örgütlerin devamı olduklarını iddia edenlerin liderliğini hala üstlenmiş de olabilirler. Hangi durumda olursa olsun, bir örgütün-hareketin tarihini, kişiler yazamaz! Nasıl ki, o hareketin doğuşu ve gelişimi, tek tek kişilerden bağımsız olarak, kolektif bir şekilde yaratıldıysa ve sözkonusu olaylar kolektif bir şekilde yaşandıysa, yazımı da kolektifin eseri olmalıdır.

Kuşkusuz yazıya dökme işi, bir kişi ya da bir komite tarafından yapılacaktır. Ama birinci olarak, o kişi ya da komite, örgütün şu ya da bu düzeyde bir parçasıdır ve örgüt tarafından görevlendirilmiştir. İkinci olarak, her aşamada örgütün denetimine açık, onun iradesi altındadır. Üçüncü olarak, son hali örgütün onayından geçtikten sonra yayınlanabilecektir. Bu koşullar yerine getirilmeden, hiç kimse örgütün tarihini yazamaz, yazılan şey de örgütün tarihi olmaz, “kişisel tarih” olur.

Sözde bu “yazar”lar da örgütün tarihini değil, kendi “anı”larını yazdıklarını söylüyorlar.  Ama bu, gelecek tepkilerin önünü baştan kesmek için uydurulan bir kılıftan öte bir şey değildir. Sözkonusu kitapların (internet yazılarının) hemen her satırında örgütün tarihi vardır çünkü. Kuruluşundan itibaren en önemli toplantılar, alınan kararlar, örgütün yönetici ve kadroları tek tek sıralanmakta, çeşitli olay anlatımlarıyla kararlar yargılanmakta, kişiler suçlanmaktadır. Kendileri ve yakınları dışında herkesi ve her şeyi yakıp yıkma, eğip bükme özgürlüğü içinde, örgüte, şehitlere, yoldaşlara ve tabi kendi geçmişlerine de büyük bir öfkeyle saldırmaktadırlar. O yüzden yaptıklarına, “tarih çarpıtıcılığı” demek bile hafif kalır.

Yapılan; “kişisel hesaplaşmaların” kitaplar (yazılar) üzerinden görülmesidir. Bırakalım bir bütün olarak örgütün tarihini, sadece bir kesiti bile, “kişisel hesapların” görülmesi için yapılıyorsa, ne ahlaki, ne edebi olarak hiçbir değeri olmaz! Bu tarz kitapların böylesine düşkün olmasında, bunun da rolü vardır.

 

Burjuva özgürlük anlayışının uzantısı:

“Anı yazma özgürlüğü”!

 

Bir de bunlar, “anı yazma özgürlüğü” şeklinde sunuluyor, “herkes anılarını yazmakta özgürdür” deniliyor. Tıpkı yüzyıl önce “eleştiri özgürlüğü” adı altında marksizme küfredilmesi gibi…

“Özgürlük, yüce bir sözcüktür” diyor Lenin. “Fakat sanayi özgürlüğü bayrağı altında en haydutça savaşlar yürütülmüş, çalışma özgürlüğü bayrağı altında, emekçiler iliğine kadar soyulmuştur. ‘Eleştiri özgürlüğü’ sözcüğünün bugünkü kullanımı da aynı içsel yalancılığı barındırmaktadır.” (Ne Yapmalı, İnter Yayınları, sf. 14)

 “Anı yazma özgürlüğü” örgütün tarihine saldırma özgürlüğü değildir! Örgütün kararlarını yargılama, tarihe mal olmuş eylemlerini karalama özgürlüğü değildir! Tek tek şehitlere ve yoldaşlara hakaret etme ve suçlama özgürlüğü değildir! Böyle bir özgürlük anlayışımız yoktur! Lenin’in söylediği gibi, bu tür “özgürlük” söylemleri ile burjuvazi, en büyük sömürü ve talanı gerçekleştirmiştir. Yine Lenin’in bu tarz “özgürlük”çü lafazanlara verdiği yanıttaki gibi, biz de “sadece bataklığa karşı değil, bataklığa yönelenlere (ve herkesi oraya çağıranlara-bn) karşı mücadele etmekte özgürüz!” (age)

 İşin ilginci, örgüte karşı bu “özgürlüğü” kendilerinde bulanlar, devlet karşısında son derece dikkatli ve hesaplıdırlar. Yazdıklarından dolayı bir dava açılmaması için kılı kırk yarmakta, avukatlara danışılmaktadır. Örgüte ve şehitlere salvo atışı serbest iken, devleti suçlayacak kelimelere dikkat edilmekte, özenle kaçınılmaktadır. Aynı şekilde birçok kişinin ismini, çeşitli eylemlerde rahatça geçirirken, kendilerini devletle karşı karşıya getirecek hiçbir eylemde yokturlar! Hatta öyle ki, bu sözde anı kitaplarını yazmak için, devletin 30 yıllık “zaman aşımı”nı beklemişlerdir! Yani her adımları, burjuva yasalarına uygundur!

Devletin yasaları karşısında hazırola geçenler, devrimin ve örgütün yasaları karşısında “özgürlükçü” kesilirler. Devrimin gerileme dönemlerini fırsat bilip saldırıya geçerler. Oysa onlar da çok iyi bilir ki, bu dönem sürgit devam etmez, bu devran hep böyle dönmez!

 

“Yeni kuşak”lar için ibretlik örnekler

 

Bu kitapları ve yazıları yazanlar, aynı zamanda son derece pişkindirler. Sanki onları, kendilerini allayıp-pullamak, geçmişte ne büyük devrimciler olduklarını ispatlamak için değil de, “yeni kuşaklara karşı görevlerini yerine getirmek” için yazmışlar! Hepsinin “önsöz”ü veya girizgahları, “alacakaranlık kuşağı” olarak adlandırdıkları “yeni kuşağı” aydınlatma görevine ayrılmış! Sanki onlar yazmazsa, “yeni kuşaklar” 12 Eylül’den, 12 Eylül’de direnen devrimcilerden habersiz kalacaklar! O dönemki tartışmaları, kimin ne söylediğini ve yaptığını bilemeyecekler! Böylesine “ulvi” bir görevi yerine getiriyorlar! Bir zamanlar Demirel’in dediği gibi, “kendileri için bir şey istiyorlarsa namertler!” Ne yapıyorlarsa “yeni kuşaklar” için yapıyorlar!

Onların devrim ve sosyalizm adına “yeni kuşaklara” sunabileceği bir şey var mıdır? En fazla ibret alınacak kötü bir örnek olmaktan başka!.. Dönekliğin, ihanetin, bireyciliğin, kendine sevdalanmanın, bir insanı getirdiği noktayı, görmelerine yarayabilirler.

12 Eylül’ün “yeraltındaki beş yıl”ında, en fazla etkilendiği şeyin, bir köpeğin ölümü olduğunu söyleyen, o sokak köpeğinin ölümüne, yoldaşlarının ölümünden daha fazla üzülen bir kişiden; bırakalım devrimciliği, insanlık adına ne öğrenilebilir? O yıllar boyunca ne yoldaşlarına bağlılık ve sevgi, ne sarsılmaz bir mücadele inancı ve coşku hisseden, sadece yakalanma korkusu ve yeraltı bıkkınlığı-yorgunluğu yaşayan ve yazdıklarının her satırına bunları sindiren bir kişinin, yeni kuşaklara vereceği ne olabilir? Keza kendileri özel yaşamlarında zaaflıyken, başkalarına bu konuda ders vermeye kalkan; kendi yaptığı her şeyi, “en doğrusu”ymuş gibi sunan; şehit yoldaşların, kendileri hakkında övgülerini yazıp da, yergilerine-yaptırımlarına hiç değinmeyen kişilerden, “yeni kuşaklar”ın alabileceği ne olabilir? Riyakarlık, yalancılık, ahlaksızlık, düşkünlük, kısacası düzene ait şeyler dışında…

Tarihte hiçbir zaman mücadeleyi bırakanlar, örgütü bölüp parçalayanlar, tasfiyeciler ve mülteciler, “yeni kuşak” tarafından benimsenmemiştir. Çünkü onlar “yeni”yi değil, “eski”yi temsil ederler. Gelişeni değil, çürüyeni simgelerler. Gelecekleri yoktur onların. Sadece “geçmiş”leri vardır. Hem de dışladıkları ve dışlandıkları geçmişleri…

Ozanın dediği gibi “bugünden geriye / bir yarına gidenler kalır / bir de yarınlar adına direnenler…” Devrimin “yeni kuşağı” da bunları yüceltir, bunların izinden gider. Kimse dönüp döküntülere, döneklere, çürümüşlere bakmaz! Onlar, olsa olsa nefretle ya da acınılarak anılırlar. Nasıl ki bir dönem Marks ve Engels’ten sonra en fazla itibar gören ve uluslararası komünist harekete önderlik eden Kautsky, tarihe “dönek Kaustky” olarak geçtiyse, onlara da en fazla bu düşer. Ama Kautsky kadar büyük olmadıkları için (hem olumlu, hem olumsuz yönleriyle) unutulup gitmeye mahkumdurlar.

 

Tarihimize dil uzatanlar, iflah olmazlar

 

12 Eylül zindanlarında, devrimci tutsakları teslim almak için, faşizm her yolu kullanmıştı. Bunların başında tutsakların kendilerine olan saygılarını yitirmeleri, devrimci kimliklerinden soyunmaları geliyordu. Bunun için sözde bilim adamlarını devreye soktular. Ayhan Songar, Turan İlter gibi kafatasçı bilim adamları, Nazi döneminin Mengele’leri gibi tutsakları bir kobay olarak kullanıyor, onlar üzerinde psikolojik tahliller yapıyorlardı. Buna bir de itirafçıların itiraflarını ekleyerek, devrimciler hakkında kara propagandaya giriştiler. Bu propagandaya göre, devrimciler, ailesi ve çevresinde sevilmeyen, dışlanan, hatta şiddet gören mutsuz bir çocukluk geçirmişlerdi. Derslerinde başarısız, psikolojik sorunları olan, kendilerini dışarıya farklı göstermeye çalışan kişilerden oluşmuştu…

Faşizmin en azgın baskı ve şiddet döneminde bile, ailelerin devrimci çocuklarını sahiplenmesinden, destek vermesinden çılgına dönen; devrimci tutsakların kültürleri ve bilgileri karşısında ezilen; dirençleri ve yaratıcılıkları karşısında nutku tutulan ve daha da hırçınlaşan faşist devletin, kirli bir karşı saldırısıydı bu. Gerçekleri böylesine alt-üst ederek, hem kitlelerin devrimcilere bakışını değiştirmeye, hem de devrimci tutsakların özgüvenlerini sarsıp boyun eğdirmeye çalışıyorlardı.

Şimdi bu kitaplar ve benzer içerikte yazılar da aynı amaca hizmet ediyor. 12 Eylül’deki Ayhan Songar’ların rolünü oynuyorlar. Onların cephaneliğindeki argümalar, bunların dilinden “anı”ya dönüşüyor. Ne kadar mutsuz bir çocukluk geçirdiklerini, gençliğinde aşık olduğu dinci-gerici bir kıza olan ilgisini yıllarca (hatta hapiste bile) içten içe sürdürdüklerini, devrimciyken anne-babalarına değer vermediklerini, bunun için sonrasında büyük bir pişmanlık duyduklarını, gözüpek yiğit devrimcilerin harcandığını vb anlatıp duruyorlar... Gerçekte insani-devrimci değerlerden ne kadar yoksun olduklarını, bu değerleri içselleştiremediklerini ele veriyorlar sadece. Dahası, Ayhan Songarların borazanlığını yaptıkları argümanları bir kez daha pazara sürmüş oluyorlar. Hem de bu kez bir kurt gibi içten kemirerek, çok daha etkili olacağını umdukları bir biçimde… Üstüne üstük 12 Eylül döneminin en direnişçi örgütüne, en militan devrimcilerine karşı, bu uğursuz role soyunuyorlar.

Ama yine başaramıyorlar, başaramayacaklar!

Bu öylesine görkemli bir tarihtir ki, onu küçültmeye kalkanlar, onun büyüklüğü altında ezilmekten kurtulamazlar! Şehitlerimiz öylesine vakur, öylesine onurludur ki, onlara dil uzatmaya kalkanlar, bu duruş karşısında unufak olmaya, silinip gitmeye mahkumdurlar.

Bu ne bir temenni, ne de bir öngörüdür… Somut bir gerçek olarak karşımızdadır. Tarihimiz ve şehitlerimiz, kendilerini onların üstünde görerek şişinenleri, “karşı dağları ben yarattım” diyerek gezinenleri, bir kenara fırlatıp attı. Aslında ne kadar küçük ve acınası olduklarını gösterdi. Hepsinin geldikleri nokta, hiçbir söze gerek bırakmayacak şekilde gözler önündedir artık…

 

Tarihimiz bizimle yaşıyor

 

Biz tarihimizle gurur duyan bir örgütüz. Her zaman “tarihimiz güç ve onur kaynağımızdır” dedik ve o kaynaktan beslenerek yürüdük. Çünkü bu tarih, en zorlu dönemlerde, en çetin sınavları vererek yaratıldı. 12 Eylül karanlığında devrimin yüz akı oldu. Tasfiyeciliğe ve mülteciliğe karşı, örgütlü mücadelenin ve direnişin bayrağını dalgalandırdı.

12 Eylül’den sonraki ikinci tasfiyeci dalgaya karşı da, devrimci duruşunu ortaya koydu. ‘90’ların ikinci yarısında, örgütün rotasını sağa kırarak yasalcılığa evrilten tasfiyeci önderliğe karşı, iç mücadeleyi başlatarak devrimci bir kopuşu sağladı. Legalizmin ve teslimiyetin hakim olduğu yıllarda, yeraltı örgütünü ve mücadelesini savundu ve yaşama geçirdi. Her tür tehdit ve tecride aldırmadan doğru bildiği yolda yürüdü.

“Tasfiyecilik yenilgiye, Bolşevizm zafere götürür” şiarını rehber edindik. Gerçekten de tasfiyeciler, kapağı yurtdışına atarak tam bir mülteci hayatı yaşarken, İhtilalci Bolşevikler, yine ülke topraklarında ve yine mücadele içinde kongrelerini yapıyor, örgütlü bir güç olarak kendilerini ortaya koyuyordu. Tasfiyeciler, atomlarına kadar parçalanıp tüm barutlarını tüketirken, TİKB(B) mücadelenin her cephesinde Bolşevik bir müfreze olarak yerini alıyor, kavganın ortasına dalıyordu.

30 yılı aşan bu tarih, içinde kimi kırılmalar, kayışlar olsa da, hep direnişle geçen, ML hattını koruyan, militan bir mücadele çizgisine sahip bir tarihtir. Örgütümüz, zor dönemlerin örgütü olmuş, en karanlık anları, yine kendi dinamikleri ile yarmasını bilmiş, küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. O yüzden tarihimizle övünç duyuyor, oradan güç almaya devam ediyoruz. Tarihimize titizlikle sahip çıkıyor, ona en küçük bir leke düşürülmesine izin vermiyoruz.

Tasfiyeciliğe karşı mücadelemiz, aynı zamanda tarihimizin yok sayılmasına, küçültülüp bir kenara atılmasına karşı mücadeleydi. Tasfiyeciler, girdikleri yolda ilerleyebilmek için, bu görkemli tarihi gözden düşürmek ve unutturmak zorundaydılar. Tarihimizi küllemek, hatta karalamak ile, örgütümüzü ML hattan uzaklaştırıp legalist-tasfiyeci bir çevreye dönüştürmek at başı gidiyordu. İlkini başarmadan, ikincisini başarmaları mümkün değildi çünkü. Fakat karşılarında Bolşevik kadroları buldular. Öyle dolu-dizgin, engelsiz bir şekilde örgütü istedikleri rotaya sokamayacaklardı. Hemen hiçbir örgütte rastlanmayan bir şekilde, tasfiyeciliğe karşı iç mücadele, büyük bir dirençle yürütüldü ve yenilen gerçekte onlar oldu.

Bu iç mücadelede de, tarihimiz, sırtımızı yasladığımız en önemli dayanağımızdı, aynı zamanda ayrışmanın temel konusu… Başından beri şunun bilinci ile hareket ettik: Tarihimize, şehitlerimize sahip çıkmak, örgütümüzün ML çizgisine sahip çıkmak, o rotada yürümekte ısrar etmekti. Tersten ona sırt çevirmek ise, örgüte, onun ilke ve normlarına sırt çevirmekti. Devrimci kopuşumuzdan sonra geride kalanlar, gerçekten öyle bir savruldular ki, grup-çevre yapısını bile koruyamadılar, tek tek bireyler haline geldiler. Tasfiyeciler, bizim yarattığımız devrimci basınçla, bir süre daha -en azından göstermelik bir şekilde- tarihe sahip çıkar göründüler, fakat aradan geçen zaman içinde o görüntü bile, bir yük halini aldı. “Mış gibi” davranmaktan vazgeçip TİKB tarihini açıktan reddettiler. Yıllar önce yapmayı planlayıp da bizlerin varlığı ve tabanın basıncıyla bir türlü gerçekleştiremediklerini, gecikmeli bir şekilde hayata geçirdiler. Şimdi kimi troçkist, kimi liberal-reformist eğilimler içinde, ama hepsi tasfiyeci ve mülteci olarak, düştükleri girdabın içinde çırpınıp duruyorlar.

 

Dökülenler ve mülteciler,

tarihimizden uzak durun!

 

Bir yanda dökülenler, düzene karışıp iyice bireyselleşenler; diğer yanda kapağı yurtdışına atıp mülteciliği mesken edinenler… Şimdi “tencere dibin kara, seninki benden kara” misali birbirlerine verip veriştiriyorlar. Sonuçta her iki kesim de tarihimiz ve şehitlerimiz üzerinden prim yapmaya çalışıyor. Kendilerini aklamak ve övmek için, tarihimizle ve şehitlerimizle istedikleri gibi oynamaya kalkıyorlar. Bunu yaparken, örgütün içindeyken bile ne kadar örgüt-dışı hareket ettiklerini de ortaya seriyorlar. Esasında bugün geldikleri noktaya, nasıl ulaştıklarını da anlatmış oluyorlar. Tam da örgüt-dışı davrandıklarından, örgütten sakladıkları “sır”lardan, işledikleri tüzüksel suçlardan dolayı, örgütü atomlarına kadar parçalayıp tasfiyeciliğin ve mülteciliğin sembolü oldular, ya da her şeyden elini-eteğini çekip tam bir inkarcılık içine sürüklendiler.

Her biri şimdi bireysel resmi tarihlerini yazıyor. Kendilerini her şeyin ve herkesin üzerine koyuyorlar. Örgüt yanlış yapıyor, ama onlar, her aşamada en doğruyu savunuyor! En büyük savaşçılar, en iyi direnişçiler, en yaman örgütçüler, en ileri teorisyenler onlar! Sanırsınız ki, örgütü tek başlarına sırtlamış götürmüşler! Her başarılı işin altında onların imzaları var! Her yanlışın, eksiğin müsebbibi ise, başka yoldaşlar ve bir bütün olarak örgüt! Bir yandan örgütün tarihine, geleneklerine, şehitlerine, çizgisine saldırıyorlar; bir yandan da o tarihi tek başlarına kendileri yaratmış gibi şişiniyorlar.

Bir kez daha yineliyoruz: Dökülenler ve mülteciler, tarihimizden uzak durun! Siz o tarihten kopalı yıllar oldu. O tarih, artık sizin tarihiniz olmaktan çoktan çıktı! Kendinizi var etmek için başka yollar bulun! Tarihimize, değerlerimize, şehitlerimize bulaşmayın!

Bu tarih ve şehitler, sadece TİKB’nin, küçük bir komünist örgütün tarihi ve şehitleri olmaktan çıkmıştır. Onlar, devrimimizin hazinesinde, halkımızın yüreğinde yerlerini aldılar. 12 Eylül’de direnen ve şehit düşen tüm devrimcilerin tarihi oldular. Yüreği emekten, devrimden yana atan herkesin, arkasına baktığında, gururla andığı, hakkını teslim ettiği bir kesiti yarattılar. Eski-yeni tüm devrimci kuşaklara güç ve moral aşılayan, yol gösteren bir miras bıraktılar. Düşmanın bile saygısını kazanan, o büyük direniş karşısında yenilgiyi kabul etmek zorunda bırakan, bir gelenek oluşturdular.

Onun içindir ki, bu gelenek, ona katkı sunan tek tek bireyleri aşmış durumdadır. Hatta onu yaratan kolektifin bile üzerine çıkarak devrime mal olmuştur. Böyle bir tarihi, birkaç kalem darbesiyle yıkmak mümkün değildir. İşkencehanelere, zindanlara, sokaklara kanla yazılmış bir tarihi, silebilecek bir silgi icat edilmemiştir çünkü. Onun içindir ki, buna yeltenenler, beyhude bir çabanın içindedir.    

Hep söyledik; bizim sorunumuz kişilerle değil, anlayışlarla… Kişisel öfke ve kinle hareket edenler, bunu anlamadılar, anlayamazlar. Çünkü onlar, düzene karışmış herkes gibi, birey olarak düşünür, her şeyi kişiselleştirirler. Biz ise, kolektif düşünür, kolektif yazar, kolektif hareket ederiz. Çünkü biz örgütüz! Tıpkı Lenin’in söylediği gibi…

“Bir avuç insan, birbirimizin elini sımsıkı tutmuş halde, sarp bir yolda, uçurumun kenarında yürüyoruz. Her taraftan düşmanlarca sarılmışız ve yolumuza neredeyse devamlı düşman ateşi altında devam etmek zorundayız. Özgürce aldığımız kararla, tam da düşmanlara karşı savaşmak için birleştik. Ayrı bir grup olarak birleştiğimizden, uzlaşma yerine savaşmayı seçtiğimizden ötürü, baştan beri bize öfkelenenler, bağırmaya başlıyor: Gelin bataklığa gidelim! Kendilerini utandırdığımızda ise şöyle yanıt veriyorlar: Ne geri insanlarsınız! Sizi daha iyi bir yola çağırma hakkımızı reddetmekten utanmıyor musunuz?  Evet baylar! Sadece çağırmakta değil, istediğiniz yere, bataklığa bile gitmekte özgürsünüz! Hatta biz sizin gerçek yerinizin tam da bataklık olduğunu düşünüyoruz… Yeter ki elimizi (tarihimizi, şehitlerimizi -bn) bırakın ve yüce özgürlük sözcüğünü kirletmeyin!” (age sf: 15)

Gerçekte şu an bulundukları yer, tam da bataklıktır. Ve oradan, değerlerimize, tarihimize, şehitlerimize, yoldaşlarımıza çamur atmaktadırlar. Fakat buna hiçbir zaman izin vermedik, bundan sonra da vermeyeceğiz!

 

Örgütün tarihini örgüt yazar

 

TİKB(B), TİKB’nin bugünüdür. TİKB’nin tarihine leke sürülmesine, ML çizgiden saptırılmasına izin vermemenin adıdır. Bu tarihi can ve kan bedeli koruyanlar, ona kanını-terini akıtarak hayat verenler, bu tarihin gerçek sahipleri olarak, onunla ilgili her gelişmeye müdahil olurlar, olacaklardır. Bundan daha doğal bir şey düşünülemez.

Örgütümüze, tarihimize, şehitlerimize dair yazılan, söylenen her şey bizi ilgilendirir. Ve kendimizde müdahale etme hakkını buluruz. Çünkü bu tarih ve şehitlerimiz, bizlerle yaşıyor. Onların ideallerini yaşatıyor, kavgalarını sürdürüyoruz. Örgütümüzün ve şehitlerimizin adını duvarlara nakşediyor, meydanlarda haykırıyoruz. Bu geleneğe mal olmuş tüm değerleri savunuyor ve geliştiriyoruz.

Bunun verdiği güven ve inançla diyoruz ki; örgütümüz ve şehitlerimiz aleyhinde konuşan-yazan herkes, karşılarında bizi bulacaktır! Tarihimize ve şehitlerimize dönük saldırılara izin vermedik, vermeyeceğiz!

Tarihi yapanlar, tarihi yazmasını da bilir. Ve bu görev, onların sorumluluğundadır. Ne örgütü lime lime edip, mülteciler çevresine dönüştürenlerin, ne de mücadelenin dışına kaçmış, devrim inancını yitirmiş, değer erozyonu yaşamış, hiçleşmiş kişilerin…

Örgütün tarihini örgüt yazar! Kuruluş yıldönümlerinde, kimi zaman bir makale, kimi zaman bir bildiri, bir broşür olarak hep yazdık da. Bunun bir kitap haline getirilmesi de yine örgütün kararıyla, örgüt tarafından yapılacaktır. Kişisel tarih değil, örgütün tarihi yazılacaktır.

 

 

 

DEVRİMCİ DEĞERLERE SALDIRILARA

TAVIR SORUNU

 

Devrimci değerlere, geleneklere, şehitlere saldırı yeni değildir. 12 Mart ve 12 Eylül gibi dönemlerin ardından daha yoğun bir şekilde görülmüştür. Fakat bunlar, bugüne dek daha çok, devrimci-demokrat görünen burjuva aydınlar tarafından yapılmıştı. Son yıllarda ise, geçmişte veya halen komünist ve devrimci örgütlerin içinde yeralan, hatta yönetici kademelerde bulunmuş kişiler, bu role soyunmuş durumdalar. Hem de çok daha pervasızca…

Buna eklenen son halka, geçmişte ihtilalci komünist örgütün içinde yeralmış, merkezi düzeyde sorumluluk üstlenmiş kişiler oldu. Arka arkaya çıkan kitaplar ve internet yazıları, sadece bu geleneğin devamcıları olan bizleri değil, bu harekete her zaman ayrı bir değer biçmiş ve gönülden desteklemiş tüm devrimcileri rahatsız etti, tepki topladı. “Bütün renkler hızla kirleniyordu / birinciliği beyaza verdiler” dizelerinde olduğu gibi, bunlar da “eylül edebiyatı”nda “birinciliği” hak ettiler. Çünkü 12 Eylül döneminde devrimin yüz akı olan ihtilalci komünistlere yönelik saldırıydı sözkonusu olan. Biz bunları, “Eylül edebiyatı”nın yeni ve daha tehlikeli bir versiyonu olarak nitelendirdik ve bu “kusmuk edebiyatı”na karşı net bir tutum ortaya koyduk.

Devrimci örgütlerin içinde şu ya da bu kesitte yer almış birçok kişi, o dönemleri roman, şiir, öykü vb. şekillerde ele alabiliyor. Hatta herhangi bir     örgütün içinde yer almadığı halde, o döneme tanıklık eden veya dinleyen bazı kişiler de, bunları sanatın değişik biçimleriyle ifade edebiliyorlar. Aralarında sınırlı da olsa gerçeklere bağlı, olumlu örnekler de çıkıyor. Fakat baskın olan, burjuva ideolojik saldırıların etkisi altında, hatalı ve yanlış tutumları meşrulaştıran, devrimci kararları -hatta bir bütün olarak örgütlü devrimciliği- sorgulayan, kişisel olarak da kendilerini aklamaya dönük eserlerdir. Kuşkusuz bunun yenilgi dönemiyle doğrudan ilgisi vardır. Böyle dönemlerde, hem burjuva ideolojisi, tüm toplumun üzerinde daha hakim bir hal alır, hem de bu ideolojik bombardımana kendilerini kaptıranlar, devrimci hareketin dönemsel güçsüzlüğünden de yararlanarak, daha rahat saldırıya geçme cesaretini kendilerinde bulurlar. Bu sadece bizde değil, tüm dünyada böyle olmuştur.

Son on yıl içinde Türkiye’de de böyle bir furyanın esmesinin nesnel zemini budur. Fakat bu nesnelliği bilmek, onu meşrulaştırmayı, boyun eğmeyi getirmez; aksine ona karşı mücadeleyi gerektirir. Devrimci olan ve devrimci kalan herkes, devrime ve genel olarak devrimci örgütlere, örgütlü mücadeleye saldıran bu tür yayınlara karşı, net ve kararlı bir tutum almak zorundadır. Aksi halde ne bu sıfatı taşıyabilirler, ne de bu davayı sürdürebilirler.

Oysa yaşanan; mücadeleden elini-eteğini çekmiş kişilerin yazılı-sözlü saldırıları karşısında, kimi zaman açıktan, kimi zaman sessiz kalarak onaylama; ya da en ilerisi savunma pozisyonudur. Devrimciler artık bu haleti ruhiyeden sıyrılmalı, bu kişileri konuşamaz hale getirmeli, teşhir ve tecrit etmelidir. Şu ya da bu kesit içinde devrimci örgütlerin içinde yer alıp da şimdi dışına düşmüş veya hala içinde görünüp de gerçekte kafaca iddiasını yitirmiş kişilerden olsun, devrimci hareketin dışından olsun, her kim, şehitlere, yaratılan değerlere saldırıyorsa, karşısında bir bütün olarak devrim cephesini bulmalıdır. Bu konuda da birleşik ve güçlü bir tavır geliştirilmelidir.

Biz yasakçı değiliz! Devrimin yarattığı tüm gelişmelerin olumlu ve olumsuz yönleriyle işlenmesinden, bunların sanatsal biçimlerle ifade edilmesinden hiçbir rahatsızlık duymayız. Mesele, bütün bunların hangi amaçlarla yapıldığıdır. Devrimi ve devrimci hareketi geliştirmek mi, yoksa burjuva cephanelikten alınan silahlarla saldırıya geçmek, daha ölümcül yaralar açmak mı? Son dönemde ağırlıklı olarak yapılan, ikincisidir ve buna karşı durmak, kendine devrimciyim diyen herkesin görevidir.

Son yılların bir modası da, “çiçek-böcek edebiyatı” olarak da adlandırılan, suya sabuna dokunmayan, sözde insani duyguları öne çıkartan edebiyat türüdür ki, bu, devrimci saflarda hızla yer bulmuştur. “Devrimciler asık suratlı değildir”i gösterme adına, değerlerle dalga geçen, her şeyi sulandıran bir tarz tutturulmuştur. “Devrimcilerin asık suratlı olduğu” savı, burjuva ideologlara aittir. Bunun aksini kanıtlamak için de böyle yanlış çabalara girmenin gereği yoktur. Bizim mizah anlayışımız da, insani duygularımız da, her zaman sahte burjuva humanizminin ve cıvık mizah anlayışının üzerinde olmuştur. Kendimizi bu yönlerden kanıtlamak gibi bir sorunumuz yoktur, olmamalıdır. Devrimci yönü güçlü sanat eserleri, insani duygular yönüyle de en zengin eserlerdir ve bunlar, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen, halen değerinden bir şey kaybetmiş değildir.      

Komünistler, devrimciler, devrimci-demokrat aydınlar, devrim şehitlerini, mücadelenin yarattığı değerleri, kahramanlıkları, daha fazla yazmalıdır. Devrimci sanatı daha etkin kullanmalıdır. Buradaki temel kıstasımız; mücadelenin, dönemin ihtiyaçlarıdır. Sanat olsun diye, ya da “anı” yazmak için, yazılmaz. Hangi dönemde, neyi-niçin yaptığımızın bilinciyle hareket edilmeli ve mesajlarımız çok net olmalıdır. Tıpkı 19 Aralık hücre saldırısının gündemde olduğu bir dönemde “Hücreler” kitabının çıkması gibi. Ya da şehitlerimize saldırıların olduğu ve onların unutturulmaya çalışıldığı bir dönemde “Şehitler Albümü”nün hazırlanması, şehit yoldaşların yaşamlarını anlatan kitapların çıkartılması gibi…

Devrimci bir yayın politikası, dönemin ihtiyaçlarını göz önüne alan, sınıf mücadelesini, devrim ve sosyalizm davasını geliştiren bir yayın politikasıdır. Bunun dışında salt “hoşluk olsun” diye veya içimizden biri kaleme aldığı için, o yazılar yayınlanmaz, yayınlanmamalıdır.

 

TİKB(B) Merkezi Yayın Organı “İhtilalci Komünist”in Kasım-Aralık 2011 tarihli sayısından alınmıştır.
Serhildan jiyane
HER YER TAKSIM HER YER DIRENIS