Gönderen Konu: Proletaryanın Kurtuluşu’ndan Komünistlerin Birliği’ne: TARİHÇEMİZ  (Okunma sayısı 2966 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Komünist

  • İleti: 5
Proletaryanın Kurtuluşu’ndan Komünistlerin Birliği’ne: TARİHÇEMİZ

 

(9.3.2010 - Birlik)

Birlik gazetesinin elinizdeki sayısı gazetemizin son sayısı. Birlik bundan böyle çıkmayacak. Bu son sayıda Proletaryanın Kurtuluşu olarak bilinen akımın tarihçesini anlatmak istiyoruz. Nereden nereye, nasıl geldiğimizin tüm devrimci güçler tarafından bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Peki ama neden? Madem Birlik Gazetesi bir daha çıkmayacak, madem bu sayıda okuduğunuz bildirgeyle birlikte Proletaryanın Kurtuluşu kimliğinin bir daha kullanmayacağı bildiriliyor o halde öykümüzü neden anlatmak istiyoruz? Bir kimliğin öyküsünü anlatmanın faydası nedir? Sol tarihçelere alışık olanlar için yaptığımız işin yadırgatıcı olduğunu biliyoruz. Zira genelde bu tür tarihçeler bir gelenek yaratma, daha doğrusu bir gelenek için başlangıç noktası oluşturma arayışının ürünüdür. Solun, devrimci mücadelenin tarihini kendilerinden yahut öncelleri olan örgütlerden başlatma arayışı içerisinde bulunan örgütler kendi tarihlerini yazmaya koyulurlar. Bu tarihçe de bir kez yazıldı mı kuşaktan kuşağa, koşullara uygun kimi gözden geçirmelerle birlikte, aktarılır. Böylelikle her yeni tarihçeyle birlikte yaşadığımız topraklardaki devrim mücadelesini kendisinden başlatacak denli dar görüşlü ve grupçu bir mezhep daha oluşmuş olur.

Bu tür “resmi tarih” yazımlarının bir de alternatifi vardır elbette ve ne yazık ki bunların sayısı da bir önceki tarzı benimseyenler kadar çoktur. Bu alternatif tarih yazımı, bugünlerdeki moda deyimi ile “gayrı resmi tarihçe” ise pişmanlar tarafından yazılır ve asıl amacı tarihi aktarılan örgütün varlığının ne büyük hata olduğunu göstermektir. Sekter örgütler kendi örgütlerinin tarihçelerini efsanelerle bezerken bunlar da tersinden her türden efsaneyi bozmak için tüm devrimci değerleri açık dedikodu yahut imalarla karalarlar.

Bizimse böyle kaygılarımız yok. Yaşadığımız topraklarda devrimci komünist mücadelenin tarihini ne kendimizle ne de öncesinde yer aldığımız örgütlerle başlatıyoruz. Sıfırdan bir gelenek yaratmak, beyaz bir sayfa açmak gibi heveslerimiz de yok. Komünist Enternasyonal’in ve bu enternasyonalin bir parçası olan Mustafa Suphi TKP’sini geleneğimiz olarak görüyoruz. Bu geleneği bugüne taşımayı görev biliyoruz.

Biz devrimci parti yaratma mücadelesinde havlu atmak şöyle dursun, bu mücadeleyi daha güçlü bir şekilde yürütmek için KöZ politik kimliğini ortak politik kimliğimiz olarak benimseyen diğer öznelerle, merkeziyetçi iç işleyişimizi ve hukukumuzu tasfiye etmeden aynı platform zemininde buluştuk.
Bizler kendi tarihimizi bambaşka bir kaygıyla kaleme aldık. Bizim tarihçemiz devrimci bir ayrışmanın, toparlanmanın ve öne çıkmanın öyküsüdür. Tasfiyeci dönem bütün karanlığıyla sürerken devrimcilikte ısrar eden tüm güçlerse şu ya da bu şekilde bizim yaşadıklarımızı yaşayacaklardır. O halde anlatılan yalnız bizim hikâyemiz değildir. Marx’ın bu saptaması genelde tasfiyeciliğe karşı çaresiz kalmış kesimler tarafından kullanılsa da bereket bizim hikâyemiz bir yenilginin öyküsü değil. Bilakis tasfiyeci eğilimleri alt etmenin kıvancıyla yazıyoruz öykümüzü. Birlik’in bundan böyle çıkmayacak olması da, ilk bakışta bir paradoks olarak görülse de, aslına bakılırsa bizim parti mücadelesini daha güçlü bir şekilde verecek olmamıza işaret ediyor. Devrimci bir partinin arayışı içerisinde olan tüm güçler bu nedenle bizim öykümüzü dikkatle okumalı, oportünizme karşı mücadelede bizim tuttuğumuz halkayı kavramalıdır. Bu yolda yürürken hatalarımız, eksikliklerimiz elbette oldu. Kimi tutumlarımız nedeniyle kendimize ayakbağları yarattık, zaman kaybettik. Öykümüzde bunları da aktarıyoruz ki, okuyan güçler devrimci parti mücadelesinde bizden hızlı ilerlesinler.

Can Alıcı Soru: Kimler Parti Üyesidir?

Proletaryanın Kurtuluşu’nun öyküsü Türkiye Devrimci Komünist Partisi’ni bir kongre toplayarak yeniden diriltmek çağrısında bulunanların içinde yaşanan bir tartışmayla ve bu tartışma sonucunda yaşanan ayrışmayla başlar.
Tartışılan konu şu idi: TDKP’nin ikinci kongresini toplamak mümkün ve doğru mudur, değil midir? Bu soruya olumlu yanıt verenler TDKP’nin bir anka kuşu misali küllerinden yeniden doğabileceğini savunuyorlardı. Yapılması gereken tek şey kongre çağrısını TDKP mücadelesine omuz vermiş tüm militanlara ulaştırmaktı. Söz konusu militanlardan içinde devrim ateşini koruyanlar bu kongreye katılmalı ve bu kongre sonunda yeni bir merkez komitesi seçilmeliydi.
Bizlerse tam tersi bir pozisyonu savunduk. Eğer kast edilen leninist temellerde işleyen demokratik merkeziyetçi bir partinin kongresi ise böyle bir kongreyi toplamanın mümkün olmadığını ifade ettik. Zira leninist bir partinin kongresine katılacak delegeler, hücreler ve komiteler tarafından seçilirdi. TDKP’nin sözü edilen örgütlerinin yerinde ise yeller esiyordu. Bugün bir TDKP kongresi toplamak, ancak “TDKP’liliği” parti üyeliğine bağlı olarak değil de bir “ruh hali” olarak tanımlamakla mümkün olurdu. Böyle bir ruh hali üzerinden yükselen bir kongrenin sonucunda ise ortaya en iyi ihtimalle gevşek mızmız bir nostalji kulübü ortaya çıkardı. EMEP karşıtılığından rant sağlamak isteyenler de bu kulübün başına geçerdi. Bizimse EMEP’e yönelik özel bir alerjimiz yoktu. EMEP’i Türkiye solundaki diğer akımlardan biri olarak görüyorduk.

Bizim ihtiyacımız olan EMEP karşıtlığı değil devrimci bir parti idi. O yüzden de artık TDKP nostaljisi yapmayı bırakmanın, yeni bir partiyi kurmak için kolları sıvamanın gerektiğini savunduk. Böyle bir partiyi yaratmak içinse tüm devrimci güçlere ulaşmak gerekliydi. Devrimci olmanın kriterini ise bir zamanlar THKO, TDKP yahut EMEP içinde yer almış olmakla sınırlamak doğru değildi. Devrimci olmanın kıstası başka olmalıydı: Devrimci bir partiyi yaratmak için sınıf mücadelesi içinde aktif ve örgütlü bir biçimde yer almak. Devrimci parti ancak tüm bu güçlerin dahil olduğu bir süreçten çıkabilirdi.

Aslına bakılırsa bizim tartışmamız Bolşevizm ve Menşevizm arasında bir tartışma idi. RSDİP’in 1903 kongresinde bölünmeyle sonuçlanan şu tartışmanın taraflarıydık: Kimler parti üyesidir? Belli görüşleri olan bireyler mi yoksa bir parti örgütünün içinde bizzat çalışan devrimciler mi? Bizler, Bolşevizmi savunanlar, ikinci yanıtı veriyorduk, o yüzden de örgütler dağıldığı koşullarda bireylerin de parti üyeliğini koruyamayacağını savunuyorduk. Ama bu sadece geçmişe yönelik bir tartışma da değildi. Zira, bu sorulara vereceğimiz yanıtlara bağlı olarak, yaratacağımız partide örgütlere mensup olmadan da partiye mensup olmanın mümkün olup olmadığını tartışıyorduk esasen.

Tartışmanın örgütsel kavrayışa ilişkin bir tartışma olduğu başka bir açıdan da belliydi. Zira TDKP kongresini toplamayı savunanlar tüm bu görkemli iddialarına karşın bu kongrenin nasıl toplanacağına dair en ufak bir yanıt vermiyorlardı. Internet üzerinden illegal dergiler yayarak gevşek, işlevsiz, hak ödev ilişkisi tanımlanmamış çevrelerle durumu idare etme niyetindeydiler. Bizse yeni partinin kongresini örgütlemek için leninist bir örgüte ihtiyaç olduğunu savunduk. Bu düşüncelerimizin gereklerini yerine getirmek için harekete geçtik. Diğer kesim ise savundukları Menşevik pozisyona uygun bir şekilde, “bir gün pilimizin biteceğini” umarak tüm iddialarından sessizce vazgeçtiler.

Bu tartışmaların sonucunu 2006 Mayıs’'fdnda yayımladığımız bildirgeyle tüm devrimci kamuoyuna duyurduk. Bu bildirgeyle birlikte bugün Proletaryanın Kurtuluşu’nu oluşturan örgütlü güçler siyasi mücadeleye adımını atmış oldu.
Bu tartışmanın birinci evresinde bizim görüşlerimiz hâkim geldi. Bu görüşlerimizi de zaten yayınladığımız deklarasyonla duyurduk. Bildirge bizim amaçlarımızı ve ilkelerimizi ve yönelimimizi ifade eden ilk belge idi. O bakımdan söz konusu bildirgeyi bizim açımızdan bir başlangıç noktası olarak kabul etmek gerekir.
Aldığımız İsim Kafa Karışıklığı Yarattı, Tam Bir Ayrışma Sağlamayı Engelledi
Ancak tartışma bu noktada nihai bir biçimde sonuçlanmamıştı. İçimizdeki ayrışma netleşmemişti. Bu durumun en açık kanıtı bu deklarasyondaki imza idi; duyurduğumuz isimdi. İsmimiz sanki eski TDKP’yi yeniden inşa etmek istediğimiz düşüncesini uyandırıyordu. Oysa deklarasyon okunduğunda eski TDKP ile hiçbir ilişkisi olmayan yeni bir devrimci komünist partisi yaratmayı kast ettiğimiz açığa çıkıyordu. Ancak o dönemki ismimiz bunu gölgeledi. Kafa karışıklığı yarattı.

Benzer bir hatayı deklarasyonda düne kadar kongre çağrılarında bulunanlarla bizim aramızda bir sürekliliğin olmadığını, bizim yeni ve farklı iddialara sahip olduğumuzu net bir şekilde ifade etmeyerek yaptık.

Bu iki eksikliğimiz söz konusu tartışma sürecinde yaşanması gereken ayrışmayı sonuna vardırmamızı mümkün kılmadı. Oportünistlerin bir kısmı dökülse de nihai ayrışma, bu belirsizliklerin kendilerine yaşam alanı sağlayacağını düşünen oportünistlerin aramızda belli bir süre daha barınmasını sağladı.

Bu ayrışmanın gerçekleşmesi için birbirine yakın zamanlarda gerçekleşen ve aslına bakılırsa hepsi nihai olarak bir ayrışmayla sonuçlanan bir dizi tartışmayla mümkün oldu. İçimizdeki ayrışmanın geri kalan kısmı esas olarak şu başlıklardaki görüş ve tutum ayrılıklarına bağlı olarak gerçekleşti: Devrimci bir partinin yaratılmasında programın ve referansların yeri nedir? Devrimci parti mücadelesinde kitle çalışmasının anlamı nedir? Yurtdışı çalışmasına karşı tutumumuz ne olmalıdır? Siyasal eylemlere katılmayı mümkün kılacak bir politik kimlik almak gerekli midir? Proletaryanın Kurtuluşu da bir politik kimlik olarak bu tartışmaların sonuçlanmasından sonra doğdu.

Tarihçemizin kalan kısmını anlattıkça da görülecek ama peşinen söylemekte fayda var. Bu ayrışmaların sonucunda tasfiyecilerin mağlup ve def edilmesinde belirleyici etmenlerden biri elbette bizim leninizmde ısrarımız ve bu ısrarın gereklerini yerine getirmemizdir. Ancak bir diğer belirleyici etmen de KöZ ile olan ilişkimizdir. Yaşadığımız tartışmalar bizim iç tartışmalarımız olsa da bu tartışmaların nasıl sonuçlandığını sadece bize bakarak anlamak mümkün değil. KöZ ile olan ilişkimiz sürüp gelişmeseydi yaşanan tüm bu tartışmalar ne bu şekilde ve bu bağlamda yaşanırdı, ne de bu şekilde sonuçlanırdı. KöZ elbette bizim kendi iç tartışma sürecimize karışıp onu manipüle etmeye çalışmadı. Ancak bizimle olan ilişkisinde kendi önüne koyduğu öncelikler ve birlikte yapmayı önerdiği işler ve bize sunduğu imkânlar bizim tartışma sürecimizde belirleyici oldu.

Devrimci Parti Program mı
Politik Faaliyet mi?

Ayrım noktalarından birincisi devrimci partinin nasıl yaratılacağı, bu partiyi yaratmak isteyenlerin öncelikli görevinin ne olacağı sorusu idi. Bu sorunun yanıtı elbette devrimci partiyi yaratmak için hangi güçlerle buluşmak gerektiği sorusunun yanıtı ile de dolaysız bir biçimde bağlı idi.

Birinci görüş devrimci partiyi yaratmak için temel eksikliğin devrimci bir program olduğunu, bugün öncelikli olarak devrimci bir programın üretilmesine yoğunlaşmak gerektiğini savunuyordu. Devrimci partiyi inşa edecek güçlerin kimler olduğu da bu program tartışması içinde belli olacak, şekillenecekti. Bu görüş aslında sadece içimizdeki unsurlara ait bir görüş değildi. Sol içerisinde hâkim olan ve program sorununun aydınca kavranması zaafıyla malul bir görüştü. Dolayısıyla söz konusu tartışma bizimle sınırlı bir tartışma da değildi.
Bizler bu görüşe karşı çıktık. Devrimci bir programın masabaşında yazılamayacağını savunduk. Bugünün öncelikli görevini bir programın yazılması olarak görmek, böyle bir program olmadan bir politik faaliyetin yürütülemeyeceğini söylemek bugün politik faaliyete ışık tutabilecek bir programatik zemin bulunmadığını zımnen kabul etmek anlamına geliyordu. Geçmişin, yani Marksist-Leninist mücadeleyle tüm programatik kazanımları ve birikimi reddeden bu tutumsa inkârcılıktan başka bir şey değildi.

Bizim bu tutumumuz geçmişteki birikimi kutsallaştırıp donduran bir tutum değildi. Elimizdeki programatik temelin elbette geliştirilmeye ihtiyacı vardı. Ancak değişmesi gereken Marksizm-Leninizm’in ilke ve esasları, emperyalizm çağına, proletarya diktatörlüğüne, sınıfsız topluma ilişkin saptamaları değildi. Yenilenmesi gereken programın somut siyasal duruma, görevlere ve taleplere ilişkin kısımları idi. Böyle bir yenilenme ise teorik faaliyetin sonucunda değil siyasal mücadele içinde yer alarak, bu mücadelenin derslerini çıkararak mümkün olurdu.

Ancak her şeyden önemlisi, devrimci bir programı yaratacak olan devrimci partiden başkası değildi. Devrimci program devrimci bir partinin ürünü olabilirdi ama devrimci parti devrimci programın yazılması sorununa indirgenemezdi. Bu tutum atı arabanın önüne koymak anlamına gelirdi. Dolayısıyla devrimci bir programı oluşturmak için öncelikle devrimci partinin kuruluş kongresinin örgütlenmesi için planlar yapıp, bu planları uygulamaya koyulmak gerekiyordu.
Zaten THKO’dan bu yana yaşanan kopuşlara baktığımız zaman devrimci bir program oluşturma iddiasıyla yola çıkanların, öncelikli görevi programın yazılması olarak tarif edenlerin akıbeti de bizim açımızdan uyarıcı oluyordu. Nitekim TİKB seksen öncesinde THKO’dan ayrılığını esas olarak programatik sorunlara dayandırdı, ayrılık sürecinden sonra da program meselelerini tartışmaya gömüldü. Politik mücadeleden soyutlanarak sürdürülmüş bu tartışmalar sonunda ise TİKB TDKP’nin programından –kimi kitabi değişiklikleri bir yana bırakırsak- daha ileri bir program yazmayı başaramadı. Ama daha da vahimi politik faaliyetin çapı ve kapsamı olarak TDKP’nin fersah fersah gerisine düştü ve bizden kopardığı unsurların önemli bir kısmının devrimci enerjisini çarçur ederek tasfiye etti.

Benzer bir macerayı seksen sonrasında EKİM hareketi yaşadı. Bu hareketi oluşturanlar TDKP’den koparken ayrılık nedenleri olarak programatik sorunları göstermişler, temel görevlerini devrimci bir programın yazılması olarak koymuşlardı. Ancak bu akımın yıllar ve ciltler süren programatik çalışmaları ve polemikleri sonucunda ortaya programatik olarak çıkan ürün de TDKP programı ile aynı zaafları taşıyor, üstelik bu zaafların üstüne yenilik adı altında yeni zaaflar koyarak işçi köylü ittifakının önemini ve güncelliğini kavrayamadığı için Avrupalı ekonomist, Troçkist akımların yanına savruluyordu.

Program sorununu her türlü siyasi faaliyetin önüne koyan EKİM’in politik akıbeti de daha parlak olmadı. EKİM geçelim aşmayı çalıştığı TDKP’nin önüne çıkmayı, geçelim ihtilalci komünist bir parti yaratmayı, EMEP’in önüne geçmeyi, siyasal sorunlarda EMEP’ten daha atak ve devrimci bir konum almayı bile başaramadı. “Sınıf sınıf” diyerek illegal ekonomizm yapan, EMEP’in yasadışı ve sendikalist bir karikatürü olan bir sınıf platformuna dönüştü. Ekim Devrimi’nin önemini ve proletarya diktatörlüğünün propagandasını yapmak ise bugün bu akımın sayfalarında sık sık yer verdiği partisiz ve örgütsüz aydınların işi oldu.
Lenin Ne Yapmalı’nın başında “devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” sözünü sarf ettiği bölümde illegal ekonomizmle legal eleştiricilik arasında ilginç ve yakından bir bağ olduğunu ifade eder. Program sorununda inkârcı davranan, zamanında sınıf mücadelesini tatil ederek “programatik sorunlara yoğunlaşan” bu akımların her ikisi de tam da Lenin’in sözünü ettiği bağı somutlayan konumda buluştular.

Lenin yukarıdaki sözleri sarf ettiği kitabın Rusya’daki partisizlik sorununu çözmeyi amaçlayan bir kitap olması da tesadüf değildir. Bizler Proletaryanın Kurtuluşu’nu savunanlar da program sorununa ve geçmişte yapılmış hatalara bu bilinçle yaklaştık. Geçmişte şu ya da bu örgütün tasfiyesinin nedenini programında şunu ya da bunu yazmış olmasına bağlayan akımlara hiç prim vermedik. Zira geçmişteki tasfiyeciliğin asıl nedenini başka bir yerde olduğunu biliyorduk. Tasfiyeciliğin asıl nedeni 71 kopuşundan sonra komünistlerin birliğinin sağlanamaması idi. Bizim de içinde bulunduğumuz akım dahil olmak üzere tüm sol akımlar kah “ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet” deyip partileştiğini ilan ederek kah şu ya da bu akımın birleşmesiyle parti sorunun çözüleceğini savunarak partileşme yani komünistlerin birliği sorununa yanlış bir şekilde yaklaştılar. Bu yanlışlar nedeniyle komünistlerin birliği sağlanamadı. Devrimci programın yaratılamaması da bu durumun nedeni değil bir sonuçlarından biri oldu.

Tam da bu nedenlerden ötürü içimizdeki tartışmalarda öncelikli sorunu yeni bir programın yazılması sorunu olarak koyanlara karşı bugünün öncelikli görevinin Marksizm-Leninizm ekseninde siyasal bir mücadele yürütmek olduğunu ortaya koyduk. Politik mücadelenin vazgeçilmezliği Proletaryanın Kurtuluşu’nun ilkelerinden biri oldu.

Ancak bu konulardaki görüşlerimiz ne olursa olsun savunduğumuz görüşte hala kimi belirsizlikler vardı. Geçmişteki programatik birikim derken neyi kast ediyorduk? Marksizm-Leninizm neydi? Nerede başlayıp nerede bitiyordu? KöZ’le ilişkimizin önemi ve belirleyiciliği tam da bu sorulara yanıt ararken ortaya çıktı. Evet, KöZ de tıpkı bizim gibi devrimci teori olmadan devrimci pratik olmayacağını ama devrimci programın da devrimci partinin yaratılması sorunundan bağımsız ele alınamayacağını, devrimci bir program için gerekli programatik zeminin mevcut olduğunu bu program somut siyasal mücadeleye ilişkin ayaklarının da asıl olarak sınıf mücadelesinin pratiği içerisinde geliştirilebileceğini ifade ediyordu. Ancak KöZ bizimle kurduğu ilişkide gündemimize referanslar sorununu soktu.

KöZ komünistlerin birliğinin programatik zeminin genel geçer bir Marksizm-Leninizm vurgusuyla sağlanamayacağını zira bugün Türkiye’de sol içerisinde kendisini Marksist-Leninist diye tanımlamayan sol akımın parmakla sayılacak kadar az olduğunu savunuyordu. Marksizm-Leninizm’in Marx ve Lenin’in özürcülüğü olmadığını da daha önce KöZ’ün Amaç ve İlkeler Broşürü’nden okumuş ve doğru bulmuştuk. Bizim başlangıçta yaptığımız örgüt vurgusuna paralel olarak KöZ de Marksizm-Leninizm’in örgüt sorunundan, örgütlü mücadeleden bağımsız ele alınamayacağını ifade ediyordu. Marksizm-Leninizm’in taşıyıcısı da bireyler, bireylerin yazıları ve görüşleri değil örgütler ve bu örgütlerin kararları olabilirdi. O bakımdan Marksizm-Leninizm’den söz edeceksek Marx’ın ve Lenin’in toplu eserlerine değil Marx’ın ve Lenin’in mensubu oldukları örgütlerin kararlarına bakmak gerekirdi.

Kendini tıpkı bizim gibi Marksist-Leninist olarak tanımlayan KöZ’ün bizden farkı –ve sonrasında bize yapmış olduğu katkı- Marksizm-Leninizm’i tanımlayış biçimiydi. Marksizm-Leninizm’in bugüne kadar en berrak bir biçimde savunulan hali Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde benimsenen ilkelerin ve alınan kararlardı. Bu ilkeler ve kararlar berrak olmanın yanı sıra devrimci politik mücadele yürütmeyi mümkün kılacak ilkelerden oluştuğu için sağlam bir zemindi. Dahası söz konusu zemin hem tüm devrimci güçleri kucaklayacak kadar kapsayıcı hem de sonraki ve bugünkü politik gelişmeleri değerlendirmeyi mümkün kılacak kadar da kapsamlıydı.

KöZ bu referansları benimseyerek ortak bir politik zeminde buluşmayı, politik sorunları bu referansların mihengine vurarak tartışmayı öneriyordu. Üstelik bu tartışmaların kendisi de ortak bir politik faaliyet yürütmeye engel olmamalıydı. KöZ’ün çağrısı böyleydi ve doğruydu. Bize yönelik bu çağrıyla birlikte kendi içimizde program sorununa ilişkin verdiğimiz mücadele de bu şekilde netleşmiş oldu. Bununla birlikte aynı zamanda politik mücadeleyi tatil etmeden devrimci bir partinin kuruluş kongresinin nasıl toplanacağı sorusunun yanıtını da bulmuş olduk.

Kitle Çalışmasının Önemi

Kendi içinde yaşadığımız ikinci tartışma kitle çalışmasının devrimci parti mücadelesindeki önemine ilişkindi. Bizler kitle içinde politik bir çalışma yürütmeden militanlara devrimci bir terbiye verilemeyeceğini ve bu eski kadroların kazanmış oldukları deneyleri korumanın mümkün olmadığını savunuyorduk. Bu görüşlerimiz de program sorunundaki tartışmadaki konumumuzla yakından ilişkili ve tutarlı idi.

Karşımızdaki tarafın görüşleri de kendi içinde tutarlı idi. Onlar nasıl program sorununda kapalı devre yürütülen aydınca bir faaliyeti savunuyorlarsa aynı şekilde kitle çalışmasının da önemini küçümsüyorlardı. Lafta değil elbet, çünkü lafa gelince hepsi sınıftan söz ediyor, sınıf içinde çalışmanın öneminden söz ediyorlardı. Bu bakımdan Lenin tasfiyecilere karşı mücadelesinde pek sık hedef tahtasına oturttuğu “işçi sınıfına karasevdalı aydınlardan” farklı değillerdi.
Ancak iş pratiğe gelince durum değişiyordu. Zira bu kesimlerin hiçbirinin eli sınıf mücadelesinin içinde ter dökmeye varmıyordu. Buna karşılık KöZ de tıpkı bizim gibi sınıfın günlük mücadelesinin bir parçası olmayı önemsiyor, bunu devrimci parti mücadelesinin olmazsa olmaz bir koşulu olarak görüyordu. Üstelik herkes kent merkezlerine doğru akarken KöZ’ün arkasında duran örgütler akıntıya karşı yüzmüşler, bizim yetmişli yıllardan beri içinde çalıştığımız işçi mahallelerinde mevziler yaratmaya gayret etmişler, bu doğrultuda da küçümsenemeyecek başarılar elde etmişlerdi. Özellikle yürüttükleri çalışmaların sürekliliğini sağlamadaki ısrarları, herhangi bir kitle örgütünün bile kapatılmasına karşı durmaları yönündeki tutumlarını önemli bulduk. Tasfiyeciliğe karşı mücadelelerinin lafta kalmadığını, bu tutumun gereklerini pratikte de yerine getirdiklerini, onların kitle örgütlerindeki çalışmalarına bakarak sınayınca samimiyetlerine olan güvenimiz pekişmiş oldu.

KöZ ile olan ilişkimiz bu noktada bir kez daha belirleyici oldu. Zira geniş bir kitle ağına sahip olsak da siyaset sahnesine çıktığımız anda sahip olduğumuz olanaklar sınırlı idi. İşte tam da bu noktada KöZ bize içinde çalıştığı tüm kurumlardaki imkânlarını sundu. Böylelikle deneyimlerimizle katkıda bulunabileceğimiz çalışmaların içinden, her şeye sıfırdan başlamamız gerekmeden yer almış olduk. Başka bir deyişle KöZ’le olan ilişkimiz sayesinde kitle çalışmasına ilişkin iddialarımızı daha rahat somutlamış olduk.

Söz konusu çalışmalar bizim katkımızla daha da güçlendi, etkisi daha da büyüdü. Kitle örgütleri koordinasyonunun, kooperatif çalışmaları daha yaygın kesimlerin katıldığı, daha zengin bir bünyeyi taşıyan çalışmalar oldu.
Ancak KöZ’ün bu noktada yaptığı “kitle örgütlerinde ortak çalışma yürütelim, varoşlarda birleşelim” çağrısını bize yönelik bir öneri yahut politik konularda yakın olduğumuz için bize yapılmış bir iltimas olarak görmemek gerekir. KöZ’ün söz konusu çağrısı tüm devrimci hatta tüm sol akımlara idi. KöZ içinde çalıştığı kurumları sol akımların aksine “kendi kurumu” olarak görmüyor bu kurumların tüm devrimcilerin ortak bir şekilde çalışma yürütmesiyle güçleneceğini savunuyordu. Bizim de özellikle seksen öncesindeki dernekçilik deneyimlerimizden çıkardığımız derslerden biri kitle örgütleriyle devrimciler örgütünün ayrı olması gerektiği idi. Zira kitle örgütlerini kendi örgütlerinin malı ilan edenler belli bir süre sonra siyaseti bu kurumlar aracılığıyla yapmaya başlıyor ve en sonunda kendi örgütlerine kilit vurup bu tür legal örgütleri parti niyetine kullanmaya başlıyorlardı. Bu yüzden bu noktada da KöZ’le ortaklaştık; devrimciler örgütü ile kitle örgütü arasındaki sınırları bulanıklaştıran tüm eğilimlere karşı birlikte mücadele ettik.

Ancak biz KöZ’le bu noktada ortaklaşırken kendi içimizde de ayrışıyorduk. Zira söz konusu oportünist eğilim sadece kitle örgütlerinden uzak durmakla kalmıyor aynı zamanda bizim işçi mahallerinde verdiğimiz mücadeleyi “varoşçuluk”, “sınıftan uzaklaşmak”, “küçük burjuva devrimciliği” olarak küçümsüyordu. Bizse bu tür eleştirilere kulak asmadık. Bu eleştirileri yöneltenlere siyasi varlığını EMEP’in küçük burjuva devrimciliğini eleştirerek, fabrika çalışmasına güzellemeler düzerek vardığı noktayı gösterdik. Gerçekten de geçmişin küçük burjuva devrimciliğini eleştiren EMEP’in sahip olduğu işçi ilişkisinin dünün THKO’sunun kat be kat gerisinde olduğunu ifade ettik. Benzer şekilde başta EKİM olmak üzere “fabrikadan” söz etmeyi proleter devrimciliği sayan, KöZ’ün varoşlarda küçük burjuva devrimciliği yapmakla eleştiren tüm akımların şu ve ya bu şekilde işçileri örgütlemek için varoşlara geri döndüğünü, üstelik kooperatif çalışmalarına burun kıvıranların bunu kültür merkezleri açarak, saz ve tiyatro kursları vererek yapmaya çalıştıklarını vurguluyorduk.
Varoşlardaki çalışmayı küçümseyen, kooperatiflere bir kez olsun gelmeyen bu kesimler, takındıkları tutumla aslında geri çekilme döneminde izlenmesi gereken kitle çizgisinin ne olduğundan bihaber olduklarını da gösteriyorlardı. Oysa Lenin özellikle, 1907-12 arasındaki geri çekilme döneminde tasfiyeciliğe karşı mücadele verdiği dönemde tam da bu kitle çizgisine vurgu yapıyor, bir yandan tasfiyecilerden arınmış bir parti için mücadele yürütürken diğer yandan da işçi yardımlaşma sandıklarının ve kooperatiflerin önemini küçümseyen hotzotçuları karşısına alıyordu. Zaten Komünist Enternasyonal’in özellikle ikinci ve üçüncü kongrelerinde tarif edilen politikaları da Leninizm’in bu kitle çizgisinin ve kitle örgütlerine yaklaşımının izlerini taşıyordu.

İşte biz içimizdeki ayrışmada bu Leninist mirasın takipçisi olma iddiasını taşıdık.

Yurt Dışı Anlayışı

Ayrışmaya yol açan üçüncü konu yurt dışındaki çalışmanın nasıl kavranması gerektiğine dairdi. Özellikle 12 Eylül sonrasında yurtdışında önemli sayıda devrimcinin mülteci olarak biriktiği biliniyor. Bu mültecilerin neredeyse tamamı ise bağlı bulundukları örgütün cephe gerisi olarak faaliyet gösteriyorlar. Bu nedenle TDKP’nin yeniden toparlanması çağrısına ilgi gösteren kesimlerin arasında da bol miktarda siyasi mültecinin bulunması şaşırtıcı değildi.
Söz konusu kesimlerin bir kısmı biz TDKP’den farklı bir parti yaratma kararı alınca saflarımızdan ayrıldı ama önemli bir kısmı da içimizdeki varlıklarını sürdürdüler.

Ancak siyasal mücadelede daha ilk adımlarımızı atar atmaz bu kesimlerle aramızdaki sorunlar boy göstermeye başladı. Zira biz bu kesimlerin yürüttüğümüz parti mücadelesinin pasif destekçileri değil aktif özneleri olmalarını istiyorduk. İlişkide bulundukları kurumları Türkiye’deki kitle soyut destek mesajlarıyla değil somut maddi bağlarla ilişkilenmelerini istiyorduk. Oysa onlar buna razı gelmiyorlardı. Bizim belirlediğimiz tüm yeni yönelime karşın yurtdışında soyut bir legalizm eleştirisi yapmayı devrimcilik sanıyorlardı.
Biz tam bu sorunları yaşarken KöZ bizimle enternasyonalizm meselesine bakışımızı tartışmak istedi, bu meseleye dair savunduğu görüşleri bize iletti. KöZ benimsediği leninist enternasyonalizm anlayışı gereği komünistlerin yaşadıkları ülkelerdeki devleti karşısına alan bir komünist partide çalışması gerektiğini, bu partilerin hepsinin de aynı enternasyonalin örgütsel merkezine bağlı olması gerektiğini savunuyordu.

Bu yaklaşım bizim yaşadığımız sorunlar vesilesiyle duyduğumuz kaygılara paraleldi. Paralel olmanın ötesinde yaşadığımız sorunları diğer sorunlarla bağlantılı bir şekilde görmemizi sağladı. Yaptığımız değerlendirmeler sonucunda mülteci siyasetini kesinlikle reddeden bir yazı kaleme aldık bunu da tüm siyasetlere duyurduk.

Savunduğumuz pozisyon çok açıktı: Mülteciler ya şu anda yaşadıkları topraklarda bir komünist partinin kurulması için yola koyulacaklardı ya da Türkiye’ye geri dönerek bizimle birlikte sınıf mücadelesi içinde yerlerini alacaklardı. Karşımızdaki görüş elbette bu çağrıya icabet etmedi, mültecilik koşullarında tatlı su sosyalistliği yapmayı proleter devrimciliğe tercih etti.

Politik Kimlik Almanın Önemi

Tüm bu tartışmaların düğümlendiği ve netleştiği tartışma ise politik kimliğe ilişkin tartışma idi.
Başından itibaren bir “kimliğe” sahip olduğumuza göre elbette politik bir kimliğimiz vardı. Ancak bizim politik kimlik almaktan söz ederken kast ettiğimiz şey içinden geçtiğimiz dönemde kitle çalışması yürütürken eylemlerde etkinliklerde kullanılabilecek bir politik kimlikti. İsmimizin buna açık bir politik kimlik olmadığı açıktı.

İşte Proletaryanın Kurtuluşu ismini kullanmaya tam da bu nedenle karar verdik. Bu kimliği kullanma kararı alarak panellerde, söyleşilerde, eylemlerde kendimizi daha etkin bir şekilde ifade etmeye başlamış olduk.

İşte dananın kuyruğu da tam da bu noktada koptu. Parti mücadelesini sol kamuoyuna açık ve eylemli bir şekilde yürütmeye yönelik adımları attıkça oportünistler önce bunu sekteye uğratıcı adımlar attılar. Sonrasında da bu kimlikle eylemlere katılmayı reddettiler. Daha da beteri bu kimliği de gevşek ve sorumsuz bir internet çevresi kimliğine dönüştürmek için bu isimle bir web sitesi açarak kendi gerici fikirlerini bu şekilde yaymaya çalıştılar.
Böylelikle aramızdaki ayrılıklar oportünistlerin gizleyemeyeceği şekilde açığa çıktı. Bir tarafta devrimci mücadeleyi Proletaryanın Kurtuluşu kimliğini kullanarak, söylediğini yapan yaptığını söyleyen bir şekilde katılan bizler olduk. Diğer tarafta ise proletaryanın kurtuluşu ismini bir web sitesi aracılığıyla çalmak isteyen, sorumsuz ve denetimsiz bir mülteci topluluğu ve onların Türkiye’deki takipçileri.

Bizler böyle bir ayrım ortaya çıkınca bu web sitesiyle hiçbir ilişkimiz olmadığını sol kamuoyuna duyurduk ve oportünistlerle hiçbir dalaşmaya girmeden kendi yolumuza devam ettik. Birlik Gazetesi de yürüttüğümüz faaliyeti kamuoyuna duyurmak için kullandık.

Yine bu ayrışmanın ertesinde de kafa karışıklığı yaratan eski ismimizi terk ederek kendimize iddialarımızla denk düşen yeni bir isim seçtik.
Oportünistlerin oportünist olduğunu teşhis edip onlarla her türlü ilişkiyi kesmek bizim o anki önceliklerimiz açısından yeterliydi. Bu nedenden ötürü “asıl Proletaryanın Kurtuluşu biziz” diye bir mücadeleye girmedik. Zira oportünistlerin attıkları her adımda kendilerini belli edeceklerini biliyorduk. Bizim yürüttüğümüz politik mücadele sonucunda da Proletaryanın Kurtuluşu’nun neyi nasıl savunduğunun sol kamuoyunda açıklığa çıkacağını biliyorduk. Geçen süre ise bize haklı olduğumuzu gösterdi.

Oportünistlerden kati bir şekilde kopmak, kamuya açık bir politik mücadele yürütmek bizi zaten hızlı bir şekilde “eski TDKP’liler” olmaktan çıkardı. Kısa süre içerisinde bizlerle benzer kaygıları taşıyan devrimcilerle buluştuk. Geçmişte THKO ve THKP-C geleneklerinde mücadele etmiş devrimciler de Proletaryanın Kurtuluşu kimliğini sahiplendiler. Aynı çatı altında bu kimliğe sahip çıktılar.
Bu süreç boyunca KöZ’ün arkasında duran komünistler bizlerle sürekli dayanışma içinde oldu. Kendi siyasal kimliğimizle mücadele etmemiz doğrultusunda bize hiçbir grupçu kaygı gütmeden destek oldu. Eylemlerde bize güç verdi böylelikle oportünist eğilimlere karşı sesimizi daha güçlü bir şekilde yükselttik.

Neden Komünistlerin Birliği

Kendi içimizde yaşadığımız ayrışma aynı zamanda devrimci partinin nasıl kurulacağı sorusuna da daha net bir yanıt vermemizi mümkün kıldı. Devrimci parti nasıl yaratılacaktı, ayrı ayrı dağınık bir şekilde verilecek devrimci ve amatör politik mücadeleler sonunda mı yoksa bu kısmi faaliyetleri ortak bir siyasi merkezden yöneterek mi?
Bizler Proletaryanın Kurtuluşu olarak yola çıktığımızda kendimizi amaçlaştırmadığımızı, esas olanın komünistlerin birliği olduğunu ifade etmiştik. “Varlığımız ezeli olmadığı gibi ebedi de değildi”. Tam da bu nedenle KöZ’ün devrimci bir zeminde çalışma yürüten güçlere yönelik “Sorumluluk al öne çık!” çağrısını bize de yönelik bir çağrı olarak gördük. Kendimizi “Bütün Ülkelerin Komünistleri Birleşin!” çağrısının muhatabı olarak kabul ettik.
KöZ’ün çağrısı örgütsel mevzileri tasfiye etmeye yönelik bir çağrı değildi. Şu ya da bu akımın birleşmesine yönelik bir çağrı da değildi. Devrimci partinin yaratana dek, devrimci öznelere kapları kacakları karıştırmadan ortak bir siyasal kimlikle politik bir mücadele yürütme çağrısıydı.
Sol içerisinde en az kavranan nokta belki de KöZ’ün kimin kimliği olduğu sorusunun yanıtıydı. KöZ pek çoklarının yanlış bir şekilde kavradığı üzere şu ya da bu yapının “yasal yayını” değildi. KöZ komünistlerin parti birliği için mücadele eden “öznelerin” ortak yayınıydı. KöZ’ün bize yönelik çağrısı da bu öznelerden birisi olmamız, kendi işleyimizi ve hukukumuzu bozmadan bu ortak kimlikle devrimci partiyi yaratmak, solu ayrıştırmak için gereken siyasal mücadeleye omuz vermemizdi.
Doğrusu devrimci partinin ve onun örgütsel merkezinin, siyasal bir merkeze bağlı olarak sürdürülen politik faaliyet sonucunda yaratılacağı fikri, kendilerinin de baştan belirttiği gibi, KöZ’ün arkasında duranların icadı değildi. Bu fikir asıl olarak Lenin tarafından geliştirilmişti. KöZ’ün bugün Türkiye devrimci harekete yaptığı öneriyi Lenin tam yüz küsur yıl önce “Tüm Rusya’yı Kapsayacak Bir Gazete Planı”yla Ne Yapmalı’da önermişti. KöZ de Türkiye’de devrimci parti yaratmak için tüm devrimcilerin arkasında durduğu bir Iskra’ya ihtiyaç duyduğunu belirtmek ve bu ihtiyacı gidermek için faaliyet göstermekten başka bir şey yapmıyordu. Yerel ve kısmi faaliyetleri birleştirmek, amatörlükten kurtulup bir profesyonel devrimciler örgütü yaratmak için tüm devrimci güçlere sorumluluk alıp öne çıkma çağrısında bulunuyordu.
İşte bizler proletaryanın kurtuluşu yolunda mücadele eden komünist parti güçleri olarak bu çağrıya kayıtsız kalamazdık, kalmadık da. Kendi sınırlı ve kısmi politik faaliyetimizi amaçlaştırmadık. Bu faaliyeti, aynı amaç, ilkeler ve referanslar çerçevesinde yürütülen daha geniş bir faaliyetin bir parçası yapmak için kendi politik kimliğimiz yerine komünistlerin parti birliği için mücadele eden tüm güçlerle birlikte KöZ kimliğini kullanmaya karar verdik. Bu kimlik adı altında yürütülecek tüm politik faaliyetlerin sorumluluğunu üstlenmeye karar verdik.

Proletaryanın Kurtuluşu’nun öyküsü burada bitse de devrimci partiyi yaratma mücadelesi bu partinin kuruluş kongresi örgütlenene dek sürecek. Bundan böyle de tıpkı platform zemininde duran tüm özneler gibi KöZ’'ün öyküsü bizim de öykümüz olacak. Tıpkı KöZ’ün tüm devrimci güçlere yönelik çağrısının bizim çağrımız olduğu gibi:

“Devrimci bir partiyi yaratmak için kısmi ve yerel tüm faaliyetleri ortak amaç, ilke ve referanslarla hareket eden bir çizgide birleştir! Sorumluluk al öne çık!

Devrimci Partiyi Kur!

Yaşasın Komünistlerin Birliği!”


http://www.kozonline.info/kzphp/haber.php?makale=693

Çevrimdışı liberta

  • İleti: 1
birleşmek biraz uzun sürdü, arada bazı reformistlerin saldırılarına birlikte göğüs gerildi, tüm troçkist damgalamalarına karşı teoriyle onların bilmedikleriyle cevap verildi şimdi ise tek şiar var

devrim için devrimci parti, parti için komünistlerin birliği..