Gönderen Konu: 6 saatlik işgünü  (Okunma sayısı 1773 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3187
6 saatlik işgünü
« : 28 Nisan 2012, 11:36:47 »
6 saatlik iş günü için mücadele!
ÇOBAN ATEŞİ
Makineler, akıllı makineler, elektronik nakliye sistemleri ve bunların toplamında bilumum robotlar meta üretir ama robotlar tüketemez! Robotlar grev, direniş yapmazlar, enerji ve bakımı yapıldığı sürece günde 24 saat çalıştırıp üretim yapabilirsiniz. İyi de kim, kimler tüketecek?

 
Antep İşçi Hakları Derneği kuruluşunu ilan ettiği basın açıklamasında dikkat çekici bir talep olarak “İş İş İş, 6 Saatlik İş, Herkese İş “ dile getirilmişti. Bir iş kapısı bulmanın halkın tabiriyle “aslanın ağzında olduğu”, işsizliğin bir sosyal yara olarak toplumu tehdit ettiği günümüz koşullarında bu talebi dile getirmek abartılı gelebilir. Antep’ te işsiz kitlesi içerisinde; ”bir iş olsunda çalışma saati 12–14 saat olsun yeter ki eve aş götüreceğimiz bir ekmek kapısı olsun” ruh halinin etkin olduğu ortamda bu talebi dile getirmek gerçekçi bulunmayabilinir. Aslında tam da yukarıda ki sorunlar ve yazıda değineceğimiz başka gelişmeler nedeniyle “6 saatlik “ iş talebinin Antep’te ve dünyada dile getirilmesi gerekir.
 
Çalışma süresi ne anlama geliyor?
 
Çalışma süresi; soyunma giyinme ve ara dinlenme sayılmaksızın, işin başlangıcından sona ermesine kadar geçen zaman dilimidir.
Avrupa’da son derece uzun olan çalışma süresine karşı büyük işçi eylemlilikleri gelişmiştir. Gerçekte 19. yüzyılın başında 16 saatlik çalışma süresinin geçerli olduğu ve hatta bu dönemde çocukların dahi 16 saate kadar çalıştıkları görülür. Buna karşı işçi cephesinde gelişen büyük mücadeleler neticesinde Avrupa’da çalışma sürelerinin kısaltılması hak olarak kazanılır. Daha somutta Avrupa ülkelerinin çoğunda ancak 1920’lerde haftalık 48 saatlik çalışma süresi benimsenir. 1970’li yıllarda ise bu süre 45 saate kadar çekilir.
 
Günümüzde ise Avrupa’nın kimi ülkelerinde haftalık çalışma süresi 40 ve Fransa’da ise 39 saatlik çalışma süresi yasayla kabul edilmiştir. Son olarakta Almanya’da uzun süredir mücadelesi verilen 35 saatlik iş haftası pek çok iş yerinde uygulanmaya başlanmıştır.
 
Osmanlı-Türkiye özgülünde çalışma süreleri
 
1845 yılında kabul edilen “Polis Nizamnamesi” nin 12. maddesinde polise “işini gücünü terk eden işçilere ve işçi cemiyetlerine” karşı sert tedbirler alma hakkını vermekteydi. Bu Nizamnameden daha 19.yy ilk yarısında işçi örgütlerinin kurulmuş ve grevlerin başlamış olduğu anlaşılmaktadır.
 
1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi; Ereğli Kömür havzasında çalışan işçilerin çalışma koşullarını düzenlemiştir. Nizamname çalışma süresini 10 saatle sınırlamıştı. Ocaklarda çalışan işçilerin gecelerin açıkta kalmaması için işçi koğuşları yaptırılmasını ön görüyordu, dini bayramlarda dinlenme olanağı tanınıyor, işçi ücretlerinin gecikmeksizin ve öncelikle ödenmesi öngörülüyordu.
1869 tarihli Maadin Nizamnamesi, iş güvenliğiyle ilgili hükümleri içeriyor, sözleşme özgürlüğü ilkesine uygun olarak zorla çalıştırma yöntemine son veriliyor ve iş kazalarında işveren tazminat ödemekle yükümlü tutuluyordu.
1872 yılının Ocak ayında tarihe geçen ilk işçi grevi patlak verdi.
1877 tarihli Mecelle ‘de çalışma yaşamına ilişkin bazı hükümlere yer verilmişti. Mecelle’ de tıpkı Roma Hukukunda olduğu gibi hizmet sözleşmesi yerine icare–i ademi (insan kirası) terimi kullanılarak işçinin kendisi kiraya verilen şey, ücreti de kira ücreti olarak nitelenmişti. Bu yaklaşımı ile Mecelle, işçi ile işveren arasındaki ilişkilere liberal ve bireyci felsefenin yansıdığı dönemin tipik bir örneğini oluşturmuştu.
1921’ de çıkarılan ve  uygulama alanı Ereğli havzası ile sınırlandırılan 151 sayılı yasa zorunlu çalışmayı, 18 yaşından küçük olanların maden ocakları dahilinde çalıştırılmalarını yasaklamış, günlük iş süresini 8 saat olarak belirlemiş, fazla çalışma ücretini düzenlemiş, asgari ücrete, iş teftişine ve sosyal güvenliğe ilişkin çeşitli düzenlemelere yer vermişti.Uygulama alanının sınırlı olmasına karşılık içeriğinin çok boyutluluğu nedeniyle 151 sayılı yasa ilk gerçek iş yasası olarak kabul edilmektedir.
Türkiye’de 8 saatlik iş gününün kabul edilmesi, 1936’da çıkarılan 3008 Sayılı İş Kanunu ile genel kural haline getirildi. 1983’de ise yapılan yasal değişiklikten hareketle 45 saatlik iş haftası süresi kabul edildi.
 
Çalışma sürelerinde teknoloji ve emek!
 
Yoruma geçmeden önce, teknik, teknoloji, emek ve sermayeye ilişkin kısa tanımlamalar yapacağız.
Teknik; belli bir kullanım değerini üretebilmek için zorunlu olan metod ve usullerin tümü; bir etkinliğe özgü uygulamaya yönelik yöntem ve yordamların tümü; bir kimsenin, bir etkinliğin uygulanmasındaki becerisi, hüneri; bilimsel bilgilere dayanan ve üretime yönelik yöntemlerin tümü. İşte bu araç, metod ve usullerden oluşan bütüne de üretim teknikleri adı verilir.
Teknoloji; ekonomik faaliyetin yöneldiği çeşitli amaçların gerçekleşmesine yarayan araçların bilgisi; en değişik maddi tekniklere ait bilgi; sanayinin çeşitli dallarında kullanılan takım, makine ve yöntemlerin incelenmesi, belli bir teknik alanda, bilimsel ilkelere dayanan tutarlı bilgi ve uygulamaların tümü.
Teknik; genel olarak belli bir etkinlikte, özel olarak da üretim sürecinde kullanılan yöntem ve uygulamaların bütünü, başka bir ifadeyle bilimin, etkinlikler (üretim) alanındaki uygulamalarının tümünü içerir. Teknoloji ise; teknik yöntem ve uygulamaların, teknik araçların (makinelerin) bilgisini, başka bir ifadeyle tekniğe ilişkin genel kuramı içerir. Birincisi pratik etkinlik ve uygulamayla, ikincisi bilimsel araştırma, inceleme ve tasarımla ilintilidir.
Teknik/teknoloji tek başına ele alındığında, yapılarında tarafgirlik yoktur. İster kapitalist ister sosyalist olsun, üretimin genel olarak hizmetindedirler. Çünkü teknoloji kuramının dayandığı doğa bilimlerinin yapısında sınıfsallık ve dolayısıyla tarafgirlik yoktur. Ancak, ne zaman ki teknoloji ve daha kapsayıcı olarak bilim, belli bir sınıfın (egemen sınıfın) denetimine girer ve sınıfsal karakter edinmeye başlar, o zaman gerçek işlevinden uzaklaşır.
Sermaye esas olarak iki öğeden oluşur; değişmeyen yani sabit sermaye ve değişen sermaye olarak canlı emek gücü. Sermayenin organik bileşiminin iki öğesinden değişmeyen sermaye; hammadde, üretim araçlarını daha somutta, bina, tesis gibi maddi alt yapı ile hammadde ve makineleri içerir. Hammadde, ürünün (metanın) üretim sürecine tamamıyla katılırken; makine, bina, tesis vb. gibileri ise meta üretim sürecine yıpranma, eskime şeklinde azar azar katılırlar. Değişmeyen sermaye, gerçekte, geçmiş canlı emeğin nesnelleşmiş biçimidir.
Değişen sermaye ise; kapitalizmde artık değerin “tek jeneratörü olan” canlı emektir.
Demek ki üretimin yapılabilmesi için; birincisi, değişen sermaye olarak canlı (akışkan) emek gücü; ikincisi, emeğin işlediği nesne olarak hammadde; üçüncüsü, emek gücü hammaddeleri işlerken kullandığı araçların bir araya getirilmesi gerekir.
Tarımsal üretimdeki makineleşmeye ilişkin çarpıcı bir örnek;
“ABD’de giderek daha az insan daha çok mal üretmektedir. 1810’da işgücünün %80’nin tarımda istihdam edildiği tahmin edilmektedir; 1910’da bu yüzde 30’a düşmüştü; bugün yaklaşık olarak yüzde 3’tür ve biz yine de dünyayı besleyebilecek durumdayız.” (Walter B.Wriston, Ulusal Egemenliğin Sonu, Teknolojik Devrim Nasıl Bir Yeni Dünya Düzeni Yaratıyor ? sy;82, Cep yayınları) diyor.
ABD, tarımda teknolojik girdi sayesinde yani artan oranda canlı emek gücü yerine makinelerin kullanılmasıyla ve öyle ki sadece nüfusun %3’ünü çalıştırarak dünyayı tarımsal olarak besleyebiliyormuş! Peki Afrika başta olmak üzere insanlık neden açlığa mahkum ediliyor? Demek ki teknoloji emeğin ve insanlığın hizmetinde değil.
    
Sanayi ve hatta hizmet sektöründe canlı emek (işçi) yerine,  nesnelleşmiş emek olarak makinelerin yer alması hızla büyüyor. Bunun somut anlamı; Antep’ te bir tekstil fabrikasında işveren dün 100 işçi ile yaptığı işi, bugün 20 işçi ile üstelik dünkü 100 işçiyle gerçekleştirdiği üretimden kat be kat daha fazla üretim yapabiliyor, yapıyor da!
Evet makineler sayesinde 100 işçi ile yaptığı işi 20 işçiyle gerçekleştiriyor, 80 işçiyi ise kapı dışarı ederek işsizler ordusuna dahil ediyor. Bu uygulama dünya çapında işliyor, adına esnek üretim denilen yeni emek rejimi ile de emek karşıtı niteliği daha da belirginleşiyor.
Olması gereken, üretimde canlı emek yerine, makineler aldıkça, 100 işçiden 80’ni çıkarmak değil, işçilerin ücretlerini düşürmeden çalışma saatlerini düşürmektir. Dolayısıyla bundan 150 yıl önce işçiler 8 saatlik iş günü talebini yükseltirken, bugün işçilerin 6 hatta Batı Avrupa’da 4 saat işgünü talebini yükseltmesinin böylesine tarihsel ve de teknik, maddi temelleri oluşmuştur.
Kısacası; bilgi, bilim, teknolojinin üretime uyarlanmasıyla işçiye artan oranda çalışma zamanının özgürleşmesinin imkanlarını sağlarken; sermaye tersine mümkün olduğunca az işçiye 8 saat hatta Antep, Maraş ve özellikle Adıyaman hattında 10–12 yer yer 14 saat çalışma iş gününde ısrar ediyor. Bunca teknolojik gelişme, bunca demokrasi, özgürlük, eşitlik mücadelelerine rağmen işçiye dayatılan 150–200 yıl öncesinin uygulamasıdır.
 
Emeğe saygı ve işçiye insanca yaşama hakkı istiyoruz
 
Acı gerçek, bugün adına esnek üretim ya da Postfordist emek rejimi denilen çalışma koşullarıyla; Antep, Maraş’ tan İstanbul’a dahası, Kahire’ den, Londra, Paris, Pekin, Moskova’ya kadar tüm dünyada işçiye, emekçiye; sendikasız, sigortasız, part – time, iş güvencesiz ve üstelik 10–12 saat çalışma günü koşulları dayatılıyor. Buna isyan ederek “hayır” diyoruz !
Çünkü biz işçilerde insanız, ihtiyaçlarımız sadece hayvani maddi ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Kaldı ki verilen ücret, salt maddi ihtiyaçlarımızı bile karşılamıyor.
Çalışma saatleri işçilerin fiziksel varlığı ve maddi ihtiyaçları olduğu kadar manevi, kültürel ihtiyaçları da dikkate alınarak belirlenmeli diyoruz ve bunun mücadelesini geliştiriyoruz.
Günde 10, 12, 14 saat çalışma süresi ve 2 saat işe gidip gelme süresi de eklendiğinde; eve dönen işçi yemek yiyip uyumaktan başka ne yapabilir? İşçinin de eşi, çocuğu ile birlikte dinlenme, sinema, tiyatro gibi bir kültürel etkinliğe gitme, bir gazete, kitap okuması gibi insani ihtiyaçları yok mu?
Unutmayalım ki, emek bir fiil, bir faaliyet olduğu kadar bir ilişkidir de. Öyle ki hem insanla insan arasında, hem de insanla doğa arasında! Emeğin bu özelliğindendir ki; insan emeğiyle, tabiat anayı ihtiyaçlarına uygun hale getirmek için değişikliğe uğratma mücadelesinde kendisini de bu süreçte değişikliğe uğratmıştır, uğratıyor.
 
Ve İşverenler Unutmayın ki;
 
Üretim; dışsal nesne olarak tüketimin malzemesini yaratır. Tüketim de içsel nesne olarak ya da amaç şeklinde üretimin ihtiyaçlarını yaratır. Kısacası siz de biliyorsunuz ki kapitalizmde üretim olmadan tüketim olmaz, tüketim olmadan da üretim olmaz. Üretim ile tüketim birbirini tamamlayan iki vazgeçilmez öğedir.
Makineler, akıllı makineler, elektronik nakliye sistemleri ve bunların toplamında bilumum robotlar meta üretir ama robotlar tüketemez! Robotlar grev, direniş yapmazlar, enerji ve bakımı yapıldığı sürece günde 24 saat çalıştırıp üretim yapabilirsiniz. İyi de kim, kimler tüketecek? Robotlar mı? Üretim bir yana salt tüketim için bile bize (işçilere, emekçilere) ihtiyacınız var. Yoksa beyaz eşyanız, halılarınız ve diğer metalarınız depolarda kalır ki tüketilmeyen mal üretilmiş mal değildir.
İşte kâr amaçlı kapitalist toplumda, üretim ile tüketimin bir birinden ayrılmaz bu niteliğinden dolayı makineli yani otomasyona dayalı üretime geçişinde bir sınırı vardır ve dünya çapında hızla bu sınıra varılıyor. Biz işçileri üretim sürecinden adım adım dışlasanız bile makineler aracılığıyla ürettiğiniz metalarınızı salt tüketmek için de olsa bize ihtiyacınız var! Ya kâr amaçlı üretimden vazgeçeceksiniz ve salt tüketim için bile bize alım gücü sağlamak zorunda kalacaksınız ya da üretim sürecinde teknolojik girdi olarak makineleşmeyi durduracaksınız. İkisini de yapamayacağınızı biliyoruz!
Sonuç olarak hangi açıdan bakarsak bakalım sorun; çalışmanın kendisi sınırsız kâr peşinde koşan sermayenin egemenliğinden ve genelde insanın özelde işçinin de iktisadi çalışmanın egemenliğinden kurtarılmasına gelip dayanıyor!
Tüm bunlardan hareketle;
İş İş İş, 6 Saatlik İş, Herkese İş!
Emek üzerindeki teknolojik terörüne son!
Teknolojinin Emekten Yana Demokratikleşmesi! taleplerini haykırıyoruz.
Bu çerçevede emekten yana birikim ve duruşu olan aydın ile sanatçıları ve işçi önderlerini gazetemizde sorunu genel ve Antep özgülüyle işlemeye, bize omuz vermeye, işçileri sürekli aydınlatmaya çağıyoruz.
Sosyalist Mezopotamya
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3187
6 saatlik işgünü
« Yanıtla #1 : 28 Nisan 2012, 11:40:18 »
İşçi sınıfı, herkesin iş sahibi olması, 6 saatlik iş günü, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele ederken; yeni 1 Mayıs’ların kaçınılmaz olduğunu seslendirmeye başlamalıdır.

Dünya işçi sınıfının mücadelesi kapitalizmin doğuşuyla birlikte başlar ve günümüze kadar devam eder. Bu mücadele kapitalizmin tarih sahnesinden silinmesine kadar devam edecektir. Çünkü kapitalizmde ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen vardır. Her sınıflı toplum gibi kapitalizmde de eşit olmayan bir gelişme söz konusudur. Bu anlamda dünya ezilenleri, fakirleri, işçileri; insanın insanı sömürmediği, herkesin kardeşçe, eşit bir şekilde yaşayacağı bir toplumsal sistem için mücadelelerini sürdüreceklerdir.

Bugün dünyamızda ciddi oranda bir eşitsizlik vardır. Fakirin daha da fakir, zenginin daha da zenginleştiği bu sistemde, insanlar arasında küçümsenmeyecek bir eşitsizlik mevcuttur. Bu eşitsizlik aynı zamanda sınıflar arası kavgayı, kapışmayı gündeme getirmektedir. Günümüzde doğa nimetlerinin büyük bir çoğunluğu ufak bir azınlığın elindedir. Ve o azınlık bu varlık sayesinde ekonomik olarak krallar gibi yaşarken, dünyadaki insanların büyük çoğunluğu ise işsizlikle, açlıkla, yoksullukla, hastalıklarla, olanaksızlıklarla boğuşmaktadır.

Dünyadaki ve ülkelerdeki gelirin dengesiz olması, hakkaniyete/adalete uygun bir şekilde dağılmaması, işçi sınıfının ve ezilenlerin, burjuvazi ve egemenlere karşı mücadele etmelerini kaçınılmaz kılmaktadır. Kapitalizmin egemen sınıfı burjuvazi sınırsız kar hırsına sahiptir. Bu anlamda onun zihniyetinde işçilerin, emekçilerin ve dünya insanlığının büyük çoğunluğunun güzel ve sağlıklı bir yaşama sahip olması önemli değildir. O, kendi karına kar katmanın ve bu vesileyle sermayesini çoğaltmanın peşindedir.

Yaklaşık 300 yıllık tarihiyle kapitalizm, insanlığın sorunlarını çözemedi, çözemiyor. İnsanlığın sorunlarını çözme bir tarafa, bu süreçte doğal çevre ve iklim sorunları da gündeme geldi. Ve böyle devam ederse önümüzdeki yıllarda bu olumsuzluklar daha da artacak. Herkesin şu veya bu şekilde duyduğu ve gördüğü bu sorunlar, insanlık için hayati bir öneme sahiptir. Kapitalizmin en gelişmiş ülkelerinde ve kıtalarında bile insanlar ciddi bunalım içindedir; ekonomik sıkıntıların yanı sıra ruhsal ve manevi değer sıkıntısı yaşamaktadırlar. Başta insanı insana yabancılaştıran bu sistem, aynı zamanda insanı bütün insani değerlere yabancılaştırmaktadır. Bu durum da küçümsenmeyecek sıkıntıları gündeme getirmektedir.

Bu sistemin en gelişmiş bazı ülke ve kıtalarından kimi örnekler verdiğimizde konu daha iyi anlaşılacaktır. ABD ve Avustralya’daki istatistiklere şimdilik dalmayalım, ama Avrupa’da durum içler acısıdır. Diğer gelişmiş ülke ve kıtalar da Avrupa’dan farklı değildir. Son yılların verilerine göre Avrupa’da sorunlardan kaynaklı olarak, örneğin İsviçre’de (nüfusu 7.5 milyon) her yıl 1.300-1.400 kişi intihar ediyor. 27 ülkeden oluşan Avrupa Birliği (AB) toplam 500 milyon civarında bir nüfusa sahip. Bu nüfusta her yıl yaklaşık 60 bin kişi intihar ediyor. Bu söz konusu yaptığımız ülkelerde açlık yok, susuzluk yok, savaş yok, ama durum bu! Burada anlaşılması gereken, sistemin insanlar arasında insani değerleri öldürdüğüdür. Aile küçülüyor. İnsanlar yalnızlaşıyor. Ve dolayısıyla bunalıma girerek intihar ediyor. Bu ülke ve kıtalarda insani değerler donuk bir şekilde yasalarda var. O da 1900’ün başında ve 1940’lı yıllarda işçi sınıfının verdiği mücadeleler sonucu yasalara konulmuştur. Günümüzde ise Doğu Bloku’nun yıkılması ve işçi sınıfı mücadelesinin zayıflaması sonucu bu insani ve sosyal değerler yavaş yavaş budanarak geri alınmaktadır.

Yukarıda saydığımız bütün sorunlara ek olarak, son yıllarda dünya genelinde işsizlik artıyor. Kendi sisteminde hiçbir zaman bütün çalışanları iş sahibi yapamayan kapitalizm, sistem olarak ciddi sorunlarla karşı karşıya. Kapitalizm kendi sistemsel karakteri gereği bütün çalışanları iş sahibi yapmaz, yapamaz. O, her zaman bir işsizler ordusuna ihtiyaç duyar. İşsizleri, ucuz iş gücü şeklinde çalışanlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanır. Son istatistiklere göre dünya genelinde işsizlik oranı %30-35 olarak belirtiliyor. Emperyalistlerin son yıllarda sanayinin belli bir kesimini gelişmekte olan ülkelere taşımasıyla birlikte, şu anda gelişmiş kapitalist ülkelerde bile işsizlik oranı %8-10 civarındadır. Geri bıraktırılmış ülkelerde ise bu oran %10-20 arasında değişmektedir. İşçi sınıfı 1 Mayıs’ta alanlara çıkarken insanlığın bu sorunlarına dikkat çekmelidir.

Diğer yandan, 1700’lü ve 1800’lü yıllarda, o günün koşullarında (insanlar 14-16 saat çalıştırılıyordu) ve o günkü teknoloji gereği 8 saatlik iş günü için mücadele edildi. İşçi sınıfı bu mücadeleyi kazandı; 8 saatlik iş günü dünya çapında genel kabul gördü. İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, bu mücadelenin bir eseri olarak yaşıyor, yaşatılıyor. Ancak 2000’li yıllarda, yani teknolojinin geliştiği ve o döneme göre çok ileri olduğu günümüzde ise işçilerin hala 8 saat, hatta geri kalmış ülkelerde 10-12 saat çalıştırılmaları kabul edilemez. Çünkü bugünkü teknolojiyle işçiyi 8 saat çalıştıran sermayedarlar, özellikle de sanayi yatırımlarının az olduğu yerlerde işçi sınıfının önemli bir kesiminin işsiz kalmasına ve aşırı üretime yol açmaktadır. Bu durum, patronların eskiye oranla karlarına iki-üç misli kar katmasına olanak sağlamaktadır.

Bu nedenle çağımız işçi ve emekçileri, bugünkü koşullara uygun düşecek bir çalışma sistemi hedeflemelidirler. Yani çağımızın teknolojisine denk düşecek bir çalışma düzeni için mücadele etmeleri gerekiyor. Ayrıca günümüzün sıkı çalışma temposundan dolayı yorgun düşen işçi, sosyal-kültürel aktivitelere ve ailesine zaman ayıramıyor. İşçinin zamanının özgürleşmesi, sosyal ve kültürel etkinliklere zaman ayırması, yeterince dinlenmesi ve işsizliğin azalması için işçilerin “6 saatlik iş günü” mücadelesini yoğunlaştırmaları gerekiyor.

İşçi sınıfı 2000’li yıllarda, herkesin iş sahibi olması, 6 saatlik iş günü, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ücretlerin insani bir yaşama denk gelmesi için mücadele ederken; yeni 1 Mayıs’ların kaçınılmaz olduğunu seslendirmeye başlamalıdır.

Sosyalist Mezapotamya
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET