Gönderen Konu: Toplumsal kurtuluş, politik proletaryanın eseri olacak  (Okunma sayısı 1668 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3187
TOPLUMSAL KURTULUŞ, POLİTİK PROLETARYANIN ESERİ OLACAK

COŞKUN ADALI

'Kapitalizmin Sınırları ve Toplumsal Proletarya' adlı kitabın yazarı Haluk Yurtsever’le bir araya geldik. Haluk Yurtsever kitabında, güncel kapitalizmin çelişkilerini ve sınırlarını çözümleyerek; bugünkü dünyanın içinden sınıfsız, sömürüsüz bir topluma yürümenin ancak toplumsal proletaryanın başını çektiği antikapitalist hareketlerin birleşik/bileşke hareketiyle olanaklı olduğunu anlatıyor.

"Günümüzde proleterleşmenin bir başka anlamı daha var: Nüfusun giderek artan bir bölümü, 'yedek işçi ordusu' kavramını da aşan bir içerikte, yalnız emek gücünü satma olanağından değil, her türlü yaşam/geçim araçlarından yoksunlaştırılıyor" diyen Yurtsever'e göre bunun en tipik örneği kendini yakan Tunuslu mühendis/işportacı Muhammed Buazizi. Bugün devrim sürecini, toplumsal proletaryayı politik proletaryaya dönüştürme süreci olarak tanımlayan Yurtsever, "Toplumsal kurtuluş, politik proletaryanın eseri olacaktır" diyor.

>>>>> Sohbetimize en zor soruyla başlayalım isterseniz. Kitabınızın adı, 'Kapitalizmin Sınırları ve Toplumsal Proletarya', 've' sözcüğüyle ayrılan iki parçası birlikte okunduğunda, insanda acayip bir merak yaratıyor ve “bir şeyler var ve galiba ben pek bilmiyorum” duygusu uyandırıyor. Kitabınızı henüz okumamış ama okumaya niyetliler açısından bize kısaca, hem 'kapitalizmin sınırları' derken, hem de 'toplumsal proletarya' derken ne kastettiğinizi özetler misiniz?

Marx ve Engels, 'Komünist Manifesto’nun bir yerinde, kapitalist toplumu, büyüler yaparak çağırdığı cehennem güçlerine artık söz geçiremeyen büyücüye benzetmişlerdi. Marx, dâhiyane sözlerinden birinde, “Kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir” demişti. Bugün, değersizleşen dev miktarlardaki fazla sermayenin bizatihi kendisi, kapitalist üretimin engelini ve sınırını oluşturuyor. Gerçek insan gereksinmelerine değil, sonsuz kâra endeksli üretim, sürekliliğini sağlayamayacağı bir sınıra yaklaşıyor. En başta bu. İkincisi, kapitalist üretim ilişkileri, geliştirdiği üretici güçlerin yarattığı zenginliği ve gelişme potansiyelini kucaklayamayacak kadar daralmıştır. Bunu en iyi, bilgi/enformasyona, 'maddi olmayan emek' ürünlerine kapitalist el koymada ve bunlara erişimin kapitalist özel mülkiyet tarafından engellenmesinde görüyoruz. Çok önemli bir başka gösterge, toplumsal açıdan gerekli emek zamanındaki büyük düşüşün mantıksal sonuçlarına ulaştırılamamasıdır. Öte yandan, bu çelişkili çerçeve içindeki 'büyüme için büyüme' kısırdöngüsü, dünyamızı ekolojik bir yıkımın eşiğine, dünyanın biyolojik/fiziksel sınırlarına getirmiştir.

'Toplumsal Proletarya' konusuna gelince, aslında 'emek gücünü satmaktan başka geçim aracı olmayan' biçimindeki klasik Marksist proletarya tanımını esas almış oluyorum. Buradaki 'toplumsal' kavramının üç işlevi var: Birincisi, kapitalist yeniden üretim ve proletaryanın yeniden üretimi salt ekonomik değil toplumsal bir süreçtir. Sınıf, 'zaten' toplumsal bir ilişkidir. İkincisi, bugün sanayi kapitalizmi döneminden farklı olarak bu toplumsallığı özel olarak vurgulamak gerekiyor. Çünkü proletarya üretken olmayan emekçiyi, işsizi, ev içi emeği, kent ve kır yoksullarını içine alan geniş, çok katmanlı bir sınıftır artık. 'Toplumsal', bu gerçeği tek sözcükle anlatmaya son derece elverişli bir kavram. Üçüncüsü, bu kavram, toplumsal sorumluluk ve inisiyatifin tarihsel olarak artık proletaryada olduğu iletisini veriyor ve bu, kanımca günümüzde çok önemli.

>>>> Proletaryanın hiçbir zaman devrimci-kurtuluşçu bir sınıf olmadığı, 'sanayi kapitalizmi' döneminde belli bir toplumsal rol oynamış olsa da, 'bilgi-hizmet kapitalizmine' geçişle birlikte politik bir sınıf olarak tarihe karıştığı, onun yerini, ağırlıklı bölmesini 'beyaz yakalılar'ın oluşturduğu 'orta sınıf'ın aldığı türünden görüşler çok moda… Bunlara ne diyorsunuz?

En başta şunu söylemek gerekiyor: Marksizm’in proletaryaya ilişkin kalkış noktası ampirik değil teoriktir. Marx, proletaryayı 'evrensel' ve kurtuluşçu bir sınıf olarak tanımlamaya başladığı zaman da ortada henüz gürül gürül bir proletarya hareketi yoktu.

Moda görüşlerin gerekçelerine bakalım. Ne diyorlar? Sanayi sektörü daralıyor, hizmet sektörü büyüyor; bilgi-iletişim kapitalizmine geçtik; bilgi temel üretici güç haline geldi; işçi sınıfı yok oluyor; bilgi-iletişim sektöründeki beyaz yakalı çalışanlar işçi sınıfına, proletaryaya değil, orta sınıfa aittir vb.

Bir kez, kapitalizmde maddi üretim yok olmuyor; üretim sanayisizleşmiyor; ekonomi maddesizleşmiyor; artık değer üretimi durmuyor. Bu söylenenler, kapitalizmin krizdeki anayurtları için de geçerli. Kaldı ki, dünya çapında baktığımız zaman, Çin, Hindistan, Brezilya vb. ülkelerde sanayi üretimi ve istihdamı artıyor. Sonra tarım, madencilik, inşaat ve imalat sektörleri dışındaki her şeyi 'hizmet' sayan istatistiklerin aldatıcılığına kapılmamak gerek. Üretim hizmetleri, sağlık ve eğitim başta olmak üzere toplumsal hizmetler, kişisel ve enformasyonel hizmetlerden farklı olarak üretken emek içinde yer alıyor, genel hizmet sektörünün çok büyük bir bölümünü oluşturuyorlar. Tüm kapitalist dünyada sürekli bir proleterleşme süreci yaşanıyor. Geleneksel küçük mülkiyet ve iş sahibi küçük burjuvalar mülklerini, bağımsız meslek sahibi konumlarını yitirerek proleterleşiyorlar. Kapitalist üretim süreci, hizmetler alanındaki emek gücü sahiplerini sürekli olarak işçileştiriyor. 'Hizmet', kendisi metalaştığı oranda, çalışanlarının çok büyük çoğunluğunu da işçileştiriyor.

Günümüzde proleterleşmenin bir başka anlamı daha var: Nüfusun giderek artan bir bölümü, 'yedek işçi ordusu' kavramını da aşan bir içerikte, yalnız emek gücünü satma olanağından değil, her türlü yaşam/geçim araçlarından yoksunlaştırılıyor. En tipik ve bilinen örneği, kendini yakan Tunuslu mühendis/işportacı Muhammed Buazizi’dir. Toplumsal proletaryanın en alttaki, en ezilen kesimi, kent ve kır yoksullarından oluşuyor.

Muz gibi, duruma göre her niyetle kullanılan 'beyaz yakalı yeni orta sınıf' kavramı tam bir Amerikan sosyolojisi efsanesidir. Bir kez, yaka rengine göre sınıf belirlemesi yapmanın iler tutar yanı yoktur. Burjuva sosyolog ve ideologlarının 'beyaz yakalı' diyerek aynı sepete koyduğu büro/bilişim/hizmet çalışanları aslında iki temel sınıfa doğru kutuplaşıyorlar. Üst yöneticiler tartışmasız biçimde kapitalist sınıfın içindedir. Üretim araçlarından ve üretim denetleme hakkından yoksun, emek gücünden başka geçim aracı olmayan, toplumsal zenginlikten kendi ürettiklerinden ancak bir bölümünü ücret olarak alan emekçiler yaka renkleri ne olursa olsun proletarya içinde yer alıyorlar. Dünya çapında emek gücünden başka yaşam/geçim aracına sahip olmayanlar, bugün kabaca dünya nüfusunun yarısına yakındır.

Son olarak, bugün proletaryanın toplumsal bileşiminin yarattığı büyük tarihsel olanağa değinmek istiyorum. Toplumsal proletarya bugün, büyük bir devrimci ve kurucu potansiyel taşıyor. Bir yanda güncel ve krizdeki kapitalizmin mülksüzleştirdiği, yoksunlaştırdığı, işsiz, aşsız, umarsız, geleceksiz canlı patlayıcı madde taşıyıcısı proleterler, öte yanda sanayi ve hizmette giderek öne çıkan, zihinsel/entelektüel bilişim emekçileri… Bu özellikleri taşıyan, bu ölçüde geniş, çoğul ve çok katmanlı bir toplamın hareket ve örgütlülük olarak birleştirilmesi, ancak ideolojik-politik bir mayalanmayla olabilir. Bugün devrim süreci, toplumsal proletaryayı politik proletaryaya dönüştürme sürecidir. Toplumsal kurtuluş, politik proletaryanın eseri olacaktır.

>>>> Bir de laiklik konusu var. Konunun kitabınızla dolaysız bir ilişkisi yok ama yine de kapitalizmin sınırlarını tersinden genişletmek için metafizik dünyaların örgütlenmesine özel bir önem vermesi bakımından, toplumsal proletaryanın savaşıyla laiklik savunusunun ilişkisini nasıl görüyorsunuz ?

Laiklik ve sekülerliğin toplumsal proletaryanın savaşıyla doğrudan ve birinci dereceden ilişkili olduğunu düşünüyorum. Laiklik savunusundan vazgeçen, önemsizleştiren bir komünist hareket, geleceği kazanamaz. “Laiklik olmadan olmaz!” demeyen bir hareket, geçmişinden, devrimci geleneklerinden de kopar. Kitapta, özellikle de İngiliz işçi sınıfı hareketinin deneyimi üzerinden laikliğin deyim yerindeyse 'proleter yöntemlerle' nasıl içselleştirilip toplumsallaştırıldığını aktarmaya çalıştım. Bütün bunların ötesinde, laiklik savunusunun çok yalın ve sınıf mücadelesi bakımından son derece önemli bir yanı var: Bu dünyadaki yazgısını belirleme hakkının kendi ellerinde olduğuna inanmayan bir insanla devrime, sosyalizme filan gidilemez…

>>>> Ekolojistlerden, kitabınızın ekolojiyle ilgili bölümünün eklektik olduğu yolunda görüşler var. Oysa ben bu bölümü, ekoloji konusunda görüş geliştirecek Marksistlere, el altında bulunduracakları bir referans olarak öneriyorum. Aynı konuda aynı okumadan bu kadar karşıt iki görüşün çıkmasının nedeni sizce ne olabilir?

Ekolojistlerin hangi gerekçeyle 'eklektik' bulduklarını doğal olarak bilemiyorum. Yorum farkları, farklı gözlerin söz konusu metni kendi bakış açılarını merkeze koyarak okumasından doğuyor olmalı. Çok doğal. Ayrıca ben 'eklektik' kavramının salt olumsuz bir içerik taşımadığı kanısındayım. Bir komünistin, kendi dünya görüşünden vazgeçmeden ekoloji konusunda söz söylemesi, temel hareket noktası ekoloji olan birine eklektik gelebileceği gibi, ekolojistin toplumsal devrime yaklaşımı da bir Marksiste öyle gelebilir. Ama böyle gelmesi bile, farklı bakış açılarının birbirlerinden bilgili ve birbirlerine ilgili olduğunu gösterir. Bu, özellikle bugün iyidir.

Sermayenin duvarlarını delik deşik etmeye başladılar bile

>>>> Bilgi-iletişim devrimini, özel olarak da internet konusunu sınıf savaşı bağlamında biraz açar mısınız? Okur bu konuyu kitabın yoğunluğu içinde ikincil bir konu olarak algılayabilir endişesiyle burada öne çıkarıyorum. En azından artılarını ve eksilerini sıralarsanız, okur bu özel konuyu bunları arka planda tutarak okur.

Kesinlikle ikincil bir konu değil. Kitabın 'Sınırlar' bölümünün en temel konusu bu. Bilgi-iletişim alanındaki gelişmeler, Marx’ın 'toplumsal birey' dediği, 'genel üretici' gücünü, doğa bilgisini kendi malı haline getiren insanın ortaya çıkacağı tarihsel sahneyi hazırlıyor. Toplumsal birey, toplumsal yaşamın -Marx’ın 'general intellect' dediği- genel aklın denetimi altına girdiği zaman ortaya çıkacaktır. Bilişim teknoloji ve araçlarındaki yenilikler bunun ortamını hazırlıyor.

Toplumsal bilginin ve bu bilgiyi ortaklaştırmanın evrensel araçları olmaya yetenekli bilgisayar ve internetin üretici ve iletici güç olduğu bir dünyada bilgiyi kapitalist mülkiyet ve tekel hapishanesinde tutmak uzun erimde olanaksızdır. Sermayenin internete koyduğu erişim engellerini kıran hacker’lar, yaratıcı program ve uygulama teknikleriyle bilgiyi ortaklaştırmanın bin bir çeşit yolunu bulan milyonlarca internet kullanıcısı, sermayenin duvarlarını delik deşik etmeye başladılar bile. Bu alan, başlı başına önemi giderek artan bir sınıf mücadelesi düzlemidir. Öte yandan, teknoloji ve araçlar, tarihin, sınıf mücadelesinin üstüne çıkamazlar. 2011 Arap isyanlarından sonra internet yeni dönemin siyaset ve eylem üreticisi, örgütleyicisi olarak sunuldu. Oysa araçlar, siyaseti ve örgütlülüğü olana hizmet ederler esas olarak. İnterneti, yarattığı 'sosyal paylaşım ağları'nı örneğin yüz yüze, insan insana ilişkileri, bu ilişkiler temelinde oluşup gelişen örgütlülüğü ikame eden bir araç olarak alırsanız, arabayı atların önüne koymuş olursunuz. İnterneti, siyasetin etki ve nüfuz alanını genişleten, örgütlenmenin katılım ve doğrudan demokrasi kanallarını güçlendiren, katılımcılara aynı zamanda çağrıcı olma olanağı sağlayan, eylem ve hareket bilgilerini çok geniş kesimlere yayan bir araç olarak değerlendirmek ise hem mümkün, hem de gereklidir.

Bu sistemin kendi evrimiyle komünist bir topluma gideceğini düşünemiyorum

>>>> Şimdi biraz da spekülasyon yapmanızı isteyeceğim. Bundan sonra dünyada neler olabilir? On yıl içinde, yirmi yıl içinde, elli yıl içinde neler olabilir? Kitabınız bu sorunun yanıtlarına ulaşmanın anahtarlarını veriyor ama tabii ki yanıtları vermiyor. Onun için, Marksistlerden pek istenen bir şey değildir ama spekülasyon yapın diyorum. Nedeni de şu: Spekülasyon yapsın veya yapmasın, bütün Marksistler spekülasyon yapmayı sever, bütün Marksist okurlar da spekülasyon okumayı sever. Bu kadarcık bir magazin tarafımız olsun. Sizce bir mahzuru yoksa…

Yakın dönemin falı pek iç açıcı görünmüyor. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Şu içinde yaşadığımız günlerde, Ortadoğu’da savaş bulutları yoğunlaşıyor. 2012 yılında İran’da eğer rejim içeriden çökertilemezse -ki, bu şimdilik zayıf olasılık- İran’ı merkez alan bölgesel bir savaş güçlü bir olasılık olarak görünüyor. ABD, Çin ve Rusya yeni savaş doktrinleri, yeni silah teknolojileri geliştiriyorlar. Doğrudan büyük emperyalist güçlerin karşı karşıya geleceği ya da bir tarafında bu güçlerin yer alacağı paylaşım savaşları gündemde.

Kapitalizmin 2008’den bu yana derinleşerek tüm dünyayı içine alan büyük krizinin etkileri ve sonuçları bakımından asıl kritik dönemi önümüzde. Bu kriz, öncekilerden farklı olarak, onu oluşturan nedenlerin daha derin, çıkış yollarının ise daha sınırlı olduğu bir evrede geldi. Bu koşullarda sermayenin, emekçilerin, halk kitlelerinin elindekine, avucundakine el koyma dışında krizden çıkma programı yoktur ve bunun tek yolu, ekonomik ve siyasal şiddet uygulamaktır!

Buraya kadar söylediklerim, spekülasyondan çok analiz çerçevesindeydi.

Marksistler açısından 'spekülatif' soru kanımca şudur: Toplumsal devrimler gelmese, dünya da kalmaya devam etse, diyelim 500 yıl sonra bu kapitalizm, canlı emeğin, değer yasasının, mübadelenin vb. olmayacağı, artık kapitalist olarak tanımlanamayacak bir evreye geçebilir mi? Kapitalizm, bildiğimiz tanımıyla kapitalizm olmaktan evrimci bir süreç içinde çıkıp başka bir şey olabilir mi? Biliyorsunuz, aşırı determinist Marksistler bu soruya çeşitli biçimlerde “evet” yanıtı veriyorlar. Ben, bu sistemin kendi evrimiyle komünist / komünizan bir topluma gideceğini düşünemiyorum. Şunu ben de kabul ediyorum: Sınırlar konusunda değindiğimiz gelişmeler, kapitalizmi de, sistemini eskisi gibi, eski yöntem ve araçlarla sürdürmenin olanaksız olduğu bir noktaya getiriyor. Toplumsal devrimler gelmezse, şöyle ya da böyle tersinden çözüm yolları arayacak, dünya çapında yeni işleyiş ve örgütlenme biçimleri deneyeceklerdir. Bu çerçevedeki muhayyel toplumun, bugünkü kapitalizmden farklı kimi yönler taşısa da, insanlık için bugünkü toplumdan daha iyi, daha özgürlükçü olacağının ise hiçbir işareti yoktur. Hatta böyle bir olasılık yoktur. Yalnızca 'barbarlık' demiyorum. Bu, insanlığın tanıdığı en iğrenç bir 'uygarlık' da olabilir. Robotların neredeyse tüm üretim ve hizmetleri gerçekleştirdiği, 'gen zengini' süpermenlerle, bu uygarlığa fazla gelen 'ilkel normal'lerin Hindistan’ın kast sisteminden daha katı bir hiyerarşi içinde yer alacağı bir uygarlık...
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET