Gönderen Konu: Bir NATO gücü olarak Yeni Osmanlılar -Mustafa Zeyn  (Okunma sayısı 1600 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı AleksandrKirsanov

  • İleti: 133
Arap dünyasının etkili yayınlarından Lübnan gazetesi Dar el Hayat’ta yazan Mustafa Zeyn (Mostafa Zein) AKP’nin bölge politikasını değerlendirdi: “Erdoğan’ın Davos’ta Şimon Peres’e karşı tutumu, Gazze savaşındaki tutumu sadece kendisini ABD ve Avrupalılardan ayrı tutarak bölgede bir rol oynama çabasından ibaret. Bu onun Avrupa ve ABD’nin çıkarlarından ayrılacağı anlamına gelmez...”


Türkiye: NATO’nun Ortadoğu’daki jandarması
Bir NATO gücü olarak Yeni Osmanlılar



Türkiye sahip olduğu şöhreti imparatorluk tarihiyle kazanmadı. Avrupa’ya sürgün yanılsamasından sonra, Osmanlıcılığı canlandırıp kendi köklerine ve civarına dönme teşebbüslerine ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun teorilerine rağmen. Türkiye şöhretini AKP iktidar olana kadar ülkeyi yöneten ve ülkede “laiklik ve demokrasiyi” el üstünde tutan ordusunun tarihiyle ve de Kürtlere baskı uygulayarak ve ana dillerini konuşmalarını yasaklayarak da kazanmadı.

Türkiye şöhretini ve gücünü NATO’nun en büyük ikinci silahlı gücü olmasıyla kazandı.
Bir başka deyişle, Türkiye Avrupalıların ve Amerikanların Ortadoğu’daki silahlı gücüdür, hem de geçmiş ve modern İslami tarihinden dolayı Avrupa Birliğine kabul edilmeksizin Batı çıkarlarını korumakla vazifelendirilmiş bir polis gücüdür. Şu da çok iyi biliniyor ki ABD, Avrupa Birliği’ne ve Türkiye’nin AB üyeliğine en çok muhalefet eden Fransa ve Almanya’ya Türkiye için sürekli baskı yapmaktadır.

Ortadoğu’nun polis memuru, politik kaderi askeri gücü tarafından kontrol edilirken bölgede kabul görmüyor, Filistin davası başta olmak üzere Arap davalarına da karşıt bir yol benimsiyordu. Aslına bakılırsa Türk ordusu işi herhangi bir Arap ayaklanmasının önünü kesmek için İbrani devletiyle bir ittifakı onaylama noktasına kadar götürdü.

Bu yakın tarih, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından silinemez. Erdoğan’ın Davos’ta Şimon Peres’e karşı tutumu, Gazze savaşındaki tutumu sadece kendisini ABD ve Avrupalılardan ayrı tutarak bölgede bir rol oynama çabasından ibaret. Bu onun Avrupa ve ABD’nin çıkarlarından ayrılacağı anlamına gelmez. Özellikle de, Irak savaşındaki tavrı gibi, sorun kendi iç konumuna direkt etki eden meselelere geldiğinde…

Bu bakış açısına dayanarak, Erdoğan Suriye’deki olayların en başından beri, yaşananlar Türkiye’nin iç meselesiymiş gibi davrandı. Bu sayede politikalarını bu temelde sürdürdü. Suriye muhalefetinin toplantılarına ev sahipliği yaptı ve onların sloganlarını benimsedi. Dahası, Cisr el Şuğur’dan Türkiye sınırına göçenlerden yararlanarak, Suriye rejimine karşı bir Arap ve uluslararası kamuoyunun oluşmasına katkıda bulundu.

Bu basamakları ABD ve Avrupa’yla birlikte koordine eden Erdoğan, Suriye rejiminin devrilmeye mahkûm olduğuna inanıyor ve Esad’dan başarılı olacak bir yönetim oluşturulmasında iddia sahibi oluyor. Bunu yaparken de kendisini “demokratik” İslamcı bir model olarak sunuyor ve Batıya kabul ettirmeye çalışıyor. Olaylar geliştikten ve Suriye’de sahip olduğu şeylere ulaştıktan sonraysa sistematik bir şekilde ABD tarafından kullanılıyor ve Esad’a (ya reform yap ya çekil, şeklinde özetlenebilecek) mesajlar götürüyor. Böyle bir durumun gerçekleşmeyeceğinin gayet iyi farkında. Şiddet durmayacak çünkü güvenlik güçleriyle barışçıl protestocular arasındaki yüz yüze görüşme aşaması, Şam yönetimi “teröristlere” ve orduya seslendiğinden beri geçmiş durumda. Başka bir sonuç da şu ki Suriye’de veya başka bir ülkede reform “şimdi” mümkün değil. Dahası, Esad’ın verdiği sözler ve geçirdiği yasalar da ne muhalifler ne de Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppé’nin söylediği gibi bunları “provokasyon” olarak kabul eden Batı ülkeleri tarafından kabul görmüş değil.

Davutoğlu’nun Esad’a ABD’nin mesajlarını götürmediği iddiası gerçeklikten uzak. “15 gün içinde reform yap ya da vahim sonuçla yüzleş” mesajının da Davutoğlu’na Erdoğan tarafından tembihlenen, sadece Ankara’nın uyarısı olduğu da gerçek değil. Tersine, Batı ve Doğu’nun birlikte anlayabildiği, Türk İslam belagatıyla verilen böylesi bir uyarı, ABD ve Avrupalıların (malum Arapların da) bakış açılarını özetliyor. Dahası, ABD birçok sebepten ötürü, en önemlisi de “tek taraflı” bir karar almamak için “Arap ülkelerinin de dahil olduğu uluslararası toplumla” mutabakata varmayı tercih ediyor. Gerçeği söylemek gerekirse, ABD Irak deneyiminden dersler çıkarmış. Ve Libya’da, Kaddafi’yi devirip demokrasiyi yayma savaşının başarısızlığını ve sivillerin katledilmesini tek başına üstlenmeden, NATO güçleriyle ve bazı Arap ülkelerinin desteğiyle savaşı yürütüyor.

Türkiye Suriye ve Ortadoğu’daki değişime liderlik etmeye hazırlanıyor ve kendisinin bu işi yapmak için seçildiğine inanıyor. Doğrusu, bu Müslüman dünyası ve batı için kabul edilebilir ve İsrail’le ilişkileri de, “Yahudi devleti tehdidi geçtikten sonra” artık bir engel teşkil etmeyecek. Ayrıca Türkiye’nin konumu İran ve etkisiyle karşı karşıya gelmek de için ideal.

Türkiye bölgeye Suriye geçidinden geri döndü ve ne “demokratik İslamcılığıyla” ne de bir NATO gücü olarak oynadığı rolle bağdaşan bir rejimi değiştirerek liderlik statüsünü kutsama hırsıyla hareket ediyor. Suriyelilerin haklı ve acil taleplerine gelince, ne Erdoğan, ne ABD, ne de Avrupa bunları gerçekleştirebilir.

15 Ağustos 2011, Dar Al-Hayat

[Global Research’teki İngilizcesinden 5deniz.net (Sendika.Org) tarafından çevrilmiştir]