Gönderen Konu: Marksistlerin Mustafa Kemal'e bakışı...  (Okunma sayısı 2401 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Asi Ruh

  • İleti: 84
Marksistlerin Mustafa Kemal'e bakışı...
« : 26 Mayıs 2012, 19:53:11 »


Marksist aydınlar, 72. ölüm yıldönümünde Mustafa Kemal'in tarihsel rolüne ve bugün Mustafa Kemal'e nasıl bakmak gerektiğine ilişkin düşüncelerini paylaştılar.

***

Hayri Kozanoğlu: “Tarihin o dönemini değerlendirirken eleştirel bir bakış açısının yanında, sevgi ve anlayışla o döneme yaklaşmak gerekiyor.”


Ben öncelikle bir Marksist, bir sosyalist olarak Mustafa Kemal’i bugün hayırla yad edilecek bir burjuva devrimcisi olarak değerlendiriyorum. Tarihin o dönemini değerlendirirken eleştirel bir bakış açısının yanında, sevgi ve anlayışla o döneme yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bugün bir sosyalist açısından gerek ideoloji olarak Kemalizme sarılmanın, gerekse bugünün sorunların çözümünü ‘anti-Kemalizm’de aramanın birbirine eşit ölçüde ciddi tehlikeler içerdiğini düşünüyorum. Bir taraftan Kemalizm’in modernleşmeci, aydınlanmacı, bilime ve araştırmaya önem veren, kadına toplumsal alanda bir rol biçen ilerlemeci anlayışına sahip çıkarken; Kemalistlerin İttihatçı gelenekten gelen tepeden inmeci, halka güvenmeyen, sınıf çelişkilerini görmezden gelen anlayışına takılıp kalmanın bugünün sorunlarına cevap vermeyeceği düşüncesindeyim.

Tarihsel materyalist bakış açısıyla, genç Cumhuriyet’in özgürlüklerin, insan haklarının yerleştiği bir zemin üzerinde yükselmediği, bu nedenle o dönemi aşmak iradesi gösterirken demin vurguladığım gibi sevgiyi, anlayışı elden bırakmamak gerektiği kanaatindeyim. Zaten Kemalist devrim o dönem Sovyet devrimi ile kurduğu dostane ilişkileriyle, Çin ulusal devrimine ışık tutmasıyla tarihteki burjuva devrimleri arasında yerini almış, daha sonra birçok ezilen ulusa ciddi anlamda örnek olmuştur.

Diğer taraftan bugünün sorunlarını tamamen tarihten kopuk bir şekilde Kemalizm eleştirisi, 'anti-Kemalizm' üzerinden sürdürmeye çalışan kesimin, özellikle bunu sol bir etiket üzerinden yapmaya çalışan kesimin de o dönemki Hürriyet İtilafçı kesimler gibi dinci, gerici ve emperyalist çevrelerle kol kola girdiğini, tarihin bir anlamda tekerrür ettiğini görüyorum. Bunu da Türkiye sosyalist hareketi açısından çok vahim bir hata olarak görüyorum.

Kemalist devrimi çok küçümsememek gerekir. Ümmetten, tebaa anlayışından yurttaş kavramına geçilmesini önemsiyorum. Ama o dönemki yurttaş kavramının, bugün karar sürecine doğrudan katılan, sistemi eleştirme hakkına sahip olan, kamudan sosyal hizmetleri aktif bir şekilde örgütlenerek bekleyen modern yurttaş kavramının içini dolduramadığını, o anlamda bunun aşılması gerektiğini görmek gerekir.

Aynı şekilde Cumhuriyet’in yetmiş iki buçuk millet denen, Balkanlardan Kafkaslara ve Ortadoğu’ya kadar farklı coğrafi ve etnik kökenlerden gelen insanları bir gelecek umudunda, bir ortak yaşam sürme iradesinde birleştirmek konusunda tarihsel olarak başarısız sayılamayacağını düşünüyorum. Bugün bizi bir arada tutan, sorunlara rağmen bize bir arada yaşama gücü veren de bu anlayıştır. Diğer taraftan bugünün insan hakları, özgürlükler anlayışı çerçevesinde bu yetmiş iki buçuk milletin tümünün taleplerini karşılamaktan Cumhuriyet’in uzak olduğunu görmek gerekir. Özellikle Mustafa Kemal’in kendi ifade ettiği ‘Kürtlerin kendi iradelerini özerk biçimde sağlamaları gerektiği anlayışını” bugün hatırlamak Kürt sorunun çözümü için çok önemli olacaktır. Aynı şekilde tek tip yurttaş kavramının bugün farklı kimliklerini, farklı kültürlerini öne çıkartmak isteyen tüm yurttaşların taleplerini karşılayamadığının da farkında olmak gerekir. O anlamda yurttaşlık anlayışını daha demokratik, daha özgürlükçü bir tarzda genişletmek gerekir diye düşünüyorum.

Mustafa Kemal’den akademik bir kimliği ya da tam oturmuş ideolojik formasyonu olmamasına rağmen tarihten öğrenme, farklı kültürlerden öğrenme, dünyaya geniş bir ufukla bakabilme anlayışının bugün için ciddi bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum. Diğer taraftan yaşama sevincinin, estetik kaygılarının, belagata önem vermesinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan bütün ulus devlet yaratma süreçlerinin böyle köşeli, mitlere, sembollere fazla ağırlık veren, bugün için gülünç gelebilecek yönlerini de eleştiri süzgecinden geçirmek gerekir. Onu bir tapınma aracı olarak görmenin ne daha demokratik Türkiye’yi özleyen sade yurttaşlar için ne de sosyalistler için anlamlı olmadığına inanıyorum.

Aydın Çubukçu: “O, sınıf çıkarlarının gerektirdiği gibi davranmıştır. Önemli olan ona karşı mücadele etmekle yükümlü olanların neler yaptığı, neden gerekenleri yapmadıklardı ya da yapamadıklarıdır.”

Mustafa Kemal, hiç kuşkusuz dönemin en önemli askeri ve siyasi dehalarından biridir. Kültürü ve bilgisi kendisine verilen eğitimin çok üstünde, kişisel ilgisinin genişliğine ve zekâsının büyüklüğüne bağlı olarak çok yönlü ve işlevseldir. Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişen bütün ilerici düşüncelerin mirasını eleştirel tarzda benimsemiş ve geliştirmiş, pek çok noktada eksikliklerini tamamlamış ve aşmıştır. Özellikle Fransız Devrimi’nin sadık bir okuyucusu, oradan akmaya devam eden aydınlanma ışığının da izleyicisi olmayı isteyen bir aydın olarak tanımlamak doğru olur.

Bu kişisel birikim, onun cumhuriyetçilik, Batıcılık, laiklik, gibi kavramlara önem veren düşünce dünyasını açıklar. Bütün bu kavramlar hakkında pek çok eleştirel söz söylenebilir, söylenmiştir de. Bunları herhangi bir olumluluk yüklemek ve onu övmek için tekrar etmiyorum; nesnel olarak Mustafa Kemal’i değerlendirirken üstünden atlanmaması gereken özellikler olduğu için hatırlatıyorum.

1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Avrupa’ya hâkim olan totaliter milliyetçi akımlara da sempatiyle bakmasının bir yanında bu modernizm tutkusunun bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. 12 Mayıs 1937’de Meclis’te yaptığı konuşmada, İspanya İç Savaşı’nı değerlendirirken söyledikleri, aslında kendi ülkesi için düşündüklerinin bir ifadesidir: “Dünya Endülüs'te muazzam bir ihtilâle şahitlik etmektedir. General Franco'nun milletperverlerden müteşekkil ordusu, İspanyol halkının desteğini de ardına alarak, halkı sınıf tabanında parçalamak gibi bir felakete girişmiş olan hükümete karşı haklı bir mukavemet göstermekte ve yirmi beş milyonluk büyük İspanyol milletini tek bayrak ve mukaddes bir milli ülkü etrafında birleştirerek zafere yürümektedir.” *

Bu bir iç politika konuşmasıdır ve özellikle kendi devlet ve toplum anlayışının açıklanması için İspanya’daki durum vesile olarak kullanılmıştır. İmtiyazsız sınıfsız bir millet yaratmak ve onu tek bayrak ve mukaddes bir ülkü etrafında birleştirmek… Atatürk’ün Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren düşüncesinde köklü bir yer bulan hedefi aslında tam da budur. Bu yüzden, onun yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti, Batı’daki örneklerinden fazlasıyla feyiz almış, fakat eksik sermaye gücü dolayısıyla asla onlarla yarışamayacak olan özenti bir faşist diktatörlüktü.

Özellikle işçi ve emekçi kitlelerin derin yoksulluk içinde süründüğü, Kürt sorununun kendisini isyanlarla ifade ettiği, “Komünizm tehlikesini” hemen yanı başında sınırdan gelebilecek bir hayalet gibi gördüğü koşullarda, siyasal rejim olarak tercihini faşizmden yana yapması, sınıf eğilimleri, dünya koşulları ve öteden beri taşıdığı ve geliştirdiği ideolojik formasyon bakımından normaldir. Onu bu yüzden suçlamak, kimsenin aklından bile geçmemeli. O, sınıf çıkarlarının gerektirdiği gibi davranmıştır. Önemli olan ona karşı mücadele etmekle yükümlü olanların neler yaptığı, neden gerekenleri yapmadıklardı ya da yapamadıklarıdır.

Yaklaşık 70 yıldır Türkiye Cumhuriyeti onun çizdiği yoldan ilerleyememek (bu zaten mümkün değildi) ama yerine de başka bir şey koyamamak sıkıntısını aşamamıştır.

Metin Çulhaoğlu: “Bir burjuva devrimcisine ‘madem burjuva devrimcisisin, neden benim gelişmem için elverişli zemin yaratmadın?’ diye bakmak tam tamına zavallılıktır.”

Mustafa Kemal, 20. yüzyılın en büyük burjuva devrimcisidir.

İsteyen, 20. yüzyıla şöyle bir bakıp “daha büyük” bir başka burjuva devrimcisi olup olmadığını araştırabilir. Akla gelebilecek olan Sun Yat-Sen’dir; ama Kemal kadarını şu veya bu nedenle yapamamış, gerisini “başkaları” getirmiştir.

“En büyük” olması, soluğu daha 19. yüzyılın ilk yarısında kesilen bir devrim dalgasını 20. yüzyıla ve Türkiye gibi çorak bir toprağa sarkıtabilmesinden, “burjuvalığı” bu sınıfın ufkunu hiç aşamamasından, “devrimciliği” de aynı sınıfın ufkundan bakıldığında yapılabileceklerin azamisini yapmış olmasından kaynaklanır.

Bir burjuva devrimcisi olarak Mustafa Kemal sonrasında gelmesi gereken devrimci dalganın kaynaklarını mı kurutmuştur, yoksa bu dalga için az çok (Türkiye’de olabilecek kadarıyla) elverişli bir zemin mi bırakmıştır?

Asıl soru budur ve özellikle bugün pek çok solcuya göre bunlardan birincisi doğrudur.

Kişisel olarak, birincisini “doğru” bulanları yanlış buluyorum.

“Yanlış” bulmanın ötesinde, tarihsel bakış olarak aciz ve zavallı bulduğumu da söyleyebilirim. Bir burjuva devrimcisine “madem burjuva devrimcisisin, neden benim gelişmem için elverişli zemin yaratmadın?” diye bakmak tam tamına zavallılıktır. Tarihteki bütün burjuva devrimler ve devrimciler sahnedeki yerlerini “burası işin sonudur” diye almışlardır; “ben buraya kadar getirdim, gerisi başkalarına düşer” türü “aşkın” bir tarihselciliği burjuva devrimlerinden ve devrimcilerinden beklemek safdilliktir.

Pazartesi günü oynanan Beşiktaş-Kasımpaşa maçından sonra Schuster ve Guti “ama hakemler de bize hiç yardımcı olmuyor” diye yakınmışlar. Tutup biz de “ama Mustafa Kemal ve onun burjuva devrimi de bize hiç yardımcı olmadı” mı diyeceğiz? Bugünün ağzıyla söylersek, “var mı böyle bir burjuva devrimi?”

Mustafa Kemal’i, Cumhuriyet’i ve devrimlerini tarihsel yerine koyalım ve sürece salim kafayla bakıp “niye bizi gerdeğe sokmadılar” türü aptalca yakınmalardan vazgeçelim.

* Aydın Çubukçu'dan açıklama:
" 'Marksistlerin Mustafa Kemal'e Bakışı' başlıklı bölümde yer alan yazımda İspanya İç Savaşı'na işaret eden sözlerin Mustafa Kemal'e ait olmadığını öğrenmiş bulunuyorum. Yeterince araştırmadan, güvenilirliği konusunda peşin bir kuşku duyulması gereken bir kaynaktan alarak kullandığım bu paragraf dolayısıyla özür diliyorum.

Bununla birlikte, alıntının işaret ettiği sözlerin Mustafa Kemal'e ait olmaması, Atatürk dönemi siyasal rejimi hakkındaki değerlendirmelerimi dayanaksız bırakmamaktadır. Çünkü değerlendirmelerimin tek dayanağı bu sözler değildir ve o çekilince yapı çökmemektedir. Atatürk'ün devlet ve toplum anlayışının "imtiyazsız sınıfsız bir millet yaratmak ve onu tek bayrak ve mukaddes bir ülkü etrafında birleştirmek" olduğunu söylemek için aslında o uydurma alıntıya hiç gerek yoktu. Dönemin iç siyasete ait özellikleri ve uluslararası ilişkilerin genel çizgileri itibariyle siyasal rejimin esas mahiyeti özenti bir faşist diktatörlük olarak adlandırılabilir.

Özellikle yorumcuların söylediklerine bakıldığında, sözlerimin içeriği bakımından değil ama bu alıntının gerçek olup olmadığı üzerinden eleştirildiğini üzülerek görüyorum.

Değerlendirmelerimin tümü sabit kalmak kaydıyla, alıntıyla ilgili bölümü için tekrar özür diliyorum."

(soL-Haber Merkezi)

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/marksistlerin-mustafa-kemale-bakisi-haberi-35639

Çevrimdışı sgencer

  • İleti: 27
Çulhaoğlu ne diyor?
« Yanıtla #1 : 28 Mayıs 2012, 21:27:43 »
Aşamacılık, devrimci demokrat tabir ettiklerine yıllardır yaptıkları eklektik eleştiriler... Valla ne diyelim kemalizmin dayanılmaz hafifliği içindeyiz.

Yerli yerine koymak öyle olmaz.

Mustafa Suphinin katili olan sınıfın iktidarını sağlamlaştırmasına proleteryanın önünü açmıştır diyenler tek kelimeyle fırsatçıdır.

2. Meşruiyet ile gelen burjuva devrimi çok hızlı bir süreçte tek partiye, orduyla bütünleşmiş bir iktidara ve kesinlikle her süreçte komünizm ve halk düşmanlığına evrilmiştir.

Burjuvaziye methiye düzenlerin komünist isim ve sıfatlarını bu rahatlıkta kullandıkları bir coğrafyadan insanlığın siyasal ve sosyal kurtuluşuna bir katkı gelmesini beklemek abesle iştigal etmektir.

Çevrimdışı veda

  • İleti: 3175
Marksistlerin Mustafa Kemal'e bakışı...
« Yanıtla #2 : 28 Mayıs 2012, 21:44:25 »
"Aynı şekilde Cumhuriyet’in yetmiş iki buçuk millet denen, Balkanlardan Kafkaslara ve Ortadoğu’ya kadar farklı coğrafi ve etnik kökenlerden gelen insanları bir gelecek umudunda, bir ortak yaşam sürme iradesinde birleştirmek konusunda tarihsel olarak başarısız sayılamayacağını düşünüyorum. Bugün bizi bir arada tutan, sorunlara rağmen bize bir arada yaşama gücü veren de bu anlayıştır. Diğer taraftan bugünün insan hakları, özgürlükler anlayışı çerçevesinde bu yetmiş iki buçuk milletin tümünün taleplerini karşılamaktan Cumhuriyet’in uzak olduğunu görmek gerekir. Özellikle Mustafa Kemal’in kendi ifade ettiği ‘Kürtlerin kendi iradelerini özerk biçimde sağlamaları gerektiği anlayışını” bugün hatırlamak Kürt sorunun çözümü için çok önemli olacaktır. Aynı şekilde tek tip yurttaş kavramının bugün farklı kimliklerini, farklı kültürlerini öne çıkartmak isteyen tüm yurttaşların taleplerini karşılayamadığının da farkında olmak gerekir. O anlamda yurttaşlık anlayışını daha demokratik, daha özgürlükçü bir tarzda genişletmek gerekir diye düşünüyorum.

Mustafa Kemal’den akademik bir kimliği ya da tam oturmuş ideolojik formasyonu olmamasına rağmen tarihten öğrenme, farklı kültürlerden öğrenme, dünyaya geniş bir ufukla bakabilme anlayışının bugün için ciddi bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum. Diğer taraftan yaşama sevincinin, estetik kaygılarının, belagata önem vermesinin önemli olduğunu düşünüyorum."

Yukardaki sözler ÖDP MYK üyesi Hayri Kozakçıoğluna ait!
ÖDP nin kemalizmle kol kola ULUSALCI KULVARDA yürüdüğünün kanıtı!
İnsanda gerçekten biraz tarih bilinci,birazda sınıf bilinci olur.
Hatta insanda,yanıbaşında yok edilmek,asimile edilmek istenen  bir halk varken,biraz utanma olur.
Neymiş hazrete göre bugün bizi bir arada tutan,bize bir arada yaşama gücü veren?
Mustafa Kemal'in  tarihten öğrenme, farklı kültürlerden öğrenme, dünyaya geniş bir ufukla bakabilme anlayışı.
Aslında altı okta ifadesini bulan "SINIFSIZ VE İMTİYAZSIZ KAYNAŞMIŞ BİR KİTLEYİZ" yalanının somut ifadesi.
Lafa bakın,farklı kültürlerden öğrenme.
Bırak öğrenmeyi adamın farklı kültürlere tahammülü yok!
Tüm amacı,onları yok ederek,asimile ederek,olmayan bir türk kültürü yaratmak.
Eklektik bir TÜRK KÜLTÜRÜ.

veda
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimdışı Vurgun

  • İleti: 837
Marksistlerin Mustafa Kemal'e bakışı...
« Yanıtla #3 : 29 Mayıs 2012, 16:52:30 »
Teorisyenlerimiz M.Kemali aklamak icin birbiriyle yarisir duruma gelmis.
Izelenen politika tamamiyla emekci kitlenin degil bir avuc burjuvanin zenginlesmesini saglamak icindi .Aklama yarisina girenler ayni zamanda kendisine asla rakip tanimamis karsindakileri ya zindanlarda attirmis  yada astirmis  diktatör bir kisinin ayni zamanda kendi eliyle kurdugu ve icinde yer aldigi günümüzün miti dünün gizli ve bir o kadar da kirli olan teskilat-i mahsusasinida aklamaya calisiyorlar.Atatürkü koruma yasasi cikarilmis artik gerisini siz düsünün.
Tam yani basinda 1917 de yasanan iscieylemleri ve ekim devrimi Türkiyeyi de etkisine almistibundan korkuluyordu ve bu ayaklanmalarin ülkelerine de yayilmamasi icin ellerinden geleni yaptilar. Kendi kurduklari dernekle yine tepedekileri göreve getirerek aday gösterildi .  Isci sinifini kemalist rejimin koruyucu ve kollayici olmasi icin bagimsiz örgütlenmelerine izin verilmedi bu da bize isciye ait bir tane bile sendikanin olmadigini gösterir.
1927 de Fransizlarin elinde olan Adana -Nusaybin demiryolu isletmesinden grev olmus ve grev kiricilariyla polis askerin isbirligi sonucu raylarin üzerindeki grec yapan isci ve ailelerine ates acilarak grev kanla bastirilmistir.
Yazi da dikkatimi ceken bir cümle de ‘Kürtlerin kendi iradelerini özerk biçimde sağlamaları gerektiği anlayışını” benimsemis oldugu söyleniyor ve bunu günümüzde hatirlatilmasi gerektinden bahsedilmis.Bu adamlarin hic mi vicdanlari sizlamaz bilmem.Tarihe hic dokunmadan kendisine ait olan sözü hatirlatmak gerekir bu beylere. O da "varligim türk varligina arman olsun" dur. Nerde kaldi peki kürt varligi .Peki ne zaman söylendi bu? Erzurum kongresinde agizlara bal calan kemal kürtleri yanina alip onlarla isi bittiginde .Unutuverdi özerklik hakkini.Simdi bu beyler gözümüzün icine baka baka yalan söylüyorlar.Agri isyani tarihe kanla yazildi.Dersim katliami keza öyle.
Bu ülkede sadece türk ulus etnik ve irksal haklari talep etmek hakkina sahiptir baska bir kimsenin böyle bir hakki yoktur denildi.
Bir baska teorisyen Yaklaşık 70 yıldır Türkiye Cumhuriyeti onun çizdiği yoldan ilerleyememek (bu zaten mümkün değildi) ama yerine de başka bir şey koyamamak sıkıntısını aşamamıştır demekte..Bakalim günümüze inkar ve imha devam etmiyor mu .El insaf gercekten.Istenilen sadece dini siyasi olarak kullanarak seriatin gelmemesi ama beri taraftan iscinin silindir gibi ezilmesi hak arayan her kisinin kodesi boylamasi umurlarinda degil.Yoksa düne kadar memleket güllük gülüstanlikti öyle mi.80 darbesini Denizleri Mahirleri Ibrahimlerin öldürülmesini yadlarindan coktan cikarmis bu beyler.Kisacasi  egemenler ne istiyorsa harfi harfiyen yerine getirildi.Dün de bugün de.Kemalizmden bir türlü kopmadilar gitti.Gerceklerle yüzlesemeyen bu beyler Ibrahim kaypakkayanin kemalizm üzerine yazisini okusunlar.
Simdi bu durumda sevgili teorisyenlerin Marksizmi kullanarak nasilda egemenleri savundugu ortadadir.Yapilmasi istenen isci sinifini burjuvanin degirmenine su tasittirmak tamitamina revizyonizmin keskin kokusu ortaligi sarmis .Fikir savasi sinif savasiminin zorunlu bir yönüdür bundan ötürü kim ki isci sinifina düsmanlik ediyor onlari her alanda yerle bir etmek gerekir.Yoksa yakinda Adolf Hitleride savunacaklar.
Serhildan jiyane
HER YER TAKSIM HER YER DIRENIS