Gönderen Konu: Özgürlükler  (Okunma sayısı 23022 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı AleksandrKirsanov

  • İleti: 133
Özgürlükler
« : 04 Eylül 2011, 09:03:02 »
Özgürlükler, kimi ''sosyalist''ler tarafından, soyut bir biçimde nesnel dünyada nerede durduğu hiç göz önünne alınmadan, ezbere bir biçimde her koşulda savunulmaktadır.

Oysa gerçek sosyalistler için özgürlükler, kimin için özgürlük sorusu sorulmadan savunulamaz.

Bu sorunun cevabıysa komünistler açısından elbette ''işçi sınıfı ve tüm ezilenler'' içindir.

Bugün AKP eliyle yürütülmekte olan neoliberal dönüşümün  bir parçası olarak dini özgürlükler adı altında, toplumun gericileştirilmesi, kapitalist üretim biçiminin çelişkilerinin dışa vurumu olan açlık, yoksulluk, katliamlar ve savaşlar karşısında, dilencileştirme ve cematlere bağlamayla, insanların dünyaya din üzerinden bakması sağlanarak, sistem karşıtı tepkilerin azaltılması hiç yoktan ehlileştirilmesi amaçlamakta, aklıevvel ''sol''cular tarafından da destek görmektedir.

Üniversitelerde türban serbestliği tartışmasından başlayan bu dini özgürlükler sorunsalı nedense dinin kişisel bir sorun olduğu üzerinden şekillenip kalmakta.
Sosyalist bir düzende din elbette kişisel bir sorundur ve devlet hiçbir şekilde kişilerin dinlerine karışmaz.

Aynı şekilde herhangi bir dine inanan kişilerde dini kendi içlerinde yaşar ve hiçbir biçimde bu dini topluma ve devlete müdahil bir yapı haline getirmeye çalışmazlar.

İşte bu noktada inanç özgürlüğü savunulacaktır.

Ancak bugün bu durum geçerli midir?

Neoliberal dönüşümlerin bir parçası olara toplumu gercileştirmeye çalışan emperyalist kapitalist sistemin Türkiyedeki uygulayıcısı AKP dinin kendi kişilerin kendi içlerinde yaşadıkları bir şey olarak kalmasını mı yoksa, dinin ve dinsel olguların toplum ve devlet yapısındaki etkisini arttırmayı, derinleştirmeyi mi amaçlamaktadır.

İkincisinin geçerli olduğu ortadadır ve dinsel özgürlükler adı altında gericileştirmenin savunulduğunun farkına varılmalıdır.

Dinin kişisel bir olguğu noktada inanç özgürlüğü savunulacaktır ancak din toplumsal bir baskı ve tepkisizleştirme aygıtı olarak, yani gericiliğin odak noktası olarka var aldığı sürece, gericilik karşıtı mücadele dini özgürlükler adı altında topluma sunulan bu gibi durumlar akarşı mücadeleyi gerektirir.

Bu konuyu kadının türban takma özgürlüğüne indirgeyen sığ düşüncelilere şimdiden söyleyelim, türban dinin, kadının acizliği ve erkeğin bir metası olmasının ifadesi, yani kadının dine göre ikinci plandaki yerinin tescili olarak ele alınmalı ve bu noktada türbana karşı çıkılmalıdır.
Elbette bu türban takan kadınlar akarşı bir mücadele anlamına gelmez.

Türbanda dahil olmak üzere esas tartışmaysa dinin toplumdaki yeri üzerinden yürütülmelidir.


Bu başlık da bu amaçla, yani toplusal yaşamımıza, bilimden-sanata ve daha birçok noktaya kadar bu gericilik dalgasının nasıl yayıldığını gözler önüne sermek için açılmış ve bu noktada atılan adımların teşhisi bu başlık altından sürecektir.
« Son Düzenleme: 05 Eylül 2011, 15:09:38 Gönderen: AleksandrKirsanov »

Çevrimdışı AleksandrKirsanov

  • İleti: 133
Bilim için "Ulema" vakti –Onur Aksoy
« Yanıtla #1 : 04 Eylül 2011, 09:03:52 »
Dekolte giyene tecavüz sürpriz olmaz” diyen Profesör...

Türban takmayan öğrencilere, “Örtünmemek bedeni herkese peşkeş çekmektir”, “Açılan kadınlar hayvani hislerle, kapanan kadınlar insani hislerle meşgul olurlar” diyen bir Doçent…

Meclis başkanını ziyareti sırasında onu uyararak: “Aman hocam, bir şey söylersin ipimizi çekerler” diyen bir Yüksek Öğretim Kurulu Başkanı…

Aynı başkan için, “YÖK Başkanı gayet güzel konuşuyor” diyen bir bürokrata, “İsterse konuşmasın parasını biz veriyoruz” tarzında yanıt veren bir Maliye Bakanı...

Bunlar ve benzeri birçok olay AKP iktidarı sırasında gerçekleşen, ucu akademik hayata, bilime ve üniversitelere dokunan trajikomik olaylar zinciri ve hepsi de temellendirilmeye çalışılan eğitim sisteminin yüksek öğretime yansıması olarak “asıl amaca” ışık tutan örneklerdir. Yönetimi ele aldığı ilk günden başlayarak bu ülkenin tüm ilerici kişi, kurum veya kuruluşlarına savaş açan AKP, YÖK’ü, üniversiteleri ve bilim üreten tüm organları bu bağlamda şekillendirmeye çalışmaktadır.

AKP ve yüksek öğretim savaşı
AKP henüz iktidara geldiği ilk aylarda ilan ettiği Eylem Planı’nda Üniversite ve YÖK Yasasını ön sıralara yerleştirmişti. Tabii ki üniversiteler için mali özerklik, eğitim ve buna bağlı hizmetlerde ortaya çıkan birçok sorun vardı ancak henüz büyük bir krizden yeni çıkmış, açlık ve işsizliğin kol gezdiği bir ülkede Acil Eylem Planı’na yüksek öğretime yönelik hedeflerin konması şüphesiz ki boşa değildi. Çünkü üniversiteler gerek öğrencisi gerek öğretim üyeleri ile her zaman bu ülkenin aydınlık yüzü olmuş, boyun eğmemiş ve her türlü gericiliğe, sömürüye karşı mücadelenin temel yapı taşları olmuştur.

Üniversiteler cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak günümüze kadar bir dizi baskıcı uygulamaya sahne oldu. Öğrencilerden öğretim üyelerine ve idari personele kadar herkes bu uygulamalardan nasibini aldı. Bugün de AKP, kendine gelenek olarak seçtiği dinci-liberal sağ iktidarların yolundan ilerleyerek üniversitelere baskıyı sürdürüyor. Ama bir yandan da yeni Türkiye’nin yeni üniversitelerini kurmaya çalışıyor. “Yeni Osmanlı” ideolojisini sadece Ortadoğu’da “Lider ülke Türkiye” naraları atmaya yönelik bir yol haritası değil, üniversiteler için yeni bir şablon olarak da görüyor. Asıl amaç burada ortaya çıkıyor.

Önce YÖK ve rektörler
Bu amaca yönelik belirlenen stratejide en önemli unsurlar olarak YÖK ve üniversitelerin en üst yönetim mercisi rektörlük makamları öne çıkmaktadır. Kendisi de akademisyenlikten gelen Doç. Dr.(!) Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına getirilmesi, atanacak olan rektörlerde “türbana özgürlük” şartı aranması ve bunun yanında Cumhurbaşkanı’nın rektör atamaları sonrası çıkan polemiklere “Tarafsız davrandım, Alevi rektör de atadım” şeklindeki yanıtı zaten rektörlük makamlarının ele geçirildiğinin kanıtı idi.

İşte atamalardan birkaç örnek:

“İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Rektörlüğü’ne, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dayısının damadı Prof. Dr. Galip Akhan atanmıştır. İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rektörlüğü’ne, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın sahip olduğu şirkette ortağı olan kişinin bacanağı Prof. Dr. Mustafa Güden atanmıştır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörlüğü’ne, ANAP’lı eski Bakan Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli’nin oğlu, Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli atanmıştır. AKP Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek’in kayınbiraderi, Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Metin Doğan da Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanmıştır.’’ (Cumhuriyet, 14.12.2010)

YÖK başkanlığının da bundan pek bir farkı yoktu. Yazının ilk satırlarında Yusuf Ziya Özcan’ın ve ona karşı söylenen sözlerin niteliği gerçeği gözler önüne sermektedir. Göreve geldiği günden itibaren “onay merkezi” haline gelen Özcan, 2010 yılında yeni açılan 32 üniversite rektör ile yaptığı konuşmada asli görevini rahatlıkla açıklıyordu (ki bu sözleri yukarda belirttiğim Ortadoğu projesi, yeni Osmanlıcılık akımı ve bunun üniversitelere yansıması şeklinde değerlendirebilirsiniz) :

“(…) Sadece rektörlerimizin birbirlerini tanıma ve hangi konularda anlaşma yapabileceklerini tespit etmeleri gerekiyor. 12-14 rektör arkadaşımızla Suriye'ye gideceğiz. Altyapı çalışmalarını tamamladık, protokolü imzaladık, her şey hazır. Şimdi Ortadoğu ülkelerine yöneliyoruz. Çünkü hükümetin dış ülkelere vize kaldırma ilişkileri, sıfır sorun politikasına uygun olarak biz de 'Madem böyle açılımlar oluyor siyasette, biz de üniversiteler olarak açılımların, bu rüzgârın arkasında kendi yararımıza olan çalışmaları yapmalıyız' diyoruz.”

Son günlerde üniversitelere alınacak olan akademik personel seçimlerinin YÖK’e bağlanma aşaması dillendirilirken en üst merciden en alt merciye kadar kuşatmanın tüm hızla sürdüğünü söyleyebiliriz.

Şimdi de Kanun Hükmünde Kararname ile TÜBİTAK ve TÜBA
Akademik alandaki kuşatmadan şüphesiz ki bilim üreten diğer organlar da payını alacaktı. “Yasama”, “Yürütme” ve “Yargı” erklerinden oluşan üçlü kuvvetler ayrılığı ilkesini bir potada eritip kendine bağlamak isteyen iktidar, meclisin yasama yetkisini budayıp “Kanun Hükmünde Kararname (KHK)” ile iktidara devrederek büyük ölçüde ekonomi ve piyasalarla ilgili “özerk kurumlar”ı kendisine bağlamıştı. Bu “bağlamda” KHK’lerin ucunun bilimsel kurumlara uzanması kaçınılmazdı. Nitekim Resmi Gazetede 651 sayılı bir KHK daha yayımlandı.

651 sayılı KHK, 40 maddeden oluşuyor. Bu KHK ile beraber TÜBA ve TÜBİTAK da “halledilmiş” oldu. TÜBİTAK zaten iktidara “yabancı” değildi. Ancak bu bile yetmemiş olacak ki bu KHK ile yeniden düzenlemeye gidildi. Başkan istifa edilmiş sayıldı. Bilim Kurulu yeniden tanımlandı. 13 olan üye sayısı: 6’sı Bilim Kurulunun; 3’ü TÜBA’nın; 1’i YÖK’ün ve 2’si Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin önereceği iki aday arasından Başbakan’ca seçiliyordu. Dolayısı ile son söz kendisinde de olsa “önerilen” kişileri seçmek başbakan için tam anlamıyla bir “seçim” sayılmazdı! Yeni düzenleme ile üye sayısı 17’ye çıkarıldı. Bilim kurulunun yeni üyeleri seçme hakkı 3’e düşürüldü, buna karşın YÖK eskisi gibi 1 değil 3 üye seçebilecek. Buna ek olarak 4 üyeyi Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı atayacak. 2’şer üye ise TÜBA ve TOBB tarafından belirlenecek.

Hepsi bu kadar da değil. TÜBİTAK’a giden yol TÜBA’dan geçtiği için KHK’ye TÜBA da eklendi. İlk iş bu kuruma bağlı üye sayısı büyük ölçüde arttırıldı.

Bu taktik size tanıdık geliyor mu? Danıştay desem? Yargıtay desem? Referandum sonrası da ilk iş yüksek yargı organlarındaki daire ve üye sayıları arttırılmıştı. Açılan kadrolara iktidar yanlısı yeni üyeler atandı. Bu üyeler yavaş yavaş yüksek yargıyı ele geçirirken son olarak seçimlerde “Blok” oluşturup, tek yürek, tek bilek! yeni Danıştay ve Yargıtay başkanlarını seçtiler. Böylece AKP’nin yasama ve yürütmeden sonra yargıyı da kendi tekeline alma yolunda ilk adım atılmış oldu. Aynı Taktik şimdi TÜBİTAK ve TÜBA için uygulanıyor!

Üye sayısı 150 Asil, 150 Asosiye olmak üzere 300 olarak belirlendi. Eski sistemde kurum üyelerini kendi seçerken yeni düzenleme ile 300 üyenin 3’te 1’ini Bakanlar Kurulu yani iktidar, 3’te 1’ini YÖK (yani yine iktidar!), geri kalan 3’te 1’lik kesimi ise TÜBA seçecek. Mevcut durum göz önüne alındığında akademide 140 üye bulunmakta. Geriye kalan 160 üye YÖK, iktidar ve TÜBA tarafından seçilecek. Öncelikle YÖK ve hükümet kendi üyelerini seçerek bir akademik topluluk oluşturacak. Bu topluluk da 3’te 1 üye seçme hakkını kullanarak toplam üyeyi 300’e tamamlayacak. Sonuç olarak asil üyelerin çoğunluğu iktidar yanlısı olacağı için akademinin seçeceği 3’te 1’lik kısım da kontrol altına alınmış olunacak!

Tüm bunlar bize bir şeyi göstermektedir. Özellikle son 12 Eylül referandumu göz önüne alındığında AKP ne kadar kuşatmayı genişletse de, ne kadar şiddeti ve baskıyı günden güne arttırsa da kontrol altına alamadığı büyük bir kitle var. Bu kitle gerek yerel gerekse genel seçimlerdeki oy dağılıma paralellik gösterir biçimde, çoğunlukla üniversite öğrencisi veya mezunu kesimde yoğunlaşmaktadır. Bu bağlamda üniversiteler ve bilgi üretim sürecini ele geçirmek öncelikli hedeflerden biridir. Savaş bu hat üzerinde devam etmektedir. "Bilimsel Onur" tüm gerici kuşatmayı yenecektir!

Sendika.org

Çevrimdışı AleksandrKirsanov

  • İleti: 133
Kutuplarda oruç ve namaz saatleri sorununu çözmeye çalışan İÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Abdulaziz Bayındır'dan gece-gündüz oluşumuna ilişkin duyanları şaşkına çeviren açıklamalar geldi. Bayındır'a göre gece ve gündüz güneşe bağlı olmayan varlıklar.

Gece ve gündüzün dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığı ve dünya dönerken güneş ışınlarını alan yerlerin gündüzü yaşarken alamayan yerlerin ise geceyi yaşadığı çok uzun süredir biliniyor. Ancak kutuplarda oruç ve namaz vakitleri üzerine bir araştırma yaptığını söyleyen İstanbul Üniversitesinden bir ilahiyatçı takvimler 2011'i gösterirken gece ve gündüz oluşumuna yepyeni (!) bir açıklama getirdi. Cüretinin cehaletten mi kaynaklandığı bilinmeyen Bayındır, Kuran'a göre dünyayı güneşin aydınlatmadığını, dünyayı aydınlatanın gündüz denilen varlık olduğunu da söyledi.

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve Süleymaniye Vakfı Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Norveç’in Tromso kentinde yapılan çalışmaların, kutuplarda güneş batmasa da gece, güneş doğmasa da gündüzün olduğunu gösterdiğini söyledi.

Bayındır, Süleymaniye Vakfında yaptığı basın toplantısında, kutup bölgelerinde güneş hareketlerinin namaz ve oruç konusunun tartışılmasına neden olduğunu belirterek, Ocak ayında vakıftan bir heyetin Norveç’e gittiğini ve heyetin buradaki gözlemlerinin ardından, 5 vakit namazın 5’inin de Türkiye’deki derin vadilerde olduğu gibi tespit edilebildiğini kaydetti.

Kutuplarda binlerce Müslüman’ın bulunduğunu ifade eden Bayındır, "Norveç’in Tromso kentinde yaptığımız çalışmalar, bize kutuplarda güneş batmasa da gece, güneş doğmasa da gündüzün olduğunu gösterdi. Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman da bunu destekleyen ayetler görüyoruz" dedi.

Enbiya Suresi’nin "Geceyi, gündüzü ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir" mealindeki 33’üncü ayetini hatırlatan Bayındır, gece ve gündüzün güneşe bağlı bir varlık olmadığını, ikisinin de güneşten ayrı bir varlık olarak hareket ettiğini söyledi.

Prof. Dr. Bayındır, şunları kaydetti: "Kur’an-ı Kerim şunu da gösteriyor ki Dünya’yı, Güneş aydınlatmıyor.

Dünya’yı aydınlatan, Güneş ışınlarını aydınlığa çeviren gündüz dediğimiz varlıktır. Gündüz dediğimiz varlık ufkun altında da olsa, bunu aydınlığa çevirmektedir. Karanlığın oluşması, Güneş’in batmasından değil, gece denilen varlığın ortaya çıkmasıdır. Resim ve belgeseller üzerinde yaptığımız çalışmalarda da güneşin tepede olmasına rağmen karanlık olduğunu, Güneş’in yok olmasına rağmen gündüz denilen varlığın ortaya çıktığını görüyoruz. Güneş’ten yansıyan ışınları gündüze çeviriyor." "Kutuplarda namaz vaktinin girmemesi gibi bir şey söz konusu değildir.

Vakitler çıplak gözle bile anlaşılabiliyor" diyen Bayındır, 22-26 Haziran’da Norveç’in Tromso kentinde ikinci bir çalışma yapacaklarını ve bunun kamuoyuna duyurulacağını anlattı.

Bayındır, Kur’an-ı Kerim’de namazın ilk peygamberden son peygambere kadar kesintisiz kılındığının anlatıldığını belirterek, bu vakitlerin herkesi kapsadığını kaydetti.

İÜ Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Adnan Ökten’in bu çalışmalar sonucunda yeni bir takvimin yapılabileceğini söylediğini aktaran Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, namaz vakitlerinin bölgesel nitelikte hazırlanması gerektiğini söyledi.

Fantastik açıklamalar
Bayındır, daha önce de katıldığı çok sayıda televizyon programında evrenin işleyişi ve dünyanın evrendeki konumuyla ilgili fantastik açıklamalarıyla dikkat çekmişti.

Prof. Dr. Celal Şengör ile yaptığı tartışma ile ünlenen Bayındır, bilimi reddeden görüşler savunmuştu. Bayındır, sıkı bir evrim karşıtı olarak da biliniyor.

(soL-Haber Merkezi)


Not: Dinin tek mutlak olduğuna inanan biri sizce kime inanır, Allahsız bir bilim adamına mı yoksa dini bütün ilahiyatçımıza mı?

Çevrimdışı AleksandrKirsanov

  • İleti: 133
Özgürlükler
« Yanıtla #3 : 05 Eylül 2011, 14:45:14 »
Şanlıurfa'da, Mustazaf-Der'in öncülük ettiği İslamcı örgütlerin düzenlediği eylemde, velilere kızlarını türban ile okula göndermeleri istendi. "Türbanlı kadın makyaj yapmasın" diyen gericiler, kadın giysilerinin erkeklerinkine benzememesi gerektiğini söylediler.


Doğan Haber Ajansı'ndan Ömer Pınar'ın haberi şöyle:

Şanlıurfa, Gaziantep, Adıyaman ve ilçelerindemi Mustazaf-Der ile bazı sivil toplum örgütlerinin bir araya gelmesiyle kurulan 'İnsani Hak ve Özgürlükler Platformu', tesettür önündeki engellerin kaldırılması ve yasal güvence altına alınması için basın açıklaması yaptı. Öğle saatlerinde, Ahmet Bahçıvan İş Merkezi önünde yapılan basın açıklamasına, aralarında çarşaflı ve tesettürlü küçük kız çocukları ile kadınların da bulunduğu yaklaşık 100 kişi katıldı. Ellerinde başörtüsüne özgürlük istemini içeren dövizler taşıyan erkek ve kadınların ayrı yerlerde durduğu açıklamaya katılanlar sık sık tekbir getirip, 'Başörtüsü hakkımız engellenemez' ve 'Allah'ın emri yasaklanamaz' diye bağırdı.

Sivil polislerin de önlem aldığı alanda, kalabalık adına basın açıklamasını platform sözcülüğünü üstlenen Şanlıurfa Mustazaf-Der Başkanı Mehmet Kışlar yaptı. Kadınların tesettüre girmesinin istendiği Kuran ayetlerinden örnekler veren Kışlar, yeni eğitim yılında çocukların okullara başörtülü gönderilmesi için velilere çağrı yaptı. Geçen yıl Şanlıurfa'nın Hilvan İlçesi'nde tesettürlü olduğu için ilköğretim öğrencisi kız çocuklarının okula alınmayarak eğitim hakkından mahrum bırakıldığını öne süren Kışlar şöyle konuştu: "Daha geçen sene sırf tesettürlü oldukları için okula alınmayan ve sınıfta bırakılan Hilvanlı küçük bacılarımızın eğitim hakkını elinden alanlar yarın Allah'ın huzurunda nasıl hesap verecekler? Okumak onların da hakkı değil mi? Hani kız ve erkek eşitliği vardı? Tesettür; İslami bir emir ve insani haktır. Bu hakkın kişilerin elinden alınması veya engellenmesi insan haklarına, hukuka ve inanç özgürlüğüne vurulmuş bir darbedir." Yeni ders yılında çocukların okula tesettürlü gönderilmesi yönünde velilere de çağrı yapan Kışlar, "Bu eğitim ve öğretim dönemi itibarı ile ilköğretim ve ortaöğretimdeki kız çocuklarımızı ebeveyn olarak tesettürlü bir şekilde okullara gönderelim. Bunun önünde yasal hiçbir engelin bulunmadığını bilelim, onlarla birlikte okula gidelim ve bu soruna sahip çıkalım" diye konuştu.

'Tesettür giyinin, makyajdan uzak durun'
Çocuklara küçük yaşta tesettürün sevdirilmesi ve 'tesettürün cennete girmenin anahtarı' olduğunun anlatılmasını isteyen Kışlar, toplumun içine düştüğü ahlaki çöküntüden kurtulması için kadınların dikkat etmesi gerektiğini savunduğu 7 maddeyi şöyle sıraladı: "Tesettür için seçilen giysi dikkat çekici olmamalıdır. Giyilen elbise vücut hatlarını belli etmemelidir. Kadının giysisi erkeklerin giysisine benzememelidir. Eğitim ve kariyer gibi nedenler öne sürülerek tesettür terk edilmemelidir. Tesettür İslami kimliğin alametidir, kadın dışarıda örtüsüne ve hareketlerine dikkat etmelidir. Tesettürlü bir bayan makyajdan uzak durmalıdır. Günlük işlerinde bedeni muhafaza edecek şekilde giyinilmelidir." Sık sık tekbir getiren grup, basın açıklaması ardından dağıldı.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3193
Özgürlükler
« Yanıtla #4 : 06 Eylül 2011, 08:41:07 »
"Dinsel sıkıntı bir yandan geçek sıkıntının ifadesi, bir yanda da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din, tinsiz koşulların tini olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iniltisi, kalpsiz bir dünyanın ruhudur da. O halkın afyonudur." (Max, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi) "

"Din, serma"yenin kölelerinin insani görünümlerini ve azbuçuk insan onuruna yaraşır bir yaşam taleplerini içinde boğdukları bir tür manevi alkoldür." (Lenin, Sosyalizm ve Din, Seçme Eserler Cilt:II)"

Marks ve Lenin DİNİ böyle tanımlarlar.
Komünistler Din olgusu ile ilgili yaklaşımlarında,Marksı ve Lenini referans alırlar.
Din'in ortaya çıkmasında ana neden evrenin pek çok bilinmiyeni karşısında insan oğlunun kapıldığı korkular ve bu bilinmezlerin ona verdiği zararlardır.
Bu bilinmezler azaldığında ve insanoğlu bilimsel ve teknik gelişim sonucu bir takım bilinmezlere karşı önlem geliştirdiğinde din,çok tanrılılıktan,tek tanrılılığa doğru
bir seyir izlemiştir.
İnsan doğaya egemen oldukça dinin etkisi azalmaya başlamıştır.
Ateşten korkan ve buna karşı çaresiz kalan insan ATEŞİ tanrı olarak görmüş ve ona tapmış.
Yıldırımdan korkan ve buna karşı koyamayan insan yıldırımı tanrılaştırarak ona biat ederek,zararlarından korunmaya çalışmıştır.
O nedenle bu dönemde çok tanrılı dinler ortaya çıkmıştır.
Zaman içersinde bunlara karşı egemen konuma geçen,bunlardan korunmasını öğrenen insan,bu tanrılardan vazgeçerek tek tanrılılığa doğru yönelmiştir.
Dini bir olgu olarak incelerken,üzerinden atlanılmaması gereken nokta tüm dinleri bir ve aynı görmektir.
Oysa İSLAM,diğer dinlerden farklıdır.
İslamın en temel farklılığı,aydınlanmaya uğramamış olmasıdır.
Hıristiyanlık ,rönesans ve o rönesans için gerekli reformlar sonucu aydınlanmaya uğrayarak İSLAMDAN farklılaşmıştır.
Sanayi Devrimi,kendi gelişimine uygun bir Hıristiyanlık yaratarak,Engizisyon döneminin Dinini ortadan kaldırmıştır.
Aksi takdirde gelişmesi olası değildir.
Oysa İSLAMDA bunların hiç birisi olmamış,İSLAM bu gelişim karşısında kendini koruyabilmek için SİYASALLAŞMAK zorunda kalmıştır.
İslamın kapitalizmin gelişimine uygun bir yapıya dönüştürülmesinin adıda ILIMLI İSLAM olmuştur.
Genelde Din olgusuna baktığımızda ise görünen,yoksulluğun ve sömürünün en fazla olduğu yörelerde Dinin etkin olması gerçeğidir.
Bu dünyadan umudunu kesmiş insanların,başka dünyalarda,sahte cennetler araması kadar doğal bir durum olamaz.
Dine karşı mücadelede en temel nokta onlara başka cennetler,başka dünyalar aratmayacak cennetleri,bu dünyada sağlayarak,onlara UMUT olabilmektir.
veda
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimdışı AleksandrKirsanov

  • İleti: 133
Özgürlükler
« Yanıtla #5 : 19 Ekim 2011, 09:38:56 »
Forumda da yer alan torçkist çevrelerden biri, Mısırda şeriat korkusundan bahsederken, ''Şeriat korkusu bizde olduğu gibi küçük bir azınlığın hezeyanından ibaret değildir'' diyor.

Şeriattan korkmayın ancak islamcı gericlikten korkun.
Demokrat kisvesiyle ortaya çıkan AKP hükümeti elbette şu an itibariyle şeriat derdinde değildir.
Ancak demokratlıkta sadece bir kisvedir ve emperyalist kapitalist sistemin çıkarları doğruştusunda, islam nuüfusuna örnek br neo-liberal ılımlı islam yani emperyalizme tam uyum içeisinde bir muhafazakar-neoliberal toplum yaratmaya çalışmaktadırlar.

Bu noktayı es geçerek, referandumda evet diyen sözde sol kesimlerde daha da somutlanan, bütün değil salt olaylar üzerinden yapılan değerlendirmeler ve bu noktada neoliberal özgürlük martavalları altında, esas olarak muhafazakarlaştırmanın, yani kitlelerin tepkisizleştirilmesinin birer parçası olan adımlar desteklenebilmektedir.

Yapılması gerekense AKP hükümeti eliyle atılan adımların bir bütün olarka alınması ve bu bütünün değil özgürlükçülük ya da demokratlık, aksine naskıcı ve otoriter bir rejim ve yasakçı bir zihniyete örnek olduğunu görmek ve bu doğrultuda gericilik karşıtı mücadeleyi sınıf mücadelsi içerisinde yürütmektir.

Gericilik karşıtı mücadeleden ya da laik bir toplumdan bahsedenlere kemalist yaftası yapıştıracaklardır; ancak Marksizm ve genel olarka sosyalizm insanların daha fazla insanlaşmasını yani dinden ve tüm gerici kültürel düşüncelerden arınmasını da amaçlar.
Dinci gericlikte bu nedenle mücadele edilmesi gereken bir olgudur.
Dinci gericlikle mücadelenin yöntemleri ayrı bir konu olmakla birlikte dindar insanlarla değil dinci gericilikle mücadele edilmesi gerektiğini söylemek yeterlidir.
Yani kişiyle değil fikirler.

Aşağıdaki haberin yanında yalnzıca son bir kaç haftada gerçekleşen birçok olay sayılabilir ki dinci gericliğin, şeriat tehlikesi dışında ne gibi bir tehlikeyi barındırdığı daha iyi anlaşılsın.
Üniversite açılışlarında kuran okutulmaktadır, sağlıkta yapılan zamlar israfı önlemek adı altında dini referasnlara dayandırılabilmekte,  helal gıda tartışmaları yürütlmekte, kimi gazetelerde toplumlsa bir baskı sonucu başını kapatmış olmasına rağmen, kot pantolon ya da kısa(diz altı) etek giyen kadınlar islama uymadığı için eleştirilmekte, bazı islamcılar yine gazetelerde nüfusun çoğunluğunun islamlık olduğu bir ülkede islama uymayan bir hareketi yapan kişilere müdahale hakkından bahsetmekte ve en önemliside aşağıda haberde de yer aldığı üzere eğitimin her alanında dinin bir referans haline getirilmeye çalışılmakta olduğu görülüyor.

Haber şöyle;

Milli Eğitim-Diyanet ortaklığı: Sırada ne var?

Diyanet İşleri Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı arasında yürütülen çalışmalar ve etkinlikler devam ederken, “Din Eğitimi Şurası” adı verilen toplantıyla ilköğretimden, yükseköğretime kadar her alanda "din eğitiminin geleceği" konuşulacak.

Zaman’ın haberine göre Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü işbirliği ile 26-29 Mart 2012 tarihinde 1. Din Eğitimi Şurası düzenlenecek. Şurada hemen her yaştan vatandaşı ilgilendiren din eğitimi ve öğretimi hizmetlerinin bütün yönleri müzakere edilerek, ortak aklın oluşması hedefleniyor. Ayrıca, sağlıklı ve etkin din eğitimi ve öğretimini geliştirmek ve yeni stratejiler belirlemek hedefleniyor. Din eğitiminin her alanda ele alınacağı Şuranın dışında AKP iktidarında Diyanet İşleri Bakanlığı’nın eğitim alanında etkisinin arttığı gözlemlenirken, daha öncede benzer çalışmalar yapılmış, “sevgi ve merhamet günleri”, okullarda “kuran ziyafetleri” adı altında etkinlikler yapılmıştı.

Her alan için farklı komisyonlar kuruluyor. Şura'da dört komisyon oluşturulacak. Bu komisyonlarda ele alınacak ana ve alt başlıklar şöyle:

-Kur'an Kurslarında Din Eğitimi: 'Kur'an kurslarında din eğitimi nasıl olmalı?', 'Kur'an kurslarında yürütülen hizmetlerde verimliliğin arttırılması', 'Kur'an kursu hizmetlerinde yaş, yöntem, zaman ve mekan, iaşe ve ibate', 'Kur'an kurslarında uygulanan eğitim öğretim programı: yüzünden okuyanlar için, hafızlık eğitim programı, yaz Kur'an kursları, hizmet çeşitliliği, Kur'an kurslarında ders kitapları ve materyal geliştirme (yüzünden okuyanlar için, yaz Kur'an kursları, yetişkinler için)', 'Özellikli yöresel Kur'an kursları', 'Yurtdışı Kur'an kursları', 'Kur'an kurslarında psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri'

-Cami İçi ve Cami Dışı Din Eğitimi: 'Camilerde din eğitimi (cami dersleri, hutbe-vaaz, camilerde Kur'an eğitimi)', 'Diyanet Eğitim Merkezlerinde Din Eğitimi (hizmete hazırlık, hizmet içi eğitim)', 'Cami dışında din eğitimi (cezaevlerinde din eğitim, SHÇEK'te din eğitimi, ailede din eğitimi, hastanelerde din eğitimi, sosyal içerikli din eğitimi, huzurevlerinde din eğitimi)', 'AB ülkelerinde yaygın din eğitimi', 'Din eğitim ve öğretiminin insan kişiliği üzerindeki etkileri', 'Din eğitim ve öğretiminin suç ve şiddetin önlenmesindeki etkileri', 'Engellilere yönelik din eğitimi ve öğretimi', 'Medya ve din eğitimi', 'Din eğitimi ve değerlerimiz'

-İlk ve Orta Öğretimde Din Eğitimi ve Öğretimi: 'Okul öncesi din eğitimi ve öğretimi (din eğitimi ve öğretiminde alt yaş sınırı)', 'İlköğretimde din eğitimi (ilköğretimde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredat yeterliliği)', 'Ortaöğretimde din öğretimi (Ortaöğretimde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredat yeterliliği)', 'İHL'lerde Din Eğitimi ve Öğretimi', 'MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında uygulanabilir ortak projeler', 'Din eğitimi ve öğretimi özel öğretim yöntemleri ve materyal geliştirme', 'Din öğretimi bağlamında ortaya çıkan çeşitli tartışmalar (çoğulcu din öğretimi ve dini grupların durumu)', 'AB ülkelerinde örgün din eğitimi', 'Din eğitimi ve öğretiminin hukuki boyutu'

-Yükseköğretimde Din Eğitimi ve Öğretimi: 'İlahiyat fakültelerinde din eğitimi ve öğretimi', 'Eğitim fakültelerinde din eğitim ve öğretimi (DİKAB bölümü, sınıf öğretmenliği bölümü)', 'Açık ve uzaktan öğretim yoluyla din eğitimi ve öğretimi', 'Yurt dışında verilen din eğitimi ve öğretimi', 'İlahiyat fakülteleri, MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve diyanet İşleri Başkanlığı arasında uygulanabilir ortak projeler', 'Din eğitimi ve öğretiminde görev alan öğretmen ve öğrencilerin yeterlilikleri', 'İlahiyat ve eğitim fakülteleri son sınıf öğrencilerinin staj uygulamaları'.



Devrim için mücadele ettiğini iddia eden herkes, dinin bir afyon olduğunu görmezden gelip, liberal bireysel özgürlükler çeçevesinde dinsel özgürlükleri savunmaso büyük bir hatadır.
Din şu haliyle bireyel değil toplumlsadır ve toplumlsa olana etki etmektedir, dolayısıyla toplumlsa bir mesele olarak ele alınmalıdır.
Bir numaralı toplumlsa etkisi ise, toplumun tepkisizleştirilmesi ve Türkiye toplumunda emperyalist kapitalist sitemin çıkarları doğrultusunda ehlileştirilmesidir.
« Son Düzenleme: 19 Ekim 2011, 14:55:54 Gönderen: AleksandrKirsanov »

Çevrimdışı oz_ergin84

  • İleti: 9
Özgürlükler
« Yanıtla #6 : 20 Ekim 2011, 00:28:38 »
Merhaba Alekdsandr arkadaş;
Mısır De. Dersleri'ne sedov'un astığı cevap da gösteriyor ki hiç Marksizm okumamışsın, burada söylediklerin de bunu bir daha teyit ediyor

Çevrimdışı AleksandrKirsanov

  • İleti: 133
Özgürlükler
« Yanıtla #7 : 20 Ekim 2011, 15:05:07 »
Öyleyse sataşmak yerine markizme uymayan kısımları göstermeye ne dersiniz.
Örnek verdiğiniz sedov arkadaşın çatlaklara dolma anlayışından ve kendisine göre çatlakları oluşturan kısımlardan girmeye çalışmasından kendinizi kurtararak bunu yaparsanız ben de sayenizde birşeyler öğrenmiş olurum.
Buyrun, sizi kimse engellemiyor.

Çevrimdışı YürekAtışı

  • İleti: 257
Özgürlükler
« Yanıtla #8 : 20 Ekim 2011, 20:23:22 »
oz_ergin84, isabet olmuş senin gibi okumadığı yani benim 40 yıllık deneyimim yanıltmıyorsa çoğu tanıdığımdan daha çok okumuş ama senin ya da sedov gibi okumamış. İnsan öyle okuyunca sefalete düşmüş idealizme ve dogma yumağına dönüşmüş süper devrimci "marksizm"'e varıyor. Aleksandr'ın yazdığı gibi sende yazmakta serbestsin, sedov'da...
İNSAN...

Çevrimdışı Sedov

  • İleti: 148
Özgürlükler
« Yanıtla #9 : 20 Ekim 2011, 21:58:32 »
Alıntı yapılan: YürekAtışı;1179
oz_ergin84, isabet olmuş senin gibi okumadığı yani benim 40tmıyorsa çoğu tanıdığımdan daha çok okumuş ama senin ya da sedov gibi okumamış. İnsan öyle okuyunca sefalete düşmüş idealizme ve dogma yumağına dönüşmüş süper devrimci "marksizm"'e varıyor. Aleksandr'ın yazdığı gibi sende yazmakta serbestsin, sedov'da...


Ben sana çok yazdım yürekatışı, yazdım ama nafile, sen yalanına(bilinçli çarpıtmalarına) kanıt bulamamışsın, onun tavrını yapıyorsun. Ancak, ne bilim, ne ilke nafile sana ne yazıkki. İnan ki şuan hiç zamanım yok, sana ayıracak zamanım hele hiç yok. O yüzden  40 yıllık deneyimin varya oyalan sen onla.

Bu arada yukarıda ki yazıda, bahsettiğin ''forumdaki bazı troçkist çevrelerin'' nesi eleştiriliyor anlamadım. Biraz daha açarsanız cevap vermeye çalışırım AleksandrKirsanov arkadaş. Kısıtlı bir zamanım var şuan, o yüzden pek tartışmaya dahil olamadım.
« Son Düzenleme: 20 Ekim 2011, 22:02:43 Gönderen: Sedov »

Çevrimdışı YürekAtışı

  • İleti: 257
Özgürlükler
« Yanıtla #10 : 20 Ekim 2011, 22:52:07 »
Tavır yok sedov ben sana yazdım, son cevabımı verdim, okumayıp bilimdışına çıkan sensin, yalan olan bir tek satır gösterebilirsen kabul ederim, şayet yalan değilse bu aptalca suçlamayı getiren müfteridir. Sen şu anda egemen olanlarla aynı tarzda bilgi kirliliği yapıyorsun, gerçekleri başağı çeviriyorsun, oryantal öğeleri militan isimleriyle süsleyip servis ediyorsun. Bilim dışındasın, kavga dışındasın, ulaşabileceğin bir yer yok ve bu sebeple saldırganlığın devrimcilere, arkadaşınada sanada iyi şanslar dilerim. Benden yana öyle bir şansın yok. Aleksandr sana gerekli cevapları vermiş ağzına ağzına vurmuş fakat sen hala ağzını uzatıp konuşuyorsun. Ne olacak nereye kadar aynı plağı dinleteceksin? Copy - Paste devam et sedov ...
İNSAN...

Çevrimdışı Sedov

  • İleti: 148
Özgürlükler
« Yanıtla #11 : 20 Ekim 2011, 23:26:11 »
Alıntı yapılan: YürekAtışı;1181
Tavır yok sedov ben sana yazdım, son cevabımı verdim, okumayıp bilimdışına çıkan sensin, yalan olan bir tek satır gösterebilirsen kabul ederim, şayet yalan değilse bu aptalca suçlamayı getiren müfteridir. Sen şu anda egemen olanlarla aynı tarzda bilgi kirliliği yapıyorsun, gerçekleri başağı çeviriyorsun, oryantal öğeleri militan isimleriyle süsleyip servis ediyorsun. Bilim dışındasın, kavga dışındasın, ulaşabileceğin bir yer yok ve bu sebeple saldırganlığın devrimcilere, arkadaşınada sanada iyi şanslar dilerim. Benden yana öyle bir şansın yok. Aleksandr sana gerekli cevapları vermiş ağzına ağzına vurmuş fakat sen hala ağzını uzatıp konuşuyorsun. Ne olacak nereye kadar aynı plağı dinleteceksin? Copy - Paste devam et sedov ...


 Yukarıda yazdıkların genel karakterin ve kişiliğin hakkında bir yorum yapmama vesile oldu zaten. Sana iyi paylaşımlar yürekatışı. Benden yana sana artık hiçbir cevap gelmeyecek. Rahat ol :)

Çevrimdışı YürekAtışı

  • İleti: 257
Özgürlükler
« Yanıtla #12 : 20 Ekim 2011, 23:52:45 »
Tamamdır sedov karakter ve kişiliğim hakkında yorum yapman umurumda bile değil senin zihninde. Post-modern, cilalı imaj çağının içindeyiz ya bir karakter sahibi olmak bile olmamaktan iyidir. Bu arada YALAN konusunda ısrarlıyım sedov, sözüm geçerlidir.
İNSAN...

Çevrimdışı Ekim

  • İleti: 1849
Özgürlükler
« Yanıtla #13 : 21 Ekim 2011, 23:31:46 »
Mas-Daf Pompa AŞ’de çalışan 120 işçinin, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’na üye oldukları gerekçesiyle tazminatsız olarak işten atılmaları sonrası  yapılan grev nedeniyle Düzce Müftülüğü bir hutbe vermiş ve şöyle demiştir:


 “Yüce dinimiz İslâm’a göre dünya ve âhiret mutluluğunun temeli çalışmak, alın teri dökmek ve helalinden kazanmaktan geçer. Çalışmak, insanı güzel düşünmeye, insana mutluluk yollarını bulmaya sevk eder. Bir insanın elinin emeğinden daha güzel bir kazancı olamaz... Dinimizde işçi ve işverenin karşılıklı olarak hak ve hukukları vardır. İşçinin sorumluluğu işini dürüst bir şekilde yapmaktır. İşini icra ederken bütün iyi niyet ve maharetini kullanmaktır. Bunun aksi, kul hakkı almak olur. Kul hakkı ise sahibiyle helalleşmeden Allah’ın affetmediği haklar arasındadır. İşverenin sorumluluğu ise işçisine ancak gücünün yeteceği işi yüklemek olmalıdır. Ona zulüm etmemelidir... Yüce dinimiz işverenle işçi arasında her zaman adaletli bir bağ kurmuştur. Her ikisinin de karşılıklı olarak uymaları gereken prensipler koymuştur... İşyeri işçi için ekmek kapısı demektir. Çalışanın geçimi bu ekmek kapısına bağlıdır, işi gereğinden fazla yavaşlatmak veya işyerine zarar vermek, kârı ve kârlılığı azaltıcı davranışlarda bulunmak çalışanı ağır dini mesuliyet altına sokar.”

İnsanları tepkisiz, duyarsız,sorgulamadan uzaklaştırmanın  en kolay  yolu;enjekte et morfini ve ayakta uyut........

Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimdışı oz_ergin84

  • İleti: 9
Özgürlükler
« Yanıtla #14 : 22 Ekim 2011, 03:38:18 »
merhaba yürekatışı;

evvela aleksandr la el sıkışıp sedov ve bana "yazma serbestliği" ni tanımakla ne kadar büyük demokratlar olduğunuzu gösterdiğiniz için size teşekkürü bir borç bilirim...

ayrıca  "sefalete düşmüş idealizme ve dogma yumağına dönüşmüş süper devrimci "marksizm"'e varıyor" ne demektir, birazcık açarssan sevinirm...bu yazdıkalrına bile vercek cevabım var ama, daha doyurucu bir cevap verebilmem için, ne demek istediğini tam olarak açmanı rica ediyorum...bununla ilgili şimdilik bu kadar..

benim gibi okumadığınız çok açık. bu konuda katılıyorum sana...ben mesela önceleri stalinist "marksim anlayışından" insanlarla tanıştım, onların kitaplarını okudum...hayat ne güzeldi, o zamanlar...sovyetler birliiği, küba sosyalistti...hedefimiz bu ülkeler gibi olmaktı...
sonra bir de troçki'nin temsil ettiği görüşlere baktım....o sıralarda aklımda Descartes'ın "düşünmek, kuşku duymaktır" sözü vardı..
ben troçkiyi kendi kitaplarından okuduğumda kuşku duydum, stalinistlerden öğrendiklerimden, stalinin bizzat kendi yazdıklarından..
sonuç neydi peki....
26 yaşında sovyet başkanı olacak kadar sınıfıyla sımsıkı bağları olan troçki, parti konusunda lenin'le uyuşmazlığında kesinlikle haksız olduğunu, bir devrimciye yakışan dürüstlükte kabul eden, bu özeleştirisini HAYATIM, ÇARPITILAN DEVRİM, EKİM DEVRİMİNİN TARİHİ gibi kitaplarında ve birçok yazısında yapan, böylece Bolşevik Partisine katılan...
-ki Lenin,"Troçki bolşevik olduktan sonra, ondan iyi bolşevik yoktur" demiştir ve biz bunları hiçbir lenin çevirisnde okuyamadık, çünkü hep Karşımızda stalinist bir Lenin çıkartılmıştı, ta ki AGORA YAYINLARIndan LENİNİST Lenin çevirileri yayınlana kadar-
 
..katıldığı anda bolşevik parti merkez komiteye seçilen  ve aynı süreçte de sovyet başkanlığı yapan, KIZLIORDU yu kurup ona komutanlık yapan, beyazorduyu yerin dibine gömmede birincil siyasal sorumluluğu üstlenme onuruna erişen troçki
...-Ki lenin iç savaşın en zorlu günlerinde, troçki ye altında kendi imzası olan boş bir kağıt göndererek, istediğin her kararı aldırabilirsin, hepsinin arkasındayım, demiştir...ama heyhat!.. biz hiçbir lenin çevirisinde bunları okuyamadan "devrimci" parson STALİNİST olduk, ta ki troçki yi kendinden okuma cesareti göstreene kadar ve AGORA çevirilerinde Lenini kendi ağzından okuyana kadar-

1924 e kadar kitpları parti matbaasında biinlerce basılıp bolşevik militanlara okutulan...

sonra ne olduysa!!!lenin in ölümüyle birlikte kitapları(daha az önce militanlara okutulan kitapları!)yasaklanan,,,devrim tarihi kitaplarında adı silinen troçki...
bunların hiçbirine karşı pes etmeyip, ömrünün son nefesine kadar LENİNZM i savunan troçki....

ve nihayet MARKSİZMİN ONURUNU KURTARMA onuruna sahip olan troçki..

evet gerçekten farklı okumuşuz...ben marksizmi böyle okudum.....ve bu okuduklarım, bunları pratik mücadeleye döküşüm beni hiç yanıltmadı...

şimdi diyebilirisn bunları niye yazdın ki...şu yüzden: hani diyorsun ya "benim 40 yıllık deneyimim yanıltmıyorsa"...ben de diyorum ki ya 40 yıllık deneyimin tamamına yakını yanlışsa! ve seni yanıltıyorsa! bunu göğüsleyebilecek misin?

ki marksizm ne "40 yıllık" deneyim ne de "çok okumayla" anlaşılabilir ve yorumlanabilir...sen de biliyosrun ki..marskzimi sular seller gibi bilen, özellikle avrupada "kürsü marksistliği" yapıp da pratik mücadelenin içine adımını bile atmayan insanlar çok...

özetle şunu söylüyorum..neyi, ne kadar okuğundan evvel NASIL okuduğun önemlidir. bunu unutmaaysın...
dünya da marksizm adına son 80-90 yıllık baskın/egemen "okuma/mücadele etme biçimi" STALİNZİM dir...yani işçi sınıfına güvensiliktir, tek ülkede sosyalizmdir, aşamalı devrimdir, yurtseverliktir
(hiç kendine sordun mu, lenin'in hemen tüm KİTAPlarını çeviren sol yayınları neden PROLTERYA DEVRİMİ VE DÖNEK KAUTSKY kitabını çevirmemiştir? dur ben söyleyeyim...çünkü lenin o ktapta ENTERNASYONALİZM nedir başlıklı bir bölümü özellikle yazmıştır, ki bu yazıda yurtseverliği yerin dibine batırırır)
...burjuvaziyle işbirliği öğütleyip sovyetler birliği,almanya, çin, ispanya, yunanistan vs...da yüzbinlerce bolşeviğin katledilmesine birincil sebeptir...tek kelimeyle marksizme ve dünya işçi sınıfına ihanet üstüne ihanettir...

işte ben marksizmi yıllardır böyle okuyup, bunun pratik mücadelsini de bu görüşle, leninizmle veriyorum....
Ben nasıl "okuduğumu" yazdım...
fikirleirmizi, yaklaşımlarmızı daha iyi anlamak adına sen de yazarsan nasıl "okuduğunu" sevinirim.
ve 40 yıllık deneyiminin temel yapıtaşlarınn çürük hem de çok çürük olma ihtimalini bir düşün isterim...iyi gelir....bakarsın bir şeyler kökten değişir...ben yaptım bunu......sonra yolumu netleştirdim...sana da tavsiye ederim

iyi geceler...