Gönderen Konu: Belgesel / 15 - 16 Haziran Direnişi  (Okunma sayısı 3589 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1840
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1840
Belgesel / 15 - 16 Haziran Direnişi
« Yanıtla #1 : 16 Haziran 2012, 16:53:03 »
15- 16 HAZİRAN BUGÜN DE YOLUMUZU AYDINLATIYOR.DİRENİŞLERİ YARATAN İŞÇİ SINIFINA VE SINIF ÖNDERLERİNE SELAM OLSUN .YOLUMUZ İŞÇİ SINIFININ YOLUDUR!
[/COLOR][/SIZE]


http://www.facebook.com/photo.php?v=188728954510986&set=vb.185182651503024&type=2&permPage=1

[/B]
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimdışı mendo

  • İleti: 31
Belgesel / 15 - 16 Haziran Direnişi
« Yanıtla #2 : 18 Haziran 2012, 14:00:19 »


15-16 Haziran Eylemleri Reformistlerin Denetimi Dışında Ama Devrimcilerin Aktif Katılımıyla Olmuştur.

(23.6.2008 - KöZ Arşiv: 1. Yıl Seçkisinden)
15 ve 16 Haziran 1970'te işçilerin İstanbul ve İzmit'te patlak veren ve birçok başka sanayi merkezine de sıçrama eğilimi gösteren isyanına 150 bin işçi katıldı. Bu, o zamanki toplam sanayi işçilerinin yüzde beşi, sendikalı işçi sayısının yaklaşık yüzde onuna eşitti. Bugünün rakamlarına tercüme edildiğinde, 15-16 Haziran eylemi çapında bir eylemin, İstanbul İzmit arasında yaklaşık bir milyon işçiyi kapsaması gerekir. Demek ki, 1976, 1977 ve 1978 1 Mayıs'larındaki barışçıl gösteriler bir yana, bugüne kadar bu çapta bir işçi eylemi bir daha yaşanmamıştır. 1989 Bahar eylemleri, nicelik olarak 1970'teki düzeyi yakalamış olsa bile, esas olarak üst üste düşen toplu sözleşmelerden ivme alan bu eylemler, nitelik olarak 15-16 Haziran'ın düzeyine ulaşamamaktadır.

Bu kitlesel işçi eylemleri görünüşte, 11 Haziran'da meclisten geçen bir yasa taslağı ile ilişkiliydi. Bu yasa tasarısı "sendika enflasyonunu önlemek" demagojisiyle işçi sınıfının bu örgütlenme girişimlerine doğrudan bir saldırı anlamına gelmekteydi. Yasa değişikliğinin belirgin ilk sonucu, DİSK'e bağlı sendikalar başta olmak üzere, Türk-İş dışındaki sendikaların silinmesi olacaktı. Bu değişikliğe iktidardakiler muhalefettekiler elbirliği ederek bütün burjuva partileri destek verdi. İşçi hareketini düzene bağlamakla görevli Türk-İş'in meclisteki milletvekilleri (Seyfi Demirsoy ve Abdullah Baştürk) de bu taslağın yazıcılığını üstlendiler.

Yasa değişikliğinin mecliste onaylanmasından dört gün sonra, İzmit ve İstanbul'daki büyük işyerlerinin işçileri sokağa dökülerek itirazlarını dile getirdiler. «Anayasaya aykırı kanun çıkaranlar işçi düşmanıdırlar» «Anayasa ve sendika özgürlüğünü alanlara derslerini vereceğiz» «Kanunlar meclisten alınıncaya kadar direneceğiz» diyorlardı.

Sermaye saldırısının hedef tahtasındaki DİSK'in yöneticileri elbette, yasa tasarısına karşı bir tutum geliştirmenin hazırlığı içindeydiler. Ama 15 Haziran günü apansız patlak veren eylem gibi bir eylemi tasarlamadıkları açıktı. Nitekim ilk saatlerden itibaren DİSK yöneticileri eylemlerin durdurulması yönünde çağrılar yapmaya başladılar. Onların bu gayretleri sokağa dökülen işçileri durdurmaya yetmediği gibi, ertesi gün artarak ve bu kez Türk-İş'e bağlı ve sendikasız işçileri de peşinden sürükleyerek eylemin gelişmesine engel olamadılar.

İlk günkü eylemler İstanbul ve İzmit'teki belli başlı sanayi işletmelerinden ellisini, ikinci gün ise yaklaşık yüz tanesini ve başka irili ufaklı işyerlerini sokağa döktü; işsizler, gençler ve kent yoksulları da onların peşinden eyleme katıldı. Tüm polis güçleri, askeri birlikler harekete geçti; İstanbul'un iki yakasını birbirine bağlayan köprüler açıldı, karayolları ulaşıma kapandı. Kimi işyerleri, devlet daireleri öfkeli yığınların saldırısına uğradı. Üç işçi, bir polis, bir de esnaf öldü. 16 Haziran akşamı, kısa bir süre dışında tüm 12 Mart dönemi boyunca kalkmayacak olan sıkıyönetim ilan edildi.

Her ne kadar, 15-16 Haziran eylemleri bir yasa değişikliğine tepki olarak gelişmişse de, bundan daha derin bir anlam taşımaktadır. Herşeyden önemlisi bu eylemler, Türkiye işçi sınıfı hareketinin evriminin belirli bir döneminin tipik özelliklerini yansıtmaktadır.

Bu dönem işçi hareketinin sendikal bürokrasinin denetimini yer yer kırdığı, ondan bağımsız deneyimlerin hayat bulduğu ve bürokrasinin kendi içinde ilk çatlakların başgösterdiği dönem oldu. 15-16 Haziran bu dönemin doruk noktasıydı; ama işçi hareketi bu doruktan ileriye sıçrayamadı.

15-16 Haziran eylemleri işçi hareketinin evriminde bir dönemin doruk noktası ve dönemeci olduğu gibi, devrimci hareketin evriminde de önemli bir dönüm noktasına karşılık düşer. Bu eylem genellikle kendiliğinden bir eylem olarak anılır. Oysa bu kendilerini işçi sınıfının önderleri olarak gören TİP ve DİSK'in bakış açısıdır. Doğrudur 15-16 Haziran eylemleri TİP ve DİSK'in inisiyatifi dışında hatta onlara rağmen gelişmiş muazzam bir işçi eylemini ifade etmektedir. Ama bu, işçilerin birden bire ve kendiliklerinden sokağa döküldükleri anlamına gelmez. Aksine bu düşünce, aslında işçi sınıfının hareket tarzı hakkında yanılsama yayan ve böylelikle işçi sınıfı içinde çalışan devrimcileri donanımsız bırakan bir demagojidir. Zira 15-16 Haziran eylemlerinin arkasında TİP'in ve DİSK yönetiminin dışında kalan esas itibariyle Dev-Genç çatısı altında toplanmış devrimciler vardır. Sonradan yaratılan demagojilerin aksine Dev-Genç içindeki devrimciler öğrenci sorunlarına kilitlenmiş ve işçi sınıfına önem vermeyen unsurlar değildi. Aksine 60'lı yılların işçi hareketleri ile birlikte, Dev-Genç içinde saf tutacak olan devrimciler de dikkatlerini buralara çevirmişlerdi. 15-16 Haziran patlak verdiğinde İzmit'te değilse bile, İstanbul'un iki yakasında da fabrikalarla canlı bir güven ilişkisi içinde bulunan, işçi birlikleri kuran veya bu tür örgütlerde ve sendikalarda çalışan devrimciler vardı. Eylemlerin patlak vermesi değilse bile, koordinasyonu ve yaygınlaşması, bu devrimcilerle ve Dev-Gençle bağlantılı işçilerin belirleyici etkisi sayesinde oldu.

Devrimciler 15-16 Haziran'dan Yanlış Ders Çıkartıyor

Ne var ki bu eylem Dev-Genç saflarındaki devrimcilerin kentlerdeki proleter devrim yolundaki son etkinliği oldu. Devrimcilerin gelişiminde 15-16 Haziran'ın etkisi onların bu eylemlerdeki etkisinin aksine olumsuz yönde oldu. Bu eylemlere bilfiil katılan yahut katılmayanların büyük bir kısmı 15-16 Haziran'dan çıkarılması gerekenin tam aksi sonuçlar çıkardılar. Adeta halk savaşı stratejisinin "düzenin şehirlerde güçlü olduğu, emperyalizmin yumuşak karnının kırlarda olduğu" doğrultusundaki temel kalkış noktasının bir kanıtı gibi görüldü bu eylemlerin akıbeti. THKO, THKP/C ve TKP/ML'nin şekillenmesinde bu çıkarsamanın başlı başına bir rolü vardır; özellikle İbrahim Kaypakkaya bu sonuçları kağıda da dökmüştür. Buna karşılık Dev-Gençliler arasından Dr. Hikmet Kıvılcımlı taraftarları, Mihri Belli taraftarları ile sonradan TKP'ye yönelecek olan bir kesim de çıkmıştır. Hatta 12 Mart sonrası TKP'nin güçlü bir biçimde ön alıp DİSK içerisinde adeta bir tekel durumuna gelmesinde TKP yönetiminin belirlediği yöneliş kadar, bu etkeni de görmek gerekir.

Popülizm Eleştirisinin Demagoji Tuzağı

Bununla birlikte, reformist demagoglar "goşizm", "küçük burjuva solculuğu" vb. kavramlar etrafında yaratılan efsanelerle devrimcilerin işçi sınıfına önem vermediğini, kendilerinden başka "işçi sınıfı sosyalisti" olmadığını yaymışlardır; hala bu efsane hüküm sürmektedir. Öte yandan gerilla stratejilerini benimseyenler de işçi sınıfının bir devrime önderlik edecek güçte olmadığını vb. yayarak tersinden aynı efsanelere güç katmıştırlar. Bu tablonun sonucu 70'li yıllar boyunca işçi hareketinin başta TKP olmak üzere reformistlerin sultası altına girmesi olmuştur.

80 sonrasında da benzer bir efsane üretimi sürmüştür. Bu kez güya devrimci akımların işçi sınıfı ile ilgilenmediği, daha çok gecekondu semtlerinde popülist çalışmalara ve anti-faşist mücadeleye önem verdiği demagojisi yayılmıştır. Tuhaf olan 70'li yıllar boyunca işçi sınıfına ulaşmak, sendika bürokratları vasıtasıyla TKP'nin oluşturduğu barikatı yarmak için nice çabalar göstermiş olanların büyük kısmı da 80 sonrasında bu demagojileri destekler bir tutum almış yahut suskun kalarak, veyahut popülizm eleştirisi üzerine kurulu tezlerine destek sağlamak üzere aynı demagojiye kan vermişlerdir. 70'li yıllar 15-16 Haziran eylemlerinin prestiji ile sendikal mücadelede ciddi bir atılım yapan DİSK'in işçi hareketini yeniden düzen sınırları içine çekerek başını bağladığı, işçi hareketinin başarılarını ekonomik mücadeleyle sınırladığı, siyasal ufkunu ise burjuvazinin karanlık dünyasındaki "ak günlere" hapsettiği bir dönem oldu. Bu dönemin bedeli 12 Eylül'le birlikte ödendi. İşçi hareketi, uzun yılların ve zorlu mücadelelerin sonunda elde ettiği ekonomik sendikal mevzilerden geri atıldı.

Nihayet buna benzer bir tablo 1995 Gazi ayaklanması ile birlikte yeniden belirmiştir. Tıpkı 15-16 Hazirandaki gibi bu hareketin dışında kalan reformistler, hareketin işçi sınıfı dışında gelişen bir hareket olduğunu savunurken, bilfiil eylemlerin içinde rol alan devrimciler de suda sudan habersiz balık gibi «işçi sınıfının eylemlere duyarsız kalmasından» yakınmışlardır.

Halbuki 1980 öncesinden başlayıp (MESS grevleri, Tariş, Antbirlik vb. yenilgileri) kesintisiz biçimde süren kapitalist saldırılar işçi hareketinin sendikasızlaştırılması ve hem ücretler düzeyinin hem de sosyal hakların büyük ölçüde budanmasıyla sonuçlanmıştır. Üstelik, bunun yalnızca işçi sınıfının eskiden sendikalı olan kesimlerinin sendikasızlaştırılması anlamında ele alınmaması gerekir. Daha önemlisi, 80'li yıllarda, dünyadaki gelişmelere de paralel bir biçimde büyüyen küçük ve orta büyüklükteki işyerlerinin, geçici işçiliğin, taşeronlaşmanın vb. etkisiyle ve savaşın katkısıyla da büyüyen işçi kitlesi tamamen klasik sendikaların menzili dışında şekillenmiştir. İşçi sınıfının örgütsüz ve dağınık bir biçimde büyümesi ve yanı başında daha büyük bir hızla büyüyen işsizler ordusunun varlığı hem ücretlerin hem sosyal güvencelerin muazzam ölçüde düşmesine yol açmıştır. Bu aynı zamanda toplam sermayenin ücretlere ayrılan kısmının büyük ölçüde azaltılması, sömürü oranının hızla yükselmesi anlamına gelmektedir. Sömürünün artması işçi hareketinin bölünmesi doğrultusunda kapitalistlere muazzam bir manevra imkanı sunmaktadır; işçi sınıfının ayrıcalıklı bir bölümü bu sömürünün kırıntılarıyla beslenen sendika bürokrasisi vasıtasıyla burjuvaziye ve onun düzenine bağlanmaktadır. Bu süreç aynı zamanda hem sendikaların denetimi dışında hem de yoğun bir baskı ve sömürü altında çalışan muazzam bir işçi kitlesinin birikmesine yol açmıştır. Bunun sermaye için tatlı karlar ifade etmekten öte anlamları da vardır. Her şeyden önce bu işçi kitlesi hemen hemen tümüyle düzen kurumlarının dışında onların denetiminden uzaktır. Dağınık ve örgütsüz olduğunda sermaye için kolay lokma olan bu kesim eylem halinde birleştiğinde bir korkulu rüya haline gelmektedir.

Adeta Komünist Enternasyonal 2. Dünya Kongresi manifestosunun tasvir ettiği tablo çizilmektedir:

"Parlamentarizm ve sendikalizm döneminde kitle olarak görülen unsurlar bugün işçi aristokrasisine dönüşmüştür. Bugüne kadar siyasal hayatın dışında yaşamış olan milyonlar ve on milyonlar şimdi devrimci bir kitle haline gelmektedir."

Yaşadığımız topraklarda da bu tablonun çizildiğinin ilk işaretleri 1995 Gazi ayaklanmasında görüldü. 95-96 1 Mayıslarına açıkça damga vuran, 97-98 1 Mayıs'larında kaçırılan bir fırsat olarak kendini gösteren bu dinamik 1999 dönemecinden itibaren artık kendini göstermemektedir. 2000 1 Mayısında açıkça "öteki" tarafın öne çıktığı görülmüştür. Besbelli ki, bu kitlenin kendiliğinden gelişmesine bel bağlamak en büyük hata olacaktır. Her ne kadar işçi sınıfının bu en devrimci kesimleri beklenmedik bir sürat ve güçle meydana çıksalar da aynı hızla geri çekilme eğilimindedirler.

Varoşlarda biriken dinamikler bir bakıma, 60-70'li yıllardaki sendikasız örgütsüz işçi kitlesine benzemektedir. 15-16 Haziran'a hayat veren işçi kitlesi de mevcut sendikaların sınırlarına sığmayan, mevcut yasaların çerçevesi ötesinde sömürülen bir kitleydi. Bu kitle ile sendikalı KİT işçilerinin ayrıcalıkları arasındaki ilişki, bugün işçi sınıfının büyük fabrikalardaki ve sendikalı kesimiyle varoşlardaki yığınlar arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Ama önemli bir fark vardır: Geçmişte DİSK'e hayat veren işçi kesimi de 15-16 Haziran'ın öznesi olan kesim de sonuçta belli başlı büyük fabrikalarda toplanmıştı. Bu kesimin kendiliğinden hareket etme ve örgütlenme kapasitesi bu gün varoşlardaki işçi kesiminin durumuyla benzeştirilemez. Bu sonuncu kesimler çok daha hırçın ve etkili bir mücadele potansiyelini ifade etseler bile, planlı ve sistematik bir çalışmanın sonucunda yaratılacak bir örgütlenme olmazsa, komünistlerin bilinçli müdahalesi olmazsa tam tersine en geri noktalara geri çekilme eğilimindedir. Gazi Ayaklanması'nda olduğu kadar, G.Antep/Ünaldı örneğinde de bir proleter dinamiğin ipucu olarak görünen kesimler hala komünistlerin başlıca hedef kitlesi durumundadır.

Buna karşılık, geleneksel sendikal örgütlerin aynı kesimleri kendi başlarına örgütleyip denetim altına almalarının mümkün olmadığı görülmüştür. Ne var ki, geçen yıl bu olgunun bir yönü görülmüştü; bu yıl ikinci yüzü. Bu kesimler arasında örgütlü olan yahut olmayan devrimci akımlar bilerek bilmeyerek işçi sınıfının devrimci kesimleriyle sendika bürokrasisi arasında bir köprü rolü oynamaktadır. Bu kesimlerin sendika bürokrasisinin denetiminden veya onun üzerinden düzen sınırlarından çıkarılması ancak komünistlerin planlı müdahalesiyle olacaktır. Gelecek, 15-16 Haziran eylemlerinin ardında oldukları gibi 1972 çıkışıyla solun geleneksel kabuğunu kıranların devrimci mirasıyla 15-16 Haziran'ı aşma iddiasını proleter devrimin zaferine kadar taşıyan komünistlerin olacaktır.

köz.