Gönderen Konu: 2 Temmuz 1993 / Sivas  (Okunma sayısı 9247 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Solplatform

  • Site Sorumlusu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 313
2 Temmuz 1993 / Sivas
« : 02 Temmuz 2012, 00:29:18 »

Sivas'ta, Pir Sultan Abdal Etkinlikleri'nin başlamasından bir gün önce, yani 30 Haziran 1993 günü, "Müslüman Kamuoyuna " başlıklı ve "Müslümanlar" imzalı bir bildiri, gizli olarak dağıtıldı. Daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü'nce yapılan araştırma sonunda, 9 Temmuz'da Gaziantep'te de Aziz Nesin'i hedef alan benzer içerikli bir bildirinin dağıtıldığı saptandı.Bildiri içerikleri, İBDA - C adlı islamcı terör örgütünün kamuoyuna yansıyan bildirileriyle büyük bir benzerlik taşıyordu.






Kova Kaleci

Yedi kova su yeterliydi
sıvas'taki ateşi söndürmek için
oysa her biri
devlet dairesindeki kovaların
üstüne yazılı
altı harfli bir sözcüktü yangın

Yedinci kova
taşar engellenemez biçimde
çünkü emekçilerin
alın teriyle doludur
işte bu yüzden
sinek ölüleri yüzemez üstünde

Futbol takımında mahallenin
kova kaleciydi lakabım
ilk kez sevinecektim buna
ama yalnızca
avuçlarıma alabildiğim suyu
bir kova gibi sıvas'a taşıyamadım

G harfi boştur yangın kovalarının
ki ortaya çıkar
dolu olanları okununca
madımak oteli'nin merdivenlerinde
kurtulmayı bekleyenler için
verilen karar:
Yan ın

Ve başında anladım ki bir kuyunun
ipin ucunda
derinlerdeki suya uzanan
birer kova gibidirler
yangınları söndürmek isteyen
darağacına asılı devrimciler

 Sunay Akın
« Son Düzenleme: 15 Haziran 2017, 19:31:56 Gönderen: Solplatform5 »

Çevrimdışı mendo

  • İleti: 31
2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #1 : 02 Temmuz 2012, 00:35:00 »
Sivas Katliamı tarihsel düşmanlığın yansımasıdır' Ergin Doğru

Sivas Katliamı, tarihsel kin ile konjonktürel gelişmelere karşı, egemenlerin organize ettiği bir katliamdır. Katliam ile egemenler hem tarihsel kinlerini göstermiş hem de güncel gelişmeler karşısında bir kez daha toplumsal mühendislik yapmışlardır. Yürütülen bu projesinin mağduru da her zaman olduğu gibi ezilen ve mazlum olan Aleviler olmuştur.

Anadolu ve Mezopotamya, uygarlıkların ortaya çıktığı ve yayıldığı bir coğrafyadır. Bahsi geçen yayılımda tarihsel bir önemi olan bu toprakların geldiği aşama ise tarihsel konumu ile örtüşmeyen barbarlıkla tanımlanıyor. Halklar bahçesi olması gereken kadim topraklar egemenlerin tekleştiren yaklaşımları yüzünden acılar ile anılıyor. Etnik ve inançsal kimliklerin iç içe yaşadığı topraklar, günümüzde bir halklar bahçesinden ziyade, halklar ve inançlar mezarlığına dönüştürülmüş durumdadır. Bu kadim inançlar acı ve meşakkatli bir tarihsel süzgeçten geçerek bugün hala varlığını sürdürmektedir. İslamın egemen olmasından sonra yaşam hakkı tanınmayan; bu coğrafyanın zenginliği olan inançlar varlıklarını gizlilik içerisinde, kıyımlara uğrayarak korumuşlardır.

Kızılbaş Alevi inancı Mezopotamya’da varlığını, her dönem egemenlerin saldırılarına rağmen devam ettirebilmiştir. Zerdüştlük, Zervanizm, Manizim, İsmaililer, Fatımiler, Yarsenistler, Ehli Hak gibi isimler altında sürdürdükleri yaşamları her dönem saldırılar ile yüz yüze kalmıştır.

Anadolu coğrafyasında da Kızılbaş Alevilerin payına düşen de farklı olmamıştır. Selçukluların Anadolu’ya girişi ile beraber kılıç zoruyla sürdürülen işgaller sonucu Kızılbaş Aleviler Anadolu’daki diğer inanç ve kimlikler gibi varlığını gizlilik ve mücadele ile devam ettirebilmişlerdir. Osmanlı şeyhlerinin verdiği fetvalar ile katli vacip sayılan Aleviler için her şey daha zor olacaktı.

Sünni İslam dayatması ile sürdürülen tekleştirme hareketlerinin, cumhuriyetin kuruluşuyla zayıflayacağı umudu doğmuş olsa değişen bir şey olmamış, Alevilerin payına düşen, kıyımlar ve asimilasyon politikaları olmuştur. Tek din, tek dil, tek inanç ideolojisi ile sürdürülen cumhuriyet rejimi, Koçgiri katliamı ile başlayan kanlı bir sürecin takipçisi olmuştur. Koçgiri, Dersim, Malatya, Çorum, İskenderun, Antep, Gazi ve Sivas katliamları, Alevilerin cumhuriyet döneminde yaşadığı bu kanlı süreç ve kıyımlardan sadece birkaçı. Cumhuriyet sürecini umut olarak algılayan, ama yaşadığı kıyımlar ile hayal kırıklığına uğrayan Aleviler sürekli arayışlarına rağmen kıyımlardan kutulamamışlardır. Türkçülük ve Sünni İslam’ın egemen ideoloji haline geldiği cumhuriyet yönetimi, renkleri yok sayan anlayışı ile baskının ve zulmün sorumlusu olmuştur. Cumhuriyet dönemi Alevi kıyımlarının en barbarca olanı ise hiç kuşkusuz Sivas Katliamı’dır. 21 yy. insanlığın daha fazla demokrasi, özgürlük ve hukuk söylemlerini dillendirmesine rağmen, emperyalistlerde olduğu gibi Türk egemenleri de rejimlerinin devamı açısından kıyımları bir yöntem olmaktan çıkarmamıştır.

Tarihsel kin ve konjonktürel sürecin izleri.
Tarihsel olayları güncel gelişmelerden ve geçmişten bağımsız ele almak, yanılgılı sonuçlara yol açar. Sivas Katliamı’nı sadece gerici güçlerin kışkırtması sonucu tahrik olması olarak ele alırsak yanılırız. Görünürdeki failleri katliamın sorumlusu olarak ele alırsak yine yanılmış oluruz. Sivas Katliamı, tarihsel kin ile konjonktürel gelişmelere karşı, egemenlerin organize ettiği bir katliamdır. Katliam ile egemenler hem tarihsel kinlerini göstermiş hem de güncel gelişmeler karşısında bir kez daha toplumsal mühendislik yapmışlardır. Yürütülen bu toplumsal mühendislik projesinin mağduru da her zaman olduğu gibi ezilen, ötekileştirilen, yok sayılan ve mazlum olan Aleviler olmuştur.

Sivas Katliamı’nın derinliklerinde, bu topraklarda yüzyıllara yayılan ve egemen olan Sünni İslam inancının Alevi düşmanlığı vardır. Alevilik şeyhülislamların fetvaları ile “sapkın inanç” olarak kabul edilen ve her zaman yok edilmesi gereken bir inanç olarak algılanmıştır. Eb-u Suud Efendi fetvaları ile çizilen gerçeklik, cumhuriyet yönetimlerince de devam ettirilmiştir. Dönemsel olarak sisteme stepne edilerek sahte laiklik anlayışı ile kullanılmaya çalışılsa da egemen bakış değişmemiştir. Alevilere karşı var olan bu tarihsel kin ile beraber konjonktürel gelişmeler de Sivas katliamına giden sürecin önemli göstergelerindendir. Egemenler, her başı sıkıştığında başvurdukları toplumsal mühendisliğe bir kez daha başvurmuşlardır. Sistem kendine muhalefet eden güçlere karşı yürüttüğü kirli katliam politikasını bir kez daha yürürlüğe koymuş ve halk bir kez daha yönlendirilmiştir. Toplumda var olan tarihsel önyargı ve kin, egemenlerce bir kez daha katliamın aracı haline getirilmiştir.

Kürt hareketinin yürüyüşü durdurulamayınca
12 Eylül faşist darbesinin ertesinde faşist yönetimce egemen kılınmaya çalışılan korku imparatorluğunun gelişen halk muhalefeti ile aşılma işaretlerinin güçlendiği bir dönemin yaşandığı 90’lı yıllar sistemi zorlamaya başlamıştı. Bir yanda işçilerin bahar eylemeleri, öte yandan gençlik hareketinin çıkışı faşist darbecileri zorlarken, sistem için asıl hedef ise giderek kitleselleşen Kürt Özgürlük Hareketi’ydi. Sistem açısından yaşanan siyasal kriz giderek büyürken darbe etkisiyle toplumun üzerine atılmış olan ölü toprağı kaldırılıyordu.

Sistem için giderek büyüyen muhalefet dinamiklerinin birleşmesi ise adeta yenilgi demekti. Öğrenci, işçi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yükselişi ve birleşme olasılığı sistemi yeterince korkuturken, sistem açısından tarihi bir korku da ipuçlarını veriyordu. Var olan muhalefetin birleşmesi ile beraber Kürt Özgürlük Hareketi’nin potansiyel bir öz taşıyan Aleviler ile birleşmesi ciddi bir tehlikeydi. Özgürlük hareketi ve Alevilerin birleşmesi demek, sistemin bugüne kadar yürüttüğü tüm politikaların iflası demekti. Yok, sayılan, inkâr edilen ve kıyımlara maruz bırakılan bu coğrafyanın iki toplumsal muhalefetinin birleşmesi coğrafyada hesapların yeniden yapılmasını gerektirecekti. Sistem açısından bu birliktelik önlenmeliydi. Önce işçiler manipüle edilerek sosyal şoven sarı sendikalar denetiminde Kürt hareketiyle buluşması engellenmeye çalışıldı. Sonrasında gelişen muhalefetin dinamik gücü olan gençlik hareketi şiddet araçlarıyla mücadeleden düşürülmeye çalışıldı.

Geriye ise asıl hedefler kalmıştı. Tüm şiddet politikalarına rağmen Kürt hareketinin yürüyüşü durdurulamayınca Aleviler üzerinde oyun oynanmaya başlandı. Resmi olarak tanınmasa da Alevilerin önü açılıyormuş gibi davranıldı. Cemevleri açılmaya başlanıp bazı Alevi dedeleri ile görüşmeler yapılmaya başlandı. İdeolojik olarak yoğun bir propaganda ile Alevilik bizzat Namık Kemal Zeybek’lerin öncülüğünde Türk İslam Aleviliğine oturtulmaya çalışıldı. Gizli ödeneklerden verilen paralarla tarihsel önyargılar pompalanmaya, mezhepsel çelişkiler kullanılarak Alevilerle Kürt hareketinin buluşması engellenmeye çalışıldı. Bu politika, Bektaşi Aleviler arasında kısmen başarılı olsa da özelikle Kürt Aleviler –Kızılbaşlar arasında fazla etkili olamadı. Aleviliğin devrimci potansiyeli ile gelişen özgüven demokratik mücadele açısından umut veriyordu.

Sivas Katliamı öncekilerin devamıdır.
Sivas Katliamı’nın gerçekleştirildiği süreç ve siyasal gelişmeler, sistem tarafından önceki Alevi katliamlarında olduğu gibi adım adım planlandı. Sivas ve daha önceki katliamlardaki benzerlikler bu anlamda dikkat çekicidir. Sivas’ta gerçekleştirileceği açıklanan Pir Sultan Abdal şenlikleri bu anlamda hedef seçildi. Sivas’a gelen birçok Alevi ve dostları hedef durumuna getirildi. Şehirde fısıltı gazetesi çalıştırıldı önce festival hakkındaki asılsız haberler ve kışkırtmalar ile saldırgan güruh kışkırtıldı. Bu kışkırtma hareketine öncedekiler gibi belirli kişiler ve medya hep birlikte katıldı. Şehre Kayseri, Adana, Elazığ gibi yerlerden militanlar taşındığı, katliam sonrasında açığa çıktı.

Yerel medyanın manşetine taşıdığı “Müslüman mahallesinde salyangoz satacaklar” sözü, aslında katliamın ipuçlarını veriyordu. Yine camilerde yürütülen kışkırtmalar ile yapılan” cihad “çağrıları sürecin adım adım örüldüğünü gösteriyor. Tüm kışkırtma haberleriyle birlikte, önceki katliamlarda olduğu gibi yine cami çıkışında toplanılması işin organizasyon boyutunu gösteriyor.
Katliamdan 15 gün önce katliamcılar tarafından tüm Sivas’a dağıtılan “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı ve altında Müslümanlar imzası olan bildiride halk “cihada” çağrılır: “Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz valisi tarafından davet edilmekte, şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir.”

“Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslam’ın Peygamberi’ni ve kitabın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.” Gibi çağrılar boşuna değildir elbet. Cami çıkışında toplanan güruh Pir Sultan Abdal etkinliklerine saldırmaya başlıyorlar. Şenliklere katılan Alevi aydınlar ve dostları başlarına gelecek habersiz sığındıkları Madımak Oteli’nde kurtarılmak için CHP’li vekilleri ve bakanları ararlarken, kendilerine verilen yanıt: “merak etmeyin, gereken tedbirler alındı” oldu. Madımak’ta Ankara’dan gelen teselli telefonlarına güvenilirken otel dışında toplan faşist güruhun sayısı her geçen dakika biraz daha artıyordu. Otelin ateşe verilmesiyle başlayan barbarlık gösterisini tüm insanlık izliyordu. Adım adım yakılan otelde 35 can alevler içerisinde yanarken, yetkililerin ve Ankara’dan güven telkin eden CHP’lilerin yaptığı ise koca bir hiçti. İnsanlar ateşler içerisinde kavrulurken dışarıdaki barbar güruh kahkahalar atıp zaferlerini kutlayarak, insanlık tarihine kara bir sayfa daha açıyorlardı.

Hala cevap bulmamış sorular
Katliamdan bu yana hala cevap bulmamış sorular ortada duruyor. Aslında cevapları herkesçe malum olsa da hukuken yanıtlanmamış, sorumluları açısından yaptırımı gerçekleşmemiş bu sorular, katliamın sorumlularını imliyor:

1- Sivas’ta yerel medya ve kışkırtıcılar tarafından dağıtılan bildirilerde katliam çağrıları yapılırken yetkililer neden hiçbir tedbir almamış, sorumluları yakalamamıştır?

2- Olayların ilk başladığı anda cami çıkışı toplanan kitleye neden müdahale edilmemiştir. Otel önüne gelen faşist güruh polis etkisiz kaldığında, asker neden devreye girmemiştir. Askeri komutan olay yerine kadar gelmesine rağmen neden asker sayısını artırmamıştır?

3- Şehre dışarıdan militan taşındığı bilgisine rağmen, bunların nereden örgütlendiği, kimler tarafından çağrıldığı veya gönderildiği neden araştırılmamıştır?

4- Otel önündeki taşların katliamdan kısa bir süre öncesi otel önüne dökülmesi tesadüf müydü?

5- Dünyanın en büyük ordularından biri olmakla övünen, Kıbrıs’ı sekiz saate işgal etmekle övünen ordu, sekiz saat boyunca alevler içindeki insanlara neden yardım ulaştırmamıştır?

Soruları artırmak gereksiz; çünkü devleti biraz tanıyanlar bu soruların cevabını fazlasıyla biliyor. Katliamın hemen sonrasındaki gelişmelere baktığımızda dahi katliamın sahiplerini anlamak için kâhin olmaya gerek olmadığı görülecektir. Böylesine barbarca bir katliamın ardından demokratik ülkelerde hükümetler istifa etmek zorunda kalır; ama Türkiye’de bir tek kişi istifa etme erdemliliğini dahi göstermemiştir. Devletin başındaki Süleyman Demirel’in “Güvenlik güçleri ile halkı karşı karşıya getirmeyin! Yaşananlar münferittir. Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilir” ve Tansu Çiller’in “çok şükür ki Oteli yakan vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır!” sözleri ibretliktir. Bu sözler nasıl unutulur? Devlet yetkililerinin demeçleri, yaşanan barbarlık karşındaki ahlaksızlığı ve vicdansızlığı göstermeye yeterlidir.

Katliam ilişkin bu yaklaşımlar ve açıklamalar aslında geleneksel devlet aklının, Kızılbaş Alevilere bakışını ve tarihsel kinini gösteriyordu. Katliam sonrasında “sözde” yürütülen hukuk sürecinde ise katliam sanıklarının birçoğu küçük cezalara çarptırılmış ve dava daha sonra da zaman aşımı kapsamına alınarak, göstermelik tetikçiler dahi serbest bırakılmıştır.

Sivas Katliamı’nı nasıl anlamalıyız?
Sivas Katliamı bu topraklardaki tekçi resmi ideolojinin kendi dışında gördüklerini uslandırma ve terbiye etme hareketidir. Tarihsel süreç içerisindeki diğer katliamlarda olduğu gibi Sivas Katliamı’nın altında yatan da Türk İslamcı kutsal devlet zihniyetidir. Resmi ideolojinin etnik anlamda dayandığı Türklük ve inançsal anlamdaki Sünni İslam anlayışının dışında kalan tüm etnik ve inançsal kimlikler asimle edilmesi-bunu kabul etmezlerse de yok edilmesi gereken-temel gündem olmaktan çıkmamıştır. Farklı renkler, bu toprakların zenginliği ve değerleri görülmemiş her zaman tekleştirme mantığı içerisinde düşman olarak algılanmıştır. Cumhuriyet bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un dediği gibi “Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” bu devlet zihniyetinin kendisidir. Dolaysıyla Sivas Katliamı’nı doğru anlamak ancak devleti, devlet aklını tanımakla mümkündür. Katliamcıları, ortaya sürülen tetikçi faşist güruh olarak görmek gerçek failleri ıskalamamıza sebep olur. Katliamın gerçek sorumlularını ıskalamak ise bugüne kadar olduğu gibi Alevileri ancak kendi cellâtlarının yedeğine düşme pozisyonuna sokar.

Özgürlük yolunda Sivas’ı unutmamak…
Tarihsel süreçteki diğer katliamları ve Sivas Katliamı’nı unutmamak ancak gerçekleri açığa çıkarıp doğru bir rotada ilerlemek ile mümkündür. Eğer Sivas Katliamı ile anlaşılmak isteniyorsa doğru temelde bir yüzleşme kaçınılmazdır. Aleviler yaşan bu katliamların ardında öncelikle egemen zihniyet ile yüzleşmek doğru temelde hesaplaşmak zorundadır. Yüzleşme gerçeğinin kendisi aynı zamanda bir hesaplaşmadır. Eğer egemen zihniyet her fırsatta yok sayıyor, imha ediyorsa bu zihniyetle yüzleşmek kaçınılmazdır. Egemen ideolojinin tüm zihniyet yansımalarında kurtulmak ve kendi tarihsel özü ile buluşmak Aleviler açısından kaçınılmazdır. Maruz kalınan saldırıları egemen olan devlet zihniyetinden bağımsız görerek sahte laiklik politikaları ile sisteme yedeklenmek yüzleşme önündeki en büyük engeldir. Devlet zihniyetinin tüm kurumları ve ideolojik etkilerinden kurtulabilmek katliamcı zihniyet ile yüzleşmek anlamına gelecektir.

Eğer bugün Sivas’ı unutmamak sloganlarının hayat bulması isteniyorsa yapılması gereken sistem ile yüzleşebilmek ve inkârcı sistemi değiştirecek doğru siyasal ve yaşamsal duruşun sahibi olmaktır. Oldukça meşakkatli olan bu büyük görevi hayata geçirebilmek ise ancak dost olan doğru güçlerle buluşabilmek ile mümkündür.

Aleviler umut ettikleri özgür ve hakça yaşamı egemen kılmak için bu ülkenin ezilenleriyle, ötekileştirilenleriyle ve yok sayılanlarıyla ortaklaşabilmelidir. Demokratik, özgür ve gerçek anlamda laik bir ülke yaratabilmenin yolu, ancak yürütülecek özgürlük ve demokrasi mücadelesinin sağlam bir öznesi olabilmekle mümkündür. Kızılbaş Aleviler bu coğrafyada yaşadıkları mağduriyet ve zulümleri ancak kendisiyle aynı kaderi paylaşmış güçler ile sağlayacağı dayanışma ve ittifak ile giderecektir.

Sonuç olarak Sivas ve diğer katliamları unutmamak, alevler içerisinde özgürlük hayallerinde taviz vermeden abideleşen şehitlere layık olabilmek ancak hayalimiz olan “rıza şehrini “yaratabilmek ile mümkündür. Hallacı Mansurlardan Pir Sultanlara, Seyit Rızalardan Hasret Gültekinlere uzanan yol, özgürlüğün yoludur. Özgürlük yolunda yürüyen kahramanlarımızın bize bıraktığı en büyük miras ise inandığımız değerlerin uğrunda boyun eğmeden dik yürüyebilmektir. İnançları uğrunda derisi yüzülenlerin, idam sehpalarında katledilenlerin, ateşlerde yakılanların beklentisi olan özgür, demokratik, eşitlikçi bir dünya olan “rıza şehri” ancak bu coğrafyanın Alevileri, Kürtleri, Ermenileri, Êzîdîleri, Süryanileri ve devrimcilerinin yüreklerinde büyüyecek, onların ellerinde yükselecektir.

Sivas’ı unutmamak Madımak’ta ateş topuna dönen bedenleri ile semaha duranların deyişlerini yaşatabilmek, cemlerini tutabilmek ile mümkündür. Reyberlerimizi, pirlerimizi, yol ulularımızı unutmamak yüreklerde semaha durmak zihinlerde arınmaktır.

Çevrimdışı Ekim

  • İleti: 1819
2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #2 : 02 Temmuz 2012, 12:10:35 »
Sürekli düşman yaratan bu toplumda; eskiden kalma alışkanlıklarını sürdüren, kendine haksızlık yapıldığında feveran edip ötekilerin mağduriyetinde devlet tarafında saf tutan, başkalarının hak taleplerine karşı devlet diliyle konuşan ikiyüzlü aydınlar ve kurumlar bu topraklardan  tasfiye edilmedikçe daha çok katliamlar, kıyımlar yaşarız...

Daha çok Maraşlar, Çorumlar, Sivaslar ve de Roboskiler yaşanır,;bu katliamlar kanla beslenen zihniyetin ayakta kalabilmesi için gereklidir..

Birbirlerinin ateşine odun atarak bu coğrafyadaki halkların özgürce yaşamasına set çeken ve çekmeye devam eden bu yapı  , kendilerine aydın denilen aslında okuma-yazma bilmekten öte birikimleri olmayanlar tarafından değil bizler,halklar  tarafından yok edilecektir..

Sivas'ta katledilen aydınları, sanatçıları, ilericileri ve ölümüne semaha dönenleri saygıyla anıyoruz .
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimdışı Vurgun

  • İleti: 840
2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #3 : 02 Temmuz 2012, 18:31:06 »
Madimakta diri diri ölen herkezi ve sevgili arkadasim Hasret Gültekini saygiyla aniyorum.


Gecen sene bir akrabam Sivasa izine gidecegini söylemisti, laf lafi acip Madimak olayina geldi ve o olay yasanmadan bir kac hafta önce Sivas`da oldugunu anlatti;
Bir gün oturuyoruz 2  genc geldi köye  tesadüf bu ya bizim köyden gecmeleri gerekiyormus biraz soluklanmak istemislerdi.Buyur ettik oturdular sonra sorduk kimlerdensiniz diye bir isim söyledi ama tanis gelmedi bize bir tanesi usulca siz alevimisiniz dedi .Bizim saklayacak bir seyimiz yoktu evet dedik aleviyiz neden sordunuz dedik .Kkorkmayin bizde aleviyiz dediler.Eli ayagi düzgünlerdi aklimiza kötü bir sey gelmedi yemege buyur ettik ama yollari uzunmus diye kalkip gittiler. Bu olaydan 2 hafta sonra duyduk ki yillar sonra asildigi yerde pirsultan Abdal senligi ilk kez düzenlenecekmis .Sabahtan hazirlanip gidenler oldu bizden , rahatsiz bir oglum vardi onun icin ben de sonradan yola cikacaktim . .Amcaoglum sabah erkenden gitmisti merkeze.Heyecanliydi cünkü Pirsultan anilacakti hemde ilk defa.Tam hazirlandik yola koyulalim birden amcaoglu geldi rengi benzi atmis bir halde.Otelin önünde mahser kalabaligi var dedi ama senlik icin degil tekbir sesleri getirip gün müslümanligi yerine getirme günüdür diye bagirip duruyorlar dedi.Kötü seyler olacak ne yapsak dedi . O kalabalikta köyümüze gelen gencleri görmüs tekbir getirip öldürün diyorlarmis.Nasil istir bu kalakaldik öyle .Hepimiz yasi geckin insanlariz korktukda biraz gidemedik ama bunlarin olacagini da tahmin etmedik sonra duyduk ki oteli yakiyorlarmis onlar yandikca bizde yandik .
Agliyordu bunlari anlatirken.Keske dedim gitseydiniz. Silahimiz mi vardi ne yapacaktik ki dedi .Birimiz karakola gitti gördüklerini anlatmaya gerekeni yapariz dediyip gerisin geriye yollamislar onu o zaman yatistiydik ama sonrasi haber geldi yaniyordu gencecik cocuklar.Bilemedik bunlar yasanacagini.Cok sonra duyduk ki  daha senlik baslamadan haftalar önce köy köy dolanip sünni kesime cagri yapmislar hepsine mektup ne vermisler hepsini kandirmislar.Oysa biz bu zamana kadar birarada yasamistik yilan gibi bizi birbirimize düsman ettiler dedi.Onlar Pirsultan gibi öldüler buna da seyirci kaldik ama ne yapabilrdik ki hepimiz yasli insanlariz dedip kendisini kasip kavuran sucluluk duygusunu yok etmeye calisti.
Bu yukarida anlattigim olay birebir bir akrabamin yasadigi olaydir.Kendini rahatlatmaya calisrken biraz sert cikinca bana "peki neden önlem almadilar bunlar akillari yokmuydu bilmiyorlarmiydi ki burasi Hizir paslarin diyaridir" dedi.Dogru söze ne hacet halksizda degildi ve anlatilana bakildiginda da birden gelisip vukuu bulan bir olay degildi ,senlik icin kültür bakanligindan izin istenince Ilmek ilmek örülmüstü .Ölüm sessizligi icindeydi merkez hersey normal gibi görünüyor olsada ipuclari vardi ortalikta ama kimsenin aklinin ucuna dahi gelmemisti.Örnegin kaldirmtaslari sökülmüs bir yerde irili ufakli taslar yiginla duruyormus.Ama kötü bir sey apmadiklarini düsündükleri icin süphelenmemisler. Öyle ya siir okuyup ,halkoyunlari oynayip ,türkü söyleyip semah dönmek yasaya aykiri degildi. Sonrasi bir seyler yemek  icin carsiya indiklerinde de esnaf kötü davranmis  homurdanmalar .Cokda ürtlerine gidilmemis sonucta gizli plan adim adim islenmeliydi. Sivasin merkezinde senliklerin baslayacagi gün ortaligi ölüm sessizligi kaplamis ve sonrasi herkez tarafindan biliniyor .Alev alev yanan 33 can . 33 insan. Hepsi degerli hepsi kiymetli yüregi güzel insanlar.
Oysa biraz tarihi gercekleri yakinimizda tutsak  hani ders cikarsak ya biraz.Hani devletten medet ummsak ya artik.Kactir daha ölecekler can verecekler daha ne yasayacaklarda akillanacaklar bilinmez.

Bir baska örnek anlatayim sanirim 2 sene önceydi Baselde Pirsultan oyunu geldi.Sadri alisik kültürmerkezi tarafindan düzenlenmis Cem Özer vs .Tiyatro bireysel olarak cagrilmisti .Dernekle aralarinda bir takim tartismalar olmus sonucta alevi dernegi aleviligi kullanarak para kazanmalarina izin vermeyiz onlari davet eden bizim kurumuz olmaliydi vs vs. diyerek oyuna gelmemis protesto etmislerdi .Kimse gücenmesin ama bu tartismanin boyutu bana göre paranin kisiyemi kurumami gidecegiydi amac bu olunca da bir arpa boy gidilemez . Sonucta salon doluydu ve gelenlerde yine alevi kitlesiydi. Seyredenleriniz olmustur belki iyi oyun cikardilar ama oyun sonunda kitleye öyle bir gönderme yapildiki  akillara ziyan vericiydi .Kitleye verilen mesaj " tas atanlardan degil gül atanlardan olunuz" Oyun sonunda izleyicilere gül dagittilar .Kuzu kuzu gül alma yarisina girildi.Bir tanesi cikip da bizim davamiza ihanet mi etmemizi istiyorsunuz bizler pirsultanin kendi gibi  direnisci ve devrimci savunuculariz demedi.  Eh Köyün  delisi ben misim meger.
Bunlar yasaan ufak tefek seyler degildir.Alevi kesimin icinden alevileri hancerleyenler var oldukca da devam edecek.Bir baska örnek Arif Sag.Ne ilginctir ki belinde silahi ile Madimakta genclerin diri diri yanmasina seyirci kalmistir.O silahi kullanmaya tenezzül bile etmedi o esnada aklina gelmemismis .Ama gencler barikat kurmak icin otelin sagini solunu söküyordu.Buda mi aklini basina getirtmedi.Peki ya BBP yapilan tesekkürler ve onlari yere göge sigdiramayip övmesi. tam tersine küfürler etmisler asagilamislar ve yan binadan kendi bulunduklari büroya gecmemeleri icin cabalamislar ve yanlarindaki Komser Mehmet yardimiyla kurtulmuslardir .Bu konu da da bir gariplik yokmu sizce .Sonrasi Sag sahte gözyaslariyla sivasi anma gecelerine katlarak olaylari  bir bir konulari saptira saptira anlatti.Silahinizi neden cekmediniz dedik diye kovulduk geceden.Bunun hesabini ise kimse sormadi ona .Arif sag efendi ise cok övdügü BBP sayesinde yirtti kefeni.Hasret Gültekin arkadasimdi onun hayraniydi.Onun gibi olmak istiyorum derdi benim idolum derdi.O sazi calinca benim ayaklarim yerden kesiliyor derdi ve O yana yana ölürken idol can derdine düsmüs belinde silahi kacip gitmisti.

Anlatacak cok sey var aslinda .Davadan aranan biri de Almayanda cirit atiyor.Isteseler elleriyle koymus gibi bulurlar.Burunlarinin dibinde adam elini kolunu sallaya sallaya dolaniyor.Neden hesabi sorulmaz bilmem.Madimagin dumani genzimize dolmus aci yüregimize cöreklenmis derler umariz o dumanla bogulmadan artik harekete gecerler.
« Son Düzenleme: 02 Temmuz 2012, 19:22:22 Gönderen: Vurgun »
Serhildan jiyane
HER YER TAKSIM HER YER DIRENIS

Çevrimdışı Vurgun

  • İleti: 840
2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #4 : 02 Temmuz 2012, 23:26:26 »
Hayatlarini kayip eden canlarin isimleri:

1) Behçet Sefa AYSAN    Şair - Ankara

2) Yeşim ÖZKAN  Sanatçı - Ankara

3) Nurcan ŞAHİN   Sanatçı - Ankara

4) Muhibe AKARSU  Misafir - Ankara

5) Muhlis AKARSU  Sanatçı - Ankara

6) Murat GÜNDÜZ   Sanatçı - Ankara

7) Handan METİN   Sanatçı - Ankara

8) Ahmet ÖZYURT  Sanatçı - Ankara

9) Huriye ÖZKAN   Sanatçı - Ankara

10) İnci TÜRK     Sanatçı - Ankara

11) Özlem ŞAHİN   Sanatçı - Ankara

12) Yasemin SİVRİ  Sanatçı - Ankara

13) Asuman SİVRİ  Sanatçı - Ankara

14) Uğur KAYNAR   Şair  - Ankara

15) Sehergül ATEŞ  Sanatçı - Ankara

16) Gülender AKÇA  Sanatçı - Ankara

17) Gülsün KARABABA     Sanatçı - Ankara

18) Mehmet ATAY  Sanatçı - Ankara

19) Hasret GÜLTEKİN Sanatçı - Sivas

20) Serkan DOĞAN  Sanatçı - Ankara

21) Muammer ÇİÇEK Sanatçı - Tokat

22) Belkıs ÇAKIR    Sanatçı - Ankara

23) Asaf KOÇAK    Karikatürist - Ankara

24) Edibe SULARI AĞBABA Misafir - İsviçre

25) Menekşe KAYA  Sanatçı - Ankara

26) Koray KAYA    Çoçuk - Ankara

27) Serpil ÇANİK    Sanatçı - Ankara

28) Erdal AYRANCI  Yönetmen - Ankara

29) Asım BEZİRCİ   Yazar - Ankara

30) Sait METİN    Sanatçı - Ankara

31) Carina Cuanna THUIJS Misafir - Hollanda

32) Nesimi ÇİMEN   Sanatçı - İstanbul

33) Metin ALTIOK   Şair, Yazar - Ankara

34) Kenan YILMAZ  Otel görevlisi - Sivas

35) Ahmet ÖZTÜRK  Otel görevlisi - Sivas

Madimak otelinde sag kurtulanlar:

1) Arif SAĞ   21) Neval OĞAN
2) Yıldız SAĞ   22) Tuncay YILMAZ
3) Murtaza DEMİR   23) Demet IŞIK
4) Ali ÇAĞAN   24) Elif DUMANLI
5) Haydar ÜNAL   25) Murat KILIÇ
6) Yüksel YILDIRIM   26) İclal KARAKUŞ
7) Ali BALKIZ   27) Ertan KARTAL
8) Ali BAŞTUĞ   28) Ali Rıza KOÇYİĞİT
9) Ali DOĞAN   29) Mustafa TÜRKAN
10) Ayben KOP   30) Rıza AYDOĞMUŞ
11) Ali YÜCE   31) Mehmet AYDOĞMUŞ
12) Nimet YÜCE   32) Deniz HUNAR
13) Celal YILDIZ   33) Ferhun ATEŞ
14) Nurhan METİN   34) Cevat GERAY
15) Cem CELASUN   35) Gülsen GERAY
16) Zerrin TAŞPINAR   36) Olgun ŞENSOY
17) Mehtap YÜCEL   37) Nuray ÖZKAN
18) Hülya KADEROĞLU   38) Cevat ÜSTÜN
19) Battal PEHLİVAN   39) Hidayet KARAKUŞ
20) Türkân PEHLİVAN   40) İ. Cem ERSEVEN
Serhildan jiyane
HER YER TAKSIM HER YER DIRENIS

Çevrimdışı Vurgun

  • İleti: 840
Hasret gültekın - (annesının mektubu)
« Yanıtla #5 : 02 Temmuz 2012, 23:27:30 »
Sevgili Oğul !

Gazeteciler randevu isteyince önce korktum ;
ola ki senden ‘rahmetli’ diye söz ederler.

Meğer bugün Anneler Günü’ymüş. Hani , hep ünlü bir işadamının, ya da milletin anasını ağlatan bir politikacının annesini seçerler ya , bu kez yarışın kulvarını değiştirmişler. Bu yıl Sivas’ta yobazların yaktığı tüm çocukların analarını seçmişler “Yılın Annesi” .

Hasret’im biliyor musun? Sana sormadan bunları anlattım diye bana kızmadın ya?
Devami oku...

 

En sevdiğin arkadaşlarından Kadir’le Ali Rıza çok ısrar ettiler. Dayanamadım konuştum.

Bak Oğul! Sana sormadan bir iş daha yaptım. 2 Temmuz’dan bu yana açamadığım odana da girmelerine izin verdim. Ben bakamadım sırtımı döndüm , kardeşin Güler’le Kadir gezdirdiler odanı. Biliyorum sen odana el sürülmesine hatta toplanmasına bile kızardın. Ben görmedim, ama el sürmediler hiçbir şeyine. Kitaplarına ve resimlerine bakmışlar sadece, rahat ol. Fotoğrafta çektiler Hasret’im. Sen gittin gideli üzerimden çıkarmadığım siyah elbiselerimle ‘iyi çıkmam’ dediysem de dinlemediler. Bana kır çiçekleri getirmişler Anneler Günü diye. Sivas’ta senin yanında olan, hani mızıka çalıp eğlendirdiğin çocuklar var ya, onların anaları adına da kabul ettim. Serkan Doğan’ın, Huriye’nin ,Yeşim’in, Muammer’in, ınci’nin, şu ufak oğlanın adı neydi? 11 yaşındaydı hani. Hah hatırladım Koray işte. Onun da anasıyım ben bugün. Hepsinin anasıyım. Madımak Otel’inde kim varsa Asaf’ın , Nesim’inin, Muhlis’le Leyla’nın , adını hatırlayamadığım diğerlerinin. Sen kızmazsın biliyorum oğul. Paylaşmayı seversin. Ana Sevgisinide paylaşırsın.

Hasret yavrum , Anneler Günü’nü kutlamazdık değil mi biz? Yanlış hatırlamıyorum, kutlamazdık. Geçen yıl hariç, oda yine senin muzurluğundan. A oğul, a çocuk, bana çamaşır makinesı alacaksın diye, çok kızdığın Parti’nin gecesine çıkmaya değer miydi? Baban ayın başında nasılsa alacaktı. Eskisini de tamir ettirirdik ne olacak. Bir süre daha idare ederdik. Kim bilir sana nasıl zul gelmiştir o gece çalıp söylemek. Anneler Günü’nü bahane edip o parayla çamaşır makinesi almanız için Güler’e gizlice vermişsin parayı.

Canım oğlum,

Senin gibi şelpeyle güzel bağlama çalan biri hala çıkmadı. Sen ‘Rüzgarın Kanatları’na’ binip gittikten sonra türkülerin dilden dile dolaştı. Bütün sanatçılar senin türkülerini okuyor. Ama çok bozuluyorum biliyor musun? Birçoğu bu türkülerin sana ait olduğunu söylemiyor. Bazı büyük bağlama ustaları da senin müziklerini alıp kendileri bulmuş gibi çalıyorlar. Deli Derviş’i senin gibi çalan yok hala. Sivas’a gitmeden önce ‘Enel Hak’ adında yeni çalışmalar yapıyordun. Yarım kaldı diye üzülme. Arkadaşların o kaseti bıraktığın kadarıyla seni sevenlere ulaştıracaklar. Senin şair yönünü bilmeyenler de yakından tanıyacaklar. Çünkü arkadaşların senin adını sonsuza dek taşıyacak bir kültür merkezi kuruyor. Sinema , Tiyatro, Müzik, Edebiyat ve Folklor alanında araştırmalar ve çalışmalar yapacaklar. şiirlerini de bir kitapta topluyorlar.

Haberin var mı bilmem ? Ankara DGM de görülen Sivas Davası’nı basına kapattılar. ıyice unutturmak istiyorlar herhalde. Başkalarının hafızasından silebilirler Madımak Oteli’nde olanları. Peki ya benim yüreğimden, ya diğer çocukların analarının yüreğinden nasıl söküp atacaklar? Gazeteye niye konuştum biliyor musun? Mahkeme o kara yobazlara ne ceza verir bilmem, halkın vicdanında bir kez daha mahkum olsunlar istedim. şimdilik Hoşça kal yavrum.

Annen Hace Gültekin.
Serhildan jiyane
HER YER TAKSIM HER YER DIRENIS

Çevrimdışı Vurgun

  • İleti: 840
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #6 : 02 Şubat 2013, 21:41:19 »
MADIMAK’I YAKAN DA YAKTIRAN DA BELLİ!

Sivas Katliamı’nın yeni ortaya çıkan fotoğrafları katliamın asker ve polis gözetiminde yaptırıldığını bir kez daha ortaya koydu. Özel Harp’in planladığı katliamın belgeleri AKP hükümeti tarafından da ortaya çıkartılmadı

LİNÇÇİLER YAKTI ASKER VE POLİS BAKTI

Sivas Katliamı’na ilişkin yeni ortaya çıkan fotoğraflar, katliamın planlı, asker ve polisin gözetiminde yapıldığını bir kez daha ortaya koydu. Fotoğraflarda saldırganlar ellerinde benzin bidonlarıyla Madımak Oteli’ne yürüyor. Asker ve polis ise kılını bile kıpırdatmadan saldırganlara nezaret ediyor.

‘TEOMAN KOMAN YAPTIRDI’ DEDİ

Katliamın nasıl yapıldığı Özel Harpçi H.ǒin itiraflarında yer alsa da üzerine gidilmedi. H.ǒnin, “Biz Erzincan’da Poligon Birliği’ndeydik. Bize görevi Org. Teoman Koman verdi. Katliamdan önce helikopterle Sivas’a geldik. 13 kişiydik, ikişerli 6 gruba ayrıldık. Halkı provoke ettik ve katliam başlayınca çekildik” itirafları gazetemizde yayınlanmıştı.

İşte yakanlar ve yaktık diyenler

İçişleri Bakanlığı, Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na, 2 Temmuz 1993’te ikisi saldırgan olmak üzere 37 kişinin hayatını kaybettiği Sivas Katliamı’na ilişkin bugüne kadar gün yüzüne çıkmayan fotoğraflar gönderdi. Olaylar sırasında çekilen video kaydından elde edilen fotoğraflarda, elinde benzin bidonu olan saldırganlar dikkat çekiyor. Fotoğraflar katliamın hemen öncesine ait. Gönderilen 167 fotoğrafta çarpıcı detaylar yer alıyor. Video kaydından, çekimin saat 14.00’dan itibaren yapıldığı anlaşılıyor. Saat 14.27’deki kayıtta, kalabalığın, Madımak Oteli’ne yakın ve açık bir yerde toplanmaya başladığı görülüyor. Saat 14.28, 14.33 ve 14.36’da alınan kayıtlarda ise slogan attığı anlaşılan kalabalıktaki bazı kişilerin “kırmızı çember”e alınarak işaretlendiği görülüyor. Bu esnada kalabalığın çevresinde az sayıda asker ve polisin bulunması dikkat çekiyor.

Failler hâlâ aramızda

Devletin gizli örgütlenmelerinin Sivas Katliamını yaptığı ve bu katliamda islamcı linçci çevreleri kullandığı herkes tarafında bilinmesine rağmen bugüne kadar katliamın bu yönlerinin araştırılmaması dikkat çekiyor. Askerlerin ve polislerin göz göre göre katlima nezaret ettiği tüm kanıtlarıyla ortayadayken hala katliamın üzerindeki sır perdesinin durmasında AKP hükümetinin de payı büyük. Bu güne kadar devletin elinde bulunan belgelerin gizlendiği ise yeni ortaya çıkan görüntülerle bir kez daha ispatlandı. Bilinen sanıklar göz göre göre kayıplara karışırken, yakalanamadıkları iddia edilen sanıklar ise geçen yıl Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği zaman aşımı kararından yararlandı.

Onurlu savcılar göreve

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, Madımak Katliamı’na ilişkin ortaya çıkan yeni fotoğraflar konusunda yaptığı açıklamada, 20 yıl sonra aynı filmin ikinci defa gösterildiğini belirterek, başrolde AKP hükümetinin olduğunu ifade etti. Bülbül, “20 yıldır aranan sanıklar var. Utanmadan sıkılmadan ‘ileri demokrasi’ lafını kullananlar katillerin elini kolunu sallayarak dolaşmasına göz yumuyorlar. Madımak Katliamı davası da Maraş ve Çorum katliamı davaları gibi hasıraltı edilerek çürümeye terk ediliyor. Bu tutumun adı ‘ileri demokrasi’ değil Türk/İslamcı faşizmidir. Onurlu savcıları, yargıçları göreve çağırıyorum” dedi.

Kaynak: Özgür Gündem
« Son Düzenleme: 15 Haziran 2017, 19:32:37 Gönderen: Solplatform5 »
Serhildan jiyane
HER YER TAKSIM HER YER DIRENIS

Çevrimdışı Solplatform

  • Site Sorumlusu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 313
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #7 : 01 Temmuz 2013, 19:46:47 »
Sivas'ta katledilen aydınları, sanatçıları ve ölümüne semaha dönenleri saygıyla anıyoruz.







AZİZ NESİN’İN 1 TEMMUZ 1993 TARİHİNDE SİVAS’TA YAPTIĞI KONUŞMANIN ÇÖZÜLMÜŞ METNİ

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunarım.

Mahdum Kuli adında bir Azeri yazar var. Onun 100. doğum ya da ölüm yıldönümünde bir jübile yapılıyor Bakü’de. Nazım Hikmet’i de çağırıyorlar elbette. O toplantıya gidiyor. Ama Mahdum Kuli hakkında hiçbir bilgisi yok. Toplantıdan önce, resmi toplantıdan önce çağrılı yazarlar kendi aralarında konuşurlarken Nazım sık sık Mahdum Kuli hakkında bilgiler edinmeye çalışıyor. Ve her konuşmacıdan en canalıcı noktaları saptıyor.
Ve ilk konuşmacı kendisi olduğu için orada öğrendiği Mahdum Kuli hakkında bilgileri dinleyicilere anlatıyor. Fakat dinleyicilerden Mahdum Kuli hakkında en canalıcı noktaları öğrendiği için, onları söylüyor. Zaten daha önceden başka bilgisi yok. Öbür konuşmacılara aşağı yukarı önemli söyleyecek bir şeyler kalmıyor böylece. Yalnız yanlış bir şey yapıyor. Türkçe’de “Mahdum” adı olmadığı için, Mahdum yani “oğul” adı olmadığı için, konuşmasında Mahmut Kuli diyor. Ve Mahmut Kuli’nin, dünyada olmayan Mahmut Kuli’nin hayatını anlatmış oluyor. Şimdi ben, Pir Sultan Abdal için buraya konuşmaya gelirken aynı durumda idim. Elbette Pir Sultan Abdal’ı genel olarak, bir aydın olarak biliyorum tabii, ama bu konuşmaya hazırlıklı gelmem gerekirdi.
Ben programı da bilmiyordum doğrusu. Onun için başka çarem yoktu, kitap aramaya kalktım. Tam buraya geleceğim gün, havaalanında, sağa sola bakarken kitap yerine daha değerli olan Asım Bezirci ile karşılaştım. Aman dedim, bana bir Pir Sultan Abdal kitabı; hemen çantasından çıkardı, kendi kitabını bana verdi.
Ben de Nazım gibi, yalnız tabii “Mahmut Kuli” demek koşuluyla Pir Sultan Abdal hakkında onun kitabından öğrendiğimi kendi eski bilgilerime dayanarak sizlere aktarmak istiyorum. Önce Pir Sultan Abdal, bu Abdal adı nereden geliyor? Kitapta yazılı değil, ama ben de henüz bilmiyorum. Etimolojik olarak “Abdal” sözü gezgin dervişlere verilen bir ad, ama çok aptal var, bizim öbür aptallar gibi değil, yüzde 60 aptallar gibi değil…
14 yaşımdaydım. Babam beni Cafer Ağa, Kadıköy’deki Cafer Ağa camisine götürürdü. Bir Cuma günü, demek 14 yaşımda olduğuma göre 64 yıl önce orada imam, hutbeden sonra vaaz ederken, bu abdal konusuna değindi. Onun yorumuna göre, ki ben bugün katılmıyorum ama bir yorumdur. Bimiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu abdal sözü için, etimolojik anlamda nereden geldiği konusunda. “abdal” dedi “Ab-ü Dil’dir; Ab-ü Dil, gönlü su gibi akan anlamına gelir. Oradan doğmuştur, oradan yayılmıştır. Bu sözcük ya da deyim” demişti. Ben hala ona da inanamıyorum.

Gönlü su gibi akan Ab-ü Dil’den abdal olduğu lafına inanmıyorum. Tıpkı şey gibi; bu bizim maydanoz midenovdan gelir, pırasa pürhasadan gelir gibi kaynakları hep Arapça’ya, Farsça’ya bağlamaktan gelen bir yorumdu. Ama böyle; bugün de ben henüz bilmiyorum, tabii içinizde bilenler vardır, niçin bu abdal sözü giriyor, “ab-ü dil” doğru mudur, değil midir bilemiyorum, ama doğruluğuna pek inanmıyorum. Bana göre Pir Sultan Abdal’ın iki büyük özelliği var. Asım’ın kitabında 4 ağırlık gösteriliyor. Ama en önemli ağırlığı propagandacı olması, ki Asım buna katılmıyor, ama bana göre bir propagandacı. Ve iyi bir şairin ve iyi bir yazarın başlıca özelliği bulunduğu toplumun ve koşulların propagandasını, ilerici propagandasını yapmasıdır. Ancak bu propagandayı nasıl yaparsa iyi bir şair olabilir.
Sanat va estetik değeri ağır basan propaganda olursa; yoksa alt propaganda olursa o kupkuru bir şair demektir. Propaganda şairidir, çünkü Türkiye İşçi Partisi bile kuruluşundan sonraki ilk Meclis’e 15 miletvekili gönderdiği zamanki toplantılarında, ev toplantılarında, özel toplantılarında, özel toplantılarında bile “gelin dostlar bir olalım ve tevekketül Taala Allah” diye sonu, dörtlüklerin sonu böyle biten şiirini okurlardı. Demek ki 400 yıl propagandası sürebiliyor ve ona yeni bir yöntem getirmişler. Ama nasıl Allaha, şu koşullarla gelin dostlar bir olalım; efendim, kılıç çalalım filan o koşulda ne olursa olsun, yani sen eşeğini iyi bir yere bağla da sonra Allaha güven. O anlamda bir tevekkül.

Propaganda birinci şeyi bence vasfı propaganda, bugün o propagandadan bize kalan ya da kalması gereken Alevilik propagandası değil, sanat değeri olan propagandadır. Öyle olması gerekir. İkinci büyük yanı kavga şairi olmasıdır. Ki, bu kavga şairi sürmüştür. Kavgalı, kavgacılığı sürmüştür, kendi ölümünden sonrada bugüne kadar sürmüştür. Kötüye karşı savaşım vermektir. Ve köylü başkaldırılarında, Türkiye’de köylü başkaldırılarında çok büyük etken olmuştur bu kavgacı şair. Pir Sultan Abdal’ın bir özelliği, birçok Pir Sultan Abdallar olması. Asım’ın kitabında 4-5 tane filan gösteriliyor. Bana kalırsa, nereden seziniyorum, çünkü bu kavgacılığı ve propagandasının sürmesi birçok Pir Sultan Abdalların yaşamış olduğunu gösteriyor. Ölümünden sonra da, ölümünden önce de. Ve lejander bir kahraman oluyor böylece. Yani halkın asıl malı olmak, özellikle o dönemde, 15-16. yüzyıllardaki bu anonim şairlerde güç buradan geliyor. Halk onu özümsüyor, halkın içinde eriyor ve birçok şairler çıkıyor. Aynı adı taşıyan, bu şu demektir.

Aynı felsefi doğrultuda yazan şairler, oraya herhangi bir şair alınmaz, örneğin Nasrettin Hoca,
söylememiş, yazmamış bile olsa, o doğrultuda o felsefe doğrultusunda -ki fıkralar girebilir bana göre- Pir Sultan şiirleri de bizzat tarihsel Pir Sultan’ın asılan Pir Sultan’ın şiirleri olamaz, onlardan fazla ek olarak da o doğrultuda, o felsefi doğrultuda, o inançta yazmış şairlerin şiirlerinden oluşur gibi geliyor. Bugün propagandası Alevilik üzerine, fakat bu Alevilik üzerine olan propaganda aslında bir araç olarak kullanmış bunu, yine benim yorumum.

 
Aleviler doğru söyler
 
Aslında insancıllığın propagandasını yapmış ve Alevilik ile hoşgörülük bu nedenle birleşmiş. Aleviğin Türkiye’de ve sürekli olarak hoşgörüyle ortaya çıkarmasının nedeni bana göre muhalefette olmuş olmasıdır. Çünkü muhalefetin şirketlerde olduğu gibi daima yüzde 50’den fazla şansı vardır. Yüzde 51, yüzde 52’dir. Türkiye de hiç bir zaman Aleviler iktidar olmamışlardır. Acaba iktidar olsalardı ne olurdu. Bu bir kuşkudur bende. Çünkü iş iktidarda olmayınca hep muhalefette kalıyor. Şirketlerde olduğu gibi yüzde 51 onda. Onun için muhalefette olan hep doğruyu, kendine göre hep doğruyu söylemişlerdir, hoşgörüde yanılmışlardır.
İktidar olarak iktidar vermek zorundadır. Verebildiği ölçüde. Ama Aleviler hep muhalefette kaldıkları için hep istemişlerdir, isteyen daha çok haklıdır. En az yüzde 51 hak sahibi olmuşlardır. Tıpkı şirketlerde olduğu gibi bana göre. Aslında konu kaynağı, Aleviliğin kaynağı beni doğrusu hiç ilgilendirmiyor. Size aykırı gelebilir bu düşünce, ama ne yapayım ki böyle, ben Ali ile Muaviye arasındaki 1000 yıl önceki çekişmenin bugün hala sürmesini hiç anlayamıyorum…

Biz ilkokulda iken, Darüşşafaka' da okudum. 4. sınıfta Siyer-i Nebi ya da Siyer-i Enbiya denilen bir ders vardı. Din dersi vardı. Aslında din dersi değil de peygamberler tarihi Siyer-i Nebi; Peygamber Nebi, Muhammed Peygamber’in hayatı. Siyer-i Enbiya peygamberler tarihi. Orada bu Muaviye ve Ali çatışması bize çok uzun ders olarak anlatılmıştı, öğretilmişti.

Ve bu dersi veren hoca tabii, Muaviye’yi haklı bulmuyordu, kendisi Alevi de değildi. Zaten Muaviye’yi haklı bulan Türkiye’de Sünniler arasında pek yoktur.

Orada bağnaz, o zamanki bağnaz Alevilerin helalarını Muaviye adına benziyor diye maviye boyattıklarını söylemişti. Çok ilginç bir saptamadır bu. Yani helasının duvarını maviye boyarsa hiçbir ilişkisi yok Muaviye’ye hakaret etmiş olacak. İş bu noktaya kadar gelmiştir ve devam ediyor. Kahramanmaraş Olayları’nda bunu gördük, can almaya kadar bu düşmanlık varabiliyor. Benim çocuklarımdan, vakıf çocuklarımdan bir tanesi, bir kız, Akşehirli bir kız, öğretmen okulunu bitirdi. Sevdiği erkek Alevi. Çok büyük bir olay oldu Akşehir’de, bir Alevi delikanlıyı bir kızın sevmesi. Bir Sünni kızın sevmesi.

Oysa o delikanlı ne Aleviliği biliyordu ne de gerçek Aleviydi. O Sünni denilen kız da ne Sünniydi ne de Sünniliği biliyordu. İki tane Türk insanıydı. Türkiyeli iki insandı. Ve bu, büyük şeylere birçok yerlerde varmıştır, cinayetlere kadar, ama o tatlıya bağlandı, aileler dargın kalmak koşulu ile onlar evlendiler ve üç tane çocukları oldu. Bu bende çok büyük bir izlenim bıraktı. Bu olay etkilemiştir beni. Bu şey hakkında, bu düşmanlık hakkında, doğrusu beni 12 imam da, bu size aykırı gelebilir, bağışlayın beni lütfen çünkü çoğunuz sanıyorum ki Alevisiniz ve benim de bütün inanmış insanlara saygım olduğu gibi Alevilere biraz daha çoktur saygım, neden söyleyim…

 
Önem veriyorum

Çünkü…
Hangi tarihsel neden olursa olsun en çok hoşgörüye dayanan bir inançtır. Ama dinsel inançlara karşı ve dinsiz bir insan olarak… Bu anlamda, Aleviliği tutmuyorum. İnsancıl yanını ve hoşgörü yanını tutuyorum. Ona çok değer ve önem veriyorum. Şii’likle ben onu da anımsıyorum ve muharemlerde 10 Muharrrem mi öyle bir şeydir, matem günündeki Şii’likle kaynak olarak Aleviliğin yakınlığı elbette vardır, hatta şöyle diyebilirim. Yanlış da olabilir, ama böyle yanlış bir düşünce var kafamda; Alevilik, Şii’liğin Türkiye’leşmesidir. Türkiye’leşmesidir, çünkü aslında bizim Türkiye Müslümanları, Arap Müslümanlarına benzemiyorlar.
Türkiye Müslümanlığı başka bir çizgiye sokmuştur genelde, bunu anlamak için “Cami-ül Eser”’in içine girmek bile yetiyor, ben “Cami-ül Eser”’e birkaç kez girdim. Medreselerini de gezdim, gördüm. Örneğin caminin içerisinde, o büyük caminin içerisinde çocuklar koşmaca oynarlar ve entarili Arap yerde yatmıştır, uyuyordu, horlaya horlaya ve entarisi açılmıştır. Cinsel organı şişe şişe kabarmaktadır, onu ben gözümle gördüm. Türkiye’de camide böyle birşey olmaz, ister Sünni olsun ister başka şeyden olsun. Yani Türkiye İslamlığı Türkiyeleşmiştir, Alevilik de bana göre Şii’liğin Türkiyeleştirilmişidir.
Türkleştirmek demek istemiyorum, çünkü Türk olmayan Aleviler de vardır, Kürt Aleviler vardır ama, Türkiyeleştirmiştir ve insancıllığı da buradan geliyor zannediyorum. Bir de başka birşey var, tabii ırk etkisini öne almayan bir insanım bildiğiniz gibi, ama en öz Türklerdir onlar; nereden anlıyoruz, çünkü gelenekleri, Türk gelenekleri, hala sürmektedir, gelenek ve görenekleri onlarda sürmektedir.

 
Aleviliği yorumlamak

Oysa Türkiye çok karışmış bir ülkedir. Çok iyi karışmış ayrıca ama, Aleviler o kadar, onlar kadar karışmamışlardır bulundukları daha çok toprak insanları oldukları için. Yani örneğin Bektaşiler gibi şehirleşmemiş, daha çok köy insanlarına dayandığı için daha gelenekleri ile Türklüğü sürdürmüş insanlar olarak görüyorum onları.
Şimdi bugün Aleviliği nasıl yorumlamak gerekir. Ben düşüncemi söyleyeceğim. Önce Musa idi galiba bu saz çalan arkadaşımız, bu kohmirem kohmirem diyen Sabir’in yine Azerbeycanlı Sabir’in şiirini okudu, aslında korhiyir, kohmirim filan yalan…Hem de adam akıllı korhiyir, çünkü şurdan belli, Sabir’in şiirini bozdu, “Nerede yobaz görirem korhirem”. Öyle değil ki “Harda Müselman görirem korhirem”. Korktu Müslüman görmekten korkmaktan…
Hatta bütün dillerde atasözü haline gelmiş bir deyim vardır. “Kork Allah’tan korkmayandan” derler. Onun için Allah’tan korkmayan biri başa geldiği zaman ondan Türk Halkı korkar. O deminki Sebir’de de şiirini okuyan, şiiri okunan Sabir de Şia mezhebinden. Ben bizim din ateşleriyle konuştuğum ve tartıştığım zaman bana sık sık Aleviğin mezhep olmadığını söylüyorlar. Doğru, Alevilik mezhep değildir. Ama bir tarikat mıdır, bilmiyorum, siz daha iyi biliyorsunuz. Elbette, ne olduğunu doğrusu Aleviliğin; önemli, değerli bir şey olduğunu biliyorum.
Ama tarikat desem tarikat değil, çünkü bir şeyhten şeyhe geçmiyor, Bektaşilik gibi bir ruhsat alınarak yeni bir şeyh olmuyor, efendim, haa, mertebe o filan böyle şeyler, yani biraz somut olarak fiilen var, olan, ama adı mezhep olmayan, tarikat olmayan bir şeydir. Ve daha çok tabii, Aleviler daha çok Türkiye’ye özgü bir durumdur. Mertebe derseniz deyin, ama adı bence adı pek konmamış gibi yanlış şeyler söyleyebilirim. Ama mezhep olmadığına, tarikat olmadığına göre, bünyesi bakımından olamadığına göre bir ad bulunması gerekir. Mertebe uygunsa mertebe denilebilir.

Ama mertebe cumhurbaşkanlığı da mertebe, Alevi değil, ama onun için onlar başka bir şey vardır ya da vardı, belki ben bilmiyorum. Bugün nasıl yorumlanmalıdır. Ben genelde 400 yıl önce ne olursa olsun, en doğru sözler olsun, bugün aynen onların yürürlükte kalmasından yana değilim. 700 yıl önce, 750 yıl önceki Mevlana da öyle, tabii bunların içinde ölümsüz değerde sözler elbette vardır. Ama o felsefe bütünüyle bugüne ait uygulanamaz ve o yüzden ben Müslüman değilim, yoksa Kuran’da da güzel sözler var. 1300-1400 yıl önceki sözlerin, kimin sözü olursa olsun, eskiyeceğine inanmıyorum. Eskimiştir.

Bugün Pir Sultan’ı yaşatmak, ondaki gerçeklerin çağcıllaştırılma, bugünkü çağa uyar hale getirebilsek, o zaman ondaki nedir onlar, insancılık başta olmak üzere bir de haksızlıga karşı ayaklanmak ya da karşı gelmek yoluyla olabilir. Bunu sazda, sözde, şiirde yeni Pir Sultan Abdallar, çağcıl Pir Sultan Abdallar, yeni demelerle yeni deyişlerle ortaya koyabilirler ancak. Aynen tekrarında bilimsel yararlar vardır, tarihsel yararlar vardır. Ama bugünün koşullarına hepsi uymaz, uyamaz zaten. Bu mümkün değildir nokta. Değişime aykırı bir olaydır.
Onda değişmeyen özleri bulup onları sürdürmek gerekir. Şimdi çok aykırı gelecek size, zannediyorum ki aykırı gelecek, ben saza da karşı bir insanım. Bu saz böyle devam ettikçe Türk milleti bir adım ileri gidemez. Yunus zamanında bu saz böyle çalınıyordu, 770 yıl önce Pir Sultan Abdal zamanında da böyle çalınıyordu, bugün de böyle çalınıyor. Bu sazı alıp da Pir Sultan Abdal’ın demeleriyle bunu çalarsak bu olmaz; hiçbir ilerleme olmamış demektir. Türkiye bir adım ileri gitmemiş demektir. Sazda bir hamle, bir atılım, bir modernlik, bir çağcıllık yaratırsak şiirlerinde ve şarkılarında türkülerinde yaratabilirsek bunu başarabiliriz. Bu çok güç bir iştir. Ama bu çok güç işin altından kalkmak zorunda Türkiye. Kalkamıyor bugün kadar.

Almanya’ya giden, Avrupa’ya giden delikanlıları görüyorum, hepsinin elinde bir siyah torba içinde saz. Düşünün ki bu saz hiçbir öğretim görmeden kendiliğinden öğreniliyor. Olabilir mi böyle bir şey? Haa sazda yenilik yapanlar yok mu? Bir kaç tane yenilik yapanlar var. Bunları tanıdık, yaşadık bunlarla. İşte o yenilikleri ya da başka yenilikleri getirmesek saza, bu saz kendimizin kendi ayak bağımız olacaktır gibi geliyor bana. Hiç çağcıl bir olay değildir bu. Tıpkı cami mimarisinde Süleyman, Mimar Sinan’ı taklit ederek onun yaptığı camiler gibi cami yapmaya benzer. Kocatepe Camii böyle bir örnektir. Bir zaman sonra bu camiler bir anıtsal ören olarak kalsa, yani cami kalmasa da diyelim ki 1000 yıl sonra 3000 yılında bunlar yerin altında kalsa, arkeologlar orayı kazıyıp çıkarsalar, bakacaklar bu ne camisi, Ankara’da Kocatepe Camisi. Allah Allah, bu cami diyecekler ki yahu Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı caminin kötü bir kopyası, hiç Türkler ilerlememiş mi, bunu soracaklar, sazda da böyle

Türküde de böyle, şiirde de böyle, biz nereye geldik, işte o zaman Pir Sultan ve onun gibi bunlar toplumsal ve lejander kahramanlardır, onun yoluna bağlı kalmış oluruz. Yoksa aynen yineleyerek değil.
Aynen yinelemenin yeri tarihtir. Tarih dersidir, tarih bilgisidir. Bu atılımı yapmamız yine onlara dayanarak olabilir. Pir Sultan’ın gerçek değerini vererek. Örneğin etkinlik 4. ’süymüş galiba, burada görüyorum, 400 yıllık Pir Sultan’ın 4. kutlama töreni olabiliyor.

Türkiye’de ağır siyasi baskılardan dolayı Pir Sultan Abdal Derneği’nin Başkanı’nı kutluyorum, candan çok güzel bir çok değerli bir konuşma yaptı, Sayın Vali’mizi de kutluyorum. Ondan ben Vali’yi kutlamaya alışık değilim, ama bu Vali’yi elbette kutlayacağım böyle bir Vali’yi…İşte benim kısaca Pir Sultan Abdal hakkında söyleyeceklerim bunlardır. Özet olarak tekrarlamak istediğim şu: Pir Sultan Abdal bir kişi değildir, Türk Halkı’nın büyük çoğunluğudur. O nereden belli, çünkü bir çok Pir Sultan Abdallar vardır, onu benimsemişlerdir, onun felsefesi doğrultusunda yazmışlardır şairler. Onlar hepsi, tıpkı bu şeylere benzer; market, mahalle bakallarını nasıl kaldırırsa bir tane Pir Sultan Abdal çıkar öbürlerinin aynı yolda olanlarının adını siler. İşte bizim tarihimizde çok var. Özellikle halk şairlerinde pek çok var. İkincisi de Pir Sultan felsefesinin doğrultusunda yenilikler ve atılımlar yapmak zorundayız. Yoksa biz gene biz oluruz, yüzde 60 mı yüzde 90 mı aptal oluruz belli olmaz.

Sağolun teşekkür ederim…



Çevrimdışı Solplatform

  • Site Sorumlusu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 313
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #8 : 02 Temmuz 2014, 19:36:02 »
saygıyla...





Yumrukluyorum duvarları
Yumrukluyorum kara gecenin bedenini
Ellerim kan içinde nehirler taşmış yanaklarımdan
Otuzyedi can
Otuzyedi gül çatlamış susuzluktan sıvas’ın içinde
Nasıl uyku tutar gözlerimi?
Döne döne semaha dönenler tutuştu önce
Sonra türküler
Sonra da şiir çığlıksız düştü türkülerin yanıbaşına.
Sıvas, sıvas... yiğitlik midir emanet cana kıymak?
Yiğitlik midir bir tutam ışığı
Kör bıçakla güneşten koparıp karanlığa kurban etmek?
Söyle hangi kitapta vardır elleri kolları bağlıyı yakmak?
Var mıdır kardelen akında bir avuç inciyi
Ateşe tutmak lo?
Böyle garip düştüğüme bakma
Böyle mahzun durduğuma...
Varsın ateşin suskunlukla beslensin
Benim de yüreğim gençliğini almış yanına
Yürür başı dik
Senin de dağların var sıvas, senin de dağların...
Dağlarında şahanların...

Gün tutuşur canım gece tutuşur
Yangınlarda tutsak canlar tutuşur
Külüm toprak olur yele karışır
Yürür gelir canlar yollar tutuşur

Sıvas ellerinde sazım tutuşur
Söz tutuşur canım türkü tutuşur
Teller bizi söyler diller yarışır
Özgürlüğü yazan kalem tutuşur

Canlar can olur da eller tutuşur
Dost evinde canım sevda tutuşur
Pir sultan’lar ölmez binler yetişir
Akar gelir canlar tarih tutuşur.


Söz: Savaş Ezgi
Müzik: Grup Yorum
Albüm: Hiç Durmadan













Çevrimdışı Demir Karabaş

  • İleti: 194
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #9 : 08 Temmuz 2014, 20:22:05 »


Sivas’ta Madımak otelinde 33’ü şenliğe katılmaya gelmiş, 2’si ise otel çalışanı olmak üzere 35 canın katledildiği olayın tam 20. yılındayız. Dava çoktan zaman aşımına uğradı. Bütün dünyanın gözleri önünde 35 insanın cayır cayır yakılmasının hesabını bu yargı sistemi, bu “yüce” adalet, bu devlet soramadı! Bu insanlar, sanki Fransız yurtseverliğinin simgesi Jan d’Ark gibi resmi bir kararla ateşte yakılarak öldürülmüş gibi sahipsiz öyle ortada kalakaldılar.

Neden? Alevilerin kafasını karıştırarak CHP’yi kurtuluş gibi göstermeye çalışanların cevabı hazır. İslamcılar iktidarda da ondan. Sadece AKP iktidarda değil, yargı sistemi artık cemaatin elinde. O da elbette Sünni İslam adına Alevileri katleden bir güruhu yargılayıp cezalandırmaktan kaçınacaktır. Bundan doğal ne var?

Oysa tarihi gerçeklerin incelenmesi bu kolaycı tabloyu sorgulamak ve reddetmek gerektiğini ortaya koyuyor. Burada 20 yıl sonra ayrıntılı bir delil sergileme işlemine girişmeyeceğiz. Belgelere erişmek kolay. Anlatacağımız öykü yadsınamayacak kadar açık. Madımak yangını bir devlet operasyonudur. Gerek emniyet, gerek çok daha önemlisi Sivas ilinin alay komutanlığı aracılığıyla TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) saatlerce müdahale etmeyerek göstericilerin işini kolaylaştırmıştır. Devletin başında, cumhurbaşkanı olarak o günden sadece dört yıl sonra 28 Şubat askeri müdahalesine ortak olacak olan çok güçlü bir politikacı, Süleyman Demirel oturmaktadır. Tansu Çiller’in başbakanlığındaki hükümette SHP (yani CHP’nin o gün cisimleştiği parti) koalisyon ortağıdır. İslamcılar iktidarda falan değildir. Devlet Madımak katliamının kolayca önüne geçebilirdi. Neden geçmemiştir?

Bu soruya cevap vermeden kestirmeden İslamcıları suçlayıp “laik” devleti, orduyu, CHP’yi temize çıkarmak olsa olsa Alevi kardeşlerimizi aldatmak için bir operasyon olur. (DYP falan demiyoruz çünkü sözde laik sağın yerinde yeller esiyor!) Doğrudur, İzzettin Doğan gibiler, temelde Alevilere düşman olan bir siyasi partiye satılmıştır. Ama CHP’nin, Kemalizmin, ulusalcılığın oyununu oynayıp Alevileri kandıranların da kolay kolay affedilmemesi gerekir.

Tekrarlıyoruz: Sivas katliamı, İslamcı yobazların kafasının kızması sonucu ortaya çıkmış bir beklenmedik katliam değildir. Planlı bir devlet operasyonudur. Devlet, Anadolu topraklarındaki kadim Sünni-Alevi karşıtlığını kullanmış, Alevi azınlığın ezilmesini ve katledilmesini Sünni İslam’ın varlığını korumanın yolu gibi gösteren gerici İslamcı akımları maşası olarak ileri sürmüştür. Peki neden?

Şu 1993 yılı

Bunu anlamak için Sivas katliamının gerçekleştiği 1993 yılına biraz dikkatli bakmak şarttır. Kamerayı biraz geri çeker ve kadrajı genişletirseniz, 1993 yılında büyük yankılar uyandıracak olay olarak sadece Sivas’ın yaşanmadığını fark edersiniz. 1993, büyük cenazeler yılıdır.

 

Yıl, 24 Ocak’ta Uğur Mumcu suikastı ile başlamıştır. Mumcu’nun cenazesini Ankara sokaklarında 500 bin kişi kaldırmıştır. Sonra 17 Nisan’da Turgut Özal’ın ölümü gelmiştir. Bu sefer toplumun bir başka kanadı devasa bir cenaze törenine katılmıştır. Bugün Mumcu suikastının ve Turgut Özal’ın ölümünün üzerindeki sır perdesinin kalktığına gerçekten inanan tek bir kişi var mıdır Türkiye’de? Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu, büyük devlet hizmetkârı, “bin operasyon”cu Mehmet Ağar’ın kendisine Uğur Mumcu cinayetinin ardındaki hakikatin  ortaya çıkamayacağını, çünkü o taş çekilirse devletin bütün duvarının çökeceğini söylemiştir. Turgut Özal’ın ölümü ise öylesine bir “devlet sırrı”dır ki, en son zehirlenme tetkiki bile tam bir kafa karıştırma kampanyasına dönüştürülmüştür!

Cenazelere bakın, katili görürsünüz. Bir tarafta, Mumcu cenazesinde toplumun Batılı değerlerle ve laiklik temelinde yaşamasını savunan toplum katmanları. Öteki tarafta, dini değerlerin güçlü hâkimiyeti altında, cemaat ve tarikatların ortamında yaşayan toplum katmanları.

Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP’in) öncülü olan siyasi hareket, Mumcu’nun cenazesine katılmadı. Suikastı onayladığından değil elbette. Mumcu, Türkiye’nin ezilen insanlarını ordunun askerleri haline getirmeyi düstur edinmiş bir akımın, bugün kendini ortaya “ulusalcılık” olarak koyan bir akımın belki de en güçlü, en popüler aydınıydı. Cenazesi o akımın bir gövde gösterisi oldu.

DİP’in öncülü hareket, elbette Özal’ın cenazesine de katılmadı. Derin devlet tarafından suikasta uğramasını doğru bulduğu için değil elbette. Özal Türkiye’de finans kapitalin ABD ve Avrupa emperyalizmleriyle işbirliği içinde hâkimiyetinin temsilcisi ve Türkiye sermayesinin çıkarlarının çevre ülkelerde hegemonya yoluyla daha da geliştirilmesi politikasının ilk mimarı idi. Cenazesi, sadece İslamcılığın değil o büyük burjuva siyasetinin de gövde gösterisi oldu.

Birdenbire toplum Kemalizm ile İslamcılık arasında kutuplaşmıştı. Madımak, bu tabloyu Sünni-Alevi bölünmesiyle tamamladı. Kısa vadeli etkisi bu değildi. DİP’in öncülü siyasi hareket olarak biz Sivas katliamı kurbanları için Ankara’da yapılan dev cenaze törenine elbette katıldık. Muhteşem bir kızgınlık bütün düzeni hedef alıyordu. Başbakan yardımcısı, SHP başkanı Erdal İnönü cenazeden kovuldu! Ama kısa süre içinde Alevi toplumunun içindeki tutucu güçlerin de katkısıyla Aleviler de Kemalist cepheye doğru sürüklenecekti.

Bütün bu dev cenazelere Kürt halkının ve yurtseverliğinin birçok sivil temsilcisinin “bin operasyon”a tâbi tutulmasının, uygulama daha küçük bir ölçekte her zaman gündemde olmakla birlikte sistematik bir ölçekte 1993 yılıyla birlikte büyük bir sıçrama yaptığını ekleyin. Bu, o kadar böyledir ki, bu politika Kürt hareketinin siyasi terminolojisinde “1993 konsepti” olarak bilinir ve (Özal’ın ölümüyle başbakan olan) Tansu Çiller ile onun adamı Mehmet Ağar ikilisiyle özdeşleştirilir. O zaman Madımak’ın hiç de yalıtılmış bir olay olmadığını, bir stratejik yönelişin parçası olduğunu iyice anlarsınız.

Toplumu yeniden saflaştırma operasyonu

Geriye bir tek soru kalıyor aslında. Devletin hâkim güçleri bunu neden yapmıştır? Kısaca cevap verelim: 1989-1993 dönemi, Türkiye devletinin 12 Eylül’den bugüne yaşanan 33 yıllık dönemde kendini gerçekten tehdit altında hissettiği tek dönemdir. Bunun bir nedeni Kürt özgürleşme davasının o aşamada kitleselleşmesidir. 1984’ten beri bir gerilla savaşı sürüyordu. O yıllarda ise serhildanlar dönemi başlamıştır.

Öte yandan, işçi sınıfında büyük bir kaynaşma yaşanıyordu. 1989 Bahar Eylemleri’nde bir milyon işçi sokaklara çıkarak 12 Eylül’ün korkunç kısıtlamalarına ayaklarıyla son vermiştir. 1990’da kamu emekçileri sendikacılığı, yani daha sonra KESK haline gelecek sendika hareketi doğmuştur. 1990-91 Türkiye tarihinin gördüğü en büyük işçi mücadelelerinden biri olan Zonguldak grevine ve Büyük Yürüyüşü’ne tanık olmuştur. Sınıfın bu mücadele eğilimi biraz yavaşlamakla birlikte daha sonraki yıllarda da (Erdemir, Paşabahçe vb.) devam etmiştir.

Kürt halkı ayakta. İşçi sınıfı ayakta. Bir devlet operasyonuna ne zaman daha fazla ihtiyaç olur? Toplumu yeniden saflaştırmak, devletin çimentosu olarak işlev gören Kemalizmi adım adım içine düşmekte olduğu krizden kurtarmak gerekmiyor mu? Devletin âli çıkarları söz konusu olduğunda, ulusalcıların pek bayıldığı ifade ile söyleyecek olursak, Mumcu gibi bir aydın, ülkenin cumhurbaşkanı ya da Aziz Nesin gibi insanlar “teferruat”tır! Hele hele sivil Kürt yurtseverleri!

Bugüne ne çok ders var. İsyan ile serhildan birleşirse sadece hükümet için değil, düzenin bütünü için ne büyük tehdit! Bugün Reyhanlı’da “52 Sünni vatandaşımızı” kaybettiğimizi söyleyen, Suriye’deki mücadeleyi bir mezhep savaşına çevirmek için yırtınan, Ortadoğu çapında Sünni-Şii (Alevi) çatışmasına körükle giderek Vahhabiliğin fedailiğine soyunan bir başbakan baştayken “Her yer Taksim, her yer Lice!” dinamiği nasıl bir karşılık bulur? Dikkat!

Madımak’ın alevlerinin sıcaklığı bugün bile hissediliyor!

SUNGUR SAVRAN

Çevrimdışı Solplatform

  • Site Sorumlusu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 313
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #10 : 01 Temmuz 2015, 21:16:59 »
İÇİMİZDEKİ TAPTAZE ACIYLA SAYGILAR...


Valilik önünde toplanan binlerce saldırgan:“Şerefsiz vali istifa, Sivas size mezar olacak, Şeriat gelecek, zulüm bitecek, Yaşaşın şeriat, Muhammed’in ordusu kafirlerin korkusu, Yaşasın Hizbullah, kahrolsun laiklik, şeriat isteriz…”



Süleyman Demirel :“Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz”






« Son Düzenleme: 01 Temmuz 2016, 18:53:36 Gönderen: Solplatform5 »

Çevrimdışı Solplatform

  • Site Sorumlusu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 313
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #11 : 01 Temmuz 2016, 22:48:13 »
MADIMAK ENGİZİSYONUNU AKLAYAN DÜZEN , YAKTIĞI ATEŞLE  KAVRULUP YOK OLURKEN ; BU TOPRAKLARDA SADECE NEVRUZ ,NOVRUZ, NORUZ, NAWRIZ,NAVREZ, NEWRUZ... İÇİN ATEŞ YAKILACAK ...

Tansu Çiller: "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir!. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir. Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi"

Çevrimiçi veda

  • İleti: 2925
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #12 : 02 Temmuz 2016, 11:17:19 »
SERÇELER

Tanrılar kararlarını vermişlerdi..!
En isyankar,yüreğinde en fazla umut taşıyan,en inanmış,en korkusuz serçeler yok edilecekti.
Geldiler...!
Bir gece ansızın geldiler..!
Kan uykulardan uyandırdılar serçeleri,tahta çarmıhlara gerdiler birer birer.
Avcıların,yüzleri yoktu,gözleri de.
Gözleri olmayanın göz pınarları da olmazdı ve o pınarlardan süzülecek bir damla gözyaşı.
Yarınsızdılar onlar..!
Biliyorlardı,yarınlarda olmayacaklarını.
Ne yapsalar,ne etseler,bir türlü ,tüketemiyorlardı serçeleri.
Her birinin ölümünde sanki binlercesi doğuyordu,yeni baştan.
Ve bir şeyin farkındaydılar.
Onlar her ölümde yeniden doğarken,kendileri yok oluyorlardı.
Serçeler,o hiç yitirmedikleri inançlarıyla,kararlı bakıyorlardı.
Ne ilk,nede son olacaklardı.
Her düşüşlerinde,binlercesi yerlerini alacaktı.
Onları asıl üzen,bu zulme duyarsız kalanlardı.
Işıktan sevgiden bahsedenlerin yüreklerinde,serçelere yer yokmuydu.
Serçeler bir bir yok olup giderken ,kulaklarına kurşun dökülmüştü onların,gözlerine perde inmişti.
Avcılar boşuna aradılar,serçelerin gözlerinde,korkunun izlerini.
En baştan beri hep görebilmek istemişlerdi bu hiçbir zaman göremedikleri ve göremiyecekleri korkuyu.
Ölüm serçeler için,bir ozanın dediği gibi tozlu bir yoldu.
Herşeyden önemlisi,bir önder serçenin söylediği gibi ona hoş geldin,sefa geldin diyebilmekti

veda
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimdışı Solplatform

  • Site Sorumlusu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 313
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #13 : 02 Temmuz 2017, 00:16:26 »
Birbirlerinin ateşine odun atarak bu coğrafyadaki halkların özgürce yaşamasına set çeken ve çekmeye devam eden yapı  , kendilerine aydın denilen aslında okuma-yazma bilmekten öte birikimleri olmayanlar tarafından değil bizler,halklar  tarafından yok edilecektir...




Ama size bir kaç söz söylemek isterim. 36 arkadaşımızı yaktılar. Yakanları da lanetliyorum, yaktıranları da. Burada en büyük suç devletindir. Bu hikaye 40 yıl önce başladı, bu bir birikimin sonucudur. Ve Türkiye’nin alnındaki tarihinin en büyük kara lekesidir bu. Türkiye, onlara devrimcileri ezdirmeyecekler. Türkiyenin alnındaki kara lekeyi sildireceğiz onlara. Sileceğiz bunu. Türkiye öyle kolay bir ülke değildir, iki, üç insanın yiyeceği kadar. Türkiye’yi yok ettirmeyeceğiz onlara. Hepimize yazık oldu, ama Türkiye’ye çok büyük yazık oldu. İnsanlığın yüzüne çıkıp bugün ne söyleceğiz? Utançtan başka neyimiz kaldı elimizde? 36 tane yazarını yakan bir ülkede hayır beklenir mi ama Türkiye’nin alnındaki bu kara lekeyi gene biz sileceğiz. Haydi hepinizin gözlerinden öperim. Bu kara lekeyi Türkiye’nin alnından sileceğiz. Kara lekeyi Türkiye’nin alnından sileceğiz. YAŞAR KEMAL


Çevrimiçi Solplatform5

  • Sorumlu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 203
Ynt: 2 Temmuz 1993 / Sivas
« Yanıtla #14 : 01 Temmuz 2018, 14:48:15 »

“Müslüman Kamuoyuna” seslenen ünlü bildiriden:

“Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir.

“Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:
İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.
Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.”


LİBERAL SOYTARILAR:

"Komik hikâyelere imza atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. Sivas'ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi." (Fehmi Koru / Zaman, 4 Temmuz 1993)

"Olayların tetiği Aziz Nesin"in provokasyonu ile çekiliyor ve başka provokatörlerin de olayların içine girmesi ve devletin acziyle beslenerek, Madımak Oteli‘nin kundaklanmasına ve 35 kişinin yanarak ve boğularak can vermesine işler varıyor..." (Cengiz Çandar / Sabah, 4 Temmuz 1993)

" 'Düşünce hürriyeti' etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas'ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatli bir şekilde değerlendirmek zorundadır. 'Şeriat ayaklandı' deyip işin içinden çıkmak isteyenler, olaylar sırasında çekilen fotoğrafları dikkatle incelenmelidirler. O fotoğraflarda neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmalıdırlar." (Ertuğrul Özkök / Hürriyet, 4 Temmuz 1993)


GERİCİ- YOBAZ TAKIMINDAN

 Karamollaoğlu, “Gazanız mübarek olsun. Bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. Sonra şunların ruhuna el fatiha diyelim” diyen Karamollaoğlu’na göstericiler “Mücahit Temel” sloganlarıyla tezahürat yaptılar. Karamollaoğlu, katliamdakı rolünün mükafatı olarak milletvekili yapılarak, dokunulmazlık zırhına kavuştu.


ERÇAKMAK


 Davanın 1 numaralı sanığı olarak belirlenen ve Sivas Belediye Meclisi’nin Refah Partili üyesi Cafer Erçakmak hiçbir zaman yakalanmadı. Hakkında İnterpol aracılığı ile kırmızı bülten ile arama kararı çıkarılan Erçakmak’ın yeri ancak öldükten sonra tespit edilebildi. 10 Temmuz 2011 tarihinde Sivas'ta kalp krizi sonucu öldüğü ortaya çıkan Erçakmak’ın gizlice Yukarı Tekke Mezarlığı'na gömüldüğü polise yapılan bir ihbar sonucunda öğrenildi.

Katliamın bir numaralı sanığı Erçakmak, arandığı süre içerisinde 27 Temmuz 1999'da Sivas Altınyayla Belediyesi'nde evlendiği, 22 Mayıs 1997'de askerlik görevine başladığı, ardından çocuğunu nüfusa kaydettirdiği ve 2000 yılında ehliyet aldığı ortaya çıktı.