Gönderen Konu: Faşizm Üzerine  (Okunma sayısı 4455 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı mendo

  • İleti: 31
Faşizm Üzerine
« : 06 Temmuz 2012, 13:48:37 »


Karşıdevrimci umutsuzluğun mobilizasyonu - Foti Benlisoy

Faşizme karşı mücadelelerin tarihi faşizmi tanımlama, anlamlandırma ve onun tarihsel bir fenomen olarak ayırdedici yönlerini tarif etme yönündeki düşünsel çabaların tarihidir aynı zamanda. Bu düşünsel çaba akademik bir titizliğin değil, faşizme karşı nasıl ve hangi araçlarla mücadele edilmesi gerektiğine dair acil bir arayışın tezahürüdür. Bu nedenle faşizme dair en derinlikli Marksist analizlerin yapıldığı dönemin faşist tehdidin işçi sınıfı hareketi açısından en yakıcı biçimde hissedildiği 1920’li ve 1930’lu yıllar olması tesadüf değildir. Aslında Türkiye’de faşizme dair son dönemdeki tartışmalarda, iki savaş arası dönemde, yani 20. yüzyılın alacakaranlığında, faşizmle mücadelenin sıcaklığı içerisinde ortaya atılmış kuramsal yaklaşımlara referansların yok denecek kadar az olması şaşırtıcı. Faşizmin ne olup olmadığına dair onca yıllık ciddi teorik-politik birikim sanki bizi hiç ilgilendirmiyor. Herhalde bunca yıl “faşizmle” birlike yaşamayı becermiş olduğumuza göre bu hususta teorik-pratik birikimimizin aleme fark attığı düşünüyoruz.

Biraz kabalaştırma riskini de göze alarak, faşizme dair iki “mekanik” Marksizan tahlil çerçevesinden bahsedebiliriz. Bunlardan “sol” olanı faşizmi sermayenin elindeki sair baskı ve terör biçimlerinden sadece biri sayar. Faşizmi örneğin Bonapartizmden ya da askeri veya polisiye diktatörlük biçimlerinden ayıran özel karakteristikler üzerinde durmaz. 1928’den itibaren benimsenen “üçüncü dönem” politikalarının özü budur. Buna göre kapitalizmin ölümcül bunalım döneminde burjuvazinin her hâkimiyet biçimi artık faşizmden başka bir şey olamaz. Bu anlamda Hitler ya da Mussolini kadar örneğin Sırp Kralı Alexander da faşisttir. Faşizm “finans kapitalin terörist diktatörlüğü” ya da “tekelci kapitalizmin en saf hâkimiyet biçimi”nden ibaret bir olgudur. Faşizmin sermaye sınıfının proletaryaya karşı kullandığı bir baskı mekanizması olduğu görüşünde elbette gerçek payı vardır. Ancak bu paranın ancak bir yüzüdür. Bu tez faşizmin nasıl kendine has ciddi bir sosyal taban oluşturduğu, faşizmin nasıl kitleselleştiği ve çok geniş yığınları radikal bir biçimde seferber edebildiği üzerinde hiç durmaz. Burada faşizm özerk bir siyasal akım değil, sermayenin alelade bir piyonundan ibarettir.

“Sağ” analiz çerçevesi ise kapitalizmle faşizm arasında her türlü bağlantıyı es geçer ya da talileştirir. Faşizmi bir kitle hareketi olan özerk bir siyasal akım olarak değerlendirir; ancak bu siyasal akımın kapitalist hâkimiyetin sürmesindeki rolüne dair suskun kalır. Tam tersine, faşizmi kapitalist normalliğin dışında, kapitalist gelişmeyle ilgisiz bir reaksiyon sayar ve bu anlamda da faşist akımın bağımsız hareket kabiliyetini abartır. Buna göre faşizm capitalist modernliğin bir ürünü olmaktan ziyade ona verilmiş istisnai bir tepkiden ibarettir. Faşizme dair liberal ve sosyal demokratik görüşler genel itibariyle bu tahlil çerçevesinde şekillenmiştir.

Hatta, Nazilerin Almanya’da iktidara gelmesinin ardından “üçüncü dönem” politikalarından sağa doğru adı konmamış keskin bir dönüş yapan Stalinci Komintern’in 1934-5’ten itibaren hararetle savunduğu Halk Cephesi siyasetinin de ardında, faşizmle kapitalizm arasındaki rabıtayı talileştiren böyle bir perspektif vardır. Faşizm, o zamanın meşhur tabiriyle, “tekelci sermayenin en gerici, en şovenist, en saldırgan vs. kesimi”nin ifadesiyse bu, kapitalist sınıfın bu “aşırı” uç haricinde pekâlâ antifaşist olabileceğini varsayar. Bu da kapitalist düzenin temel kontürlerine ilişmeyen, “demokratik” ya da “ulusal” burjuvaziyle ittifak arayışında olan ve bu anlamda faşizme karşı mücadeleyi sosyal-sınıfsal içerisiğinden ayıran bir antifaşizm anlamını taşır (bkz. İspanya iç savaşı).

Neticede, kapitalist normallikten ve insanlığın evriminden bir sapma olarak faşizm anlayışı, bu siyasal hareketin milliyetçilik, devlet tapıncı vs. gibi hususiyetlerini kavramakta önemli ipuçları sağlasa da onun sosyal muhteva ve özellikle de sınıfsal işlevini gözardı eder. Bu “sağ” analiz çerçevesi, faşizmin özerk bir kitle hareketi olarak özgünlüğünü kavramaya dönük bir öğe barındırsa da onu kapitalizm bağlamından ayrıştıran yönü hayli problemlidir.

Faşizme dair bu “sol” ve “sağ” görüşlerin mekanik değerlendirmelerinin ötesinde sayılabilecek diyalektik bir analiz çerçevesi ise faşizmi ele alırken onun çelişkili yapısına vurgu yapar. Faşizm bir yandan mülksüzleşmekte olan geniş bir küçük burjuva kitlesini seferber eden bir kitle hareketiyken aynı zamanda sınıflar arası siyasal ve sosyal güç dengelerinde sermaye lehine ciddi bir kaymayı gündeme getirir. Faşizmin “küçük burjuvazinin karşı devrimci umutsuzluğunu” harekete geçiren bir kitle hareketiyle siyasal programının nihayetinde kapitalist doğası arasındaki bu ikili yapı, onun temel özelliğidir. Faşizmin burjuva düzeni terör yoluyla muhafaza etme işleviyle bir kitle hareketi olarak dile getirdiği özlemler arasında daima bir içsel gerilim bulunur. Troçki’nin özlü bir ifadesiyle, “faşizm, küçük burjuvaziyi, finans kapitalin çıkarları için seferber etmenin ve örgütlemenin özgül bir yoludur.”

Burada bir hususu vurgulamak elzem. Faşizmin bir siyasal akım olarak özerkliği, onun radikal (çoğu zaman paramiliter) bir kitle seferberliği üzerine şekillenmesi Türkiye’deki faşizm tartışmalarında sıklıkla gözardı ediliyor. Oysa faşizmi “geleneksel” sağ kanat siyasal akım varyantlarından ayıran onun programından ziyade, ya da programı kadar, onun muarızlarını şiddet ve terör yoluyla sindirerek iktidara gelmeye çalışan parlamento dışı bir kitle hareketi olmasıdır. Faşizmin reaksiyoner bir kitle hareketi oluşu, yani aşağıdan gelişen ve sınıf hareketini hedefleyen bir kitle terörizmi biçimi olması, çoğu zaman sanıldığının aksine, onun şekli ve arızi değil, tanımlayıcı bir özelliğidir. Antonio Gramsci’nin deyimiyle, “faşizmin karakteristik özelliği, onun bir küçük burjuva kitle örgütü yaratmayı başarmasında düğümlenmektedir. Bu, tarihte ilk kez gerçekleşmektedir. Faşizmin özgünlüğü herhangi bir iç tutunuma ya da üniter ideolojiye hiçbir zaman sahip olamayan bir toplumsal sınıfa uygun düşen bir örgütlenme biçimi bulmuş olmasında yatmaktadır.” Bu anlamda faşizm, ezilen kitlelerin radikalizmini kendileri aleyhine seferber eder. Faşizm tam da bir kitle hareketi olduğundan iktisadi buhranı sermaye lehine çözmeye, sermaye ile emek arasındaki güç dengesinde radikal bir kırılma yaratmaya, sarsılmış burjuva iktidarını konsolide etmeye muktedirdir.

Faşizm basitçe siyasal reaksiyon biçimlerinden biri değildir. O “istisnai” bir formdur: Faşizm dışı otoriterlik biçimleri işçi sınıfını esas itibariyle sermaye sınıfının sosyal ve siyasal gücüyle tehdit ederken faşizmin arkasında bir kitle hareketinin fiziksel gücü bulunur. Faşizmin ezilenlerin sosyal ve siyasal varlığına yönelik “total” şiddetinin arkasında faşist liderlerin çılgınlıkları değil, bu maddi güç vardır. Bir başka deyişle, faşizm başka sağ kanat siyasal akımların sahip olmadığı bir güçle donanmıştır: Devrimci ya da antisistemik bir jargon kullanan radikal bir kitle hareketinin oluşturduğu siyasal ve sosyal güç. Aşağıdan gelişen kitlesel bir terör mekanizmasını seferber edilmesi faşist şiddeti karakterize eder ve bir kez iktidara geldiğinde faşizmin baskı aygıtının “geleneksel” metodlardan çok daha etkili ve bütünsel olmasına yol açar. Bu faşizmin gözardı edilebilir biçimsel bir karakteristiği değildir. Faşizmin işçi sınıfının ve ezilenlerin bütün sosyal ve siyasal kazanımlarını hızla ortadan kaldırabilmiş yıkıcı gücüne olanak veren bu hususiyetidir.

Dolayısıyla faşizmin tanımlayıcı bir özelliği olan onun radikal bir kitle seferberliği biçimi, bir kitle hareketi olduğunu es geçen her analiz, faşizme gücünü veren bu belirleyici kıstası atlamış olacak ve onu genel geçer bir olağanüstü hal rejimiyle eşdeğer kılacaktır. Böyle bakıldığında sermayenin emekçi sınıfara karşı “yukarıdan” bir manevra savaşı açtığı her durum, yani daha basitçe ifade etmek gerekirse her türden otoriter rejim otomatikman faşizm sıfatına hak kazanacaktır. Faşizm tabiri bu ölçüde genişletildiğinde, yani sermaye lehine her türden baskı rejimini ifade etmeye başladığında kavramın açıklayıcı gücü de ortadan kaldırır. Burjuva demokrasinin “tıkır tıkır” işlediği ideal durumlar haricindeki her hal faşizm olduğunda, faşizm diye ayrıksı bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç da kalmaz açıkçası.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3096
Faşizmi anlama kılavuzu (1)
« Yanıtla #1 : 06 Temmuz 2012, 14:38:05 »
Faşizmi Anlama Kılavuzu (1)-- TÜLİN ÖNGEN


Tüm dünya Güney yarımküredeki siyasal alt üst oluşlarla meşgul. Gazete sütunları, televizyon ekranları Tunus, Mısır, Yemen, Libya vd halk ayaklanmalarıyla ilgili haber ve yorumlarla dolu. Bunları devrim olarak adlandıranlar da var, reform diyenler de. Demokrasi gelişiyor diye sevinenler de var, bu beklentiyi kuşkuyla karşılayanlar da.  'Tarihin sonu' nu bekleyenler de var, yepyeni bir çığrın hayalini kuranlar da.

Hangi tarafın haklı olduğu zamanla anlaşılacak. Süreklilik kopuş diyalektiği içinde ilerleyen tarihsel süreçte hangi uğrağa demir atılacak zaman gösterecek. Kesin olan tek şey, bir geçiş sürecinden geçmekte olduğumuz. Bu geçişin yönü, içeriği ve temposu şimdilik belirsiz. Değişimin yönü dikey mi olacak yoksa yatay mı? İleriye doğru mu saracak yoksa geriye mi ? Yavaş mı seyredecek yoksa hızlı mı? Umut mu saçacak  yoksa hayal kırıklığı mı? Zamanla öğreneceğiz.

Bu süreç gerçekten öğretici. Örneğin her fırsatta sosyalizme ve devrimcilere söven, bu sözcükleri lugatlarından çıkarmış, işitince tiksinti duyan, bir aşağılama sıfatı olarak kullanan kimi insanların bir anda 'devrimsever' olduklarına tanık olduk. Arap dünyasındaki değişim rüzgarları en çok onlara yaramış olmalı, yeni bir yanlarını keşfettiklerine göre!

Öte yandan bir sürü de kafa bulandıran  durum var. Örneğin Türkiye'nin model ülke olma konusu tam bir muamma. Bunu dillendiren çok sayıda isim var. Ama hiç biri bu modelin ne olduğu, neyi amaçladığı konusunda doğru düzgün bir şey söylemiyor. Bu modeli çok tuttukları ve onunla övünç duydukları kesin de, ne kast edildiği anlaşılmıyor. Örneğin 'ileri demokrasi' ne anlama geliyor? 'Demokrasi' kısmı az çok anlaşılır da 'ileri'si ne oluyor? (Burjuva) demokrasisinin 'geri'si hangisi, 'ileri'si hangisi? Haritada nereye denk düşüyor?  Ölçüm hangi mezurayla yapılıyor? Ölçümü yapan kim? Patenti kime ait?

Sakın bu 'ileri' yakın vadedeki bir momenti imliyor olmasın? Eğer öyleyse yanlış kavram kullanılıyor. Bildiğim kadarıyla bunun doğrusu (literatürdeki adı) 'faşizmin ileri evresi', 'ileri demokrasi' değil.

********

Faşizm uzun erimli bir süreçtir; çeşitli evrelerden geçen, adım adım 'ilerleyen' bir süreç. "Faşizm, sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak gibi gelmez" der Poulantzas (Faşizm ve Diktatörlük).  Burjuva düzeninin nasıl faşistleştiğini anlattığı kitabında bir dizi gerici operasyonla  faşist devletin kurum ve aygıtlarının nasıl oluşturulduğunu somut olarak ortaya koyar.

Faşizm denince  akıllarına sadece onun militarist (devlet) formları, SA ve SS gibi paramiliter milis örgütleri, führervari yönetici tipleri  ya da darbeci generaller gelen, demokrasi için sandık ve parlamento ile birden fazla partinin, özgürlükler içinse kendi gibilerin yazma ve konuşma serbestisinin varlığını yeterli görenlerin, 'ileri demokrasi' ya da 'ılımlı islam' benzeri modellerin birer 'faşistleşme' projesi olduğunu anlamaları beklenemez.

Siyasal iktidarın kimliğini, politikaların içeriğine göre değil de, söyleme göre değerlendiren, temsilin niteliği yerine niceliğini önemseyen, çokluğu fetişleştiren, kendilerine dokunmayan yılanın başkalarını sokmasını hiç ama hiç umursamayanlar da bir gün gelip faşizmle yüzleşeceklerdir, eğer tam bir iktidar tutkunu ya da faşistsever değillerse. Bu genellikle sürecin son demlerine denk geldiğinden çok geçtir. Faşizm artık geri dönüşsüz bir noktada ulaşmış, süreci kesintiye uğratacak dinamikler çoktan felç olmuş,  toplumsal aktörlerse ortadan kaldırılmıştır.

İktidara yerleşen faşizmle baş etmek, ölümcül bir hastalıkla boğuşmak kadar zahmetlidir.  Bir ölüm kalım sorunuyla karşı karşıya olduğunu ancak hastalık son evresine girip, kendisini elden ayaktan düşürdüğünde anlayan bir insanın umutsuz çırpınışlarına benzer. Başlarda hayret ve hayal kırıklığı (olamaz!) yaşanır. Bu yerini bir süre sonra inkar (doğru değildir!), öfke ve isyana  (niçin ben?) bırakır.  Ardından çaresizlik ve panik (nasıl atladım? ve şimdi ne olacak?) gelir. Bunu pişmanlık ve suçlulukla (neden daha önce fark etmedim?, neden zamanında önlem almadım?) dolu bir kabulleniş izler.

Oysa süreç farklı gelişebilirdi. Çoğu fiziki hastalıkta olduğu gibi faşizm illeti de belli aşamalardan geçerek ve çeşitli belirtiler göstererek  ilerler. Kişi, sinyalleri algılayamamış, doğru yorumlamamış veya ciddiye almamışsa, sonuçtan kendisi sorumludur. Buna karşılık önemsemiş, ama  ehliyetsiz hekimlere düşmüş  ya da şarlatanlara kapılmışsa, yine kusur kendisindedir.

Toplumsal olaylarda da benzer bir durum geçerlidir. Faşizmin ilk belirtileri kendini gösterdiğinde bunlar ciddiye alınır ve ehliyetli kişilerle onların önerilerine uyulursa, süreç kesintiye uğratılabilir. Uygun bir terapiyle de zamanla iyileşme gerçekleşir.  Buna karşılık yanlış akıl hocalarına takılmışsa, illet de geri dönüşsüz bir yola girer ve telafisi olanaksız sonuçlar doğar. Üstelik bu yanlışın bedelini yalnız kusurlu olanlar değil, tüm toplum ve gelecek kuşaklar da öder. En büyük haksızlık da, bu sonuçta hiç payı olmayan, tersine uyarmak için elinden geleni yapmış olan insanlara yapılmış olur.

Başkalarının aptallık, cehalet, bilinçsizlik, sorumsuzluk, vurdumduymazlık, konformizm, fırsatçılık ve eyyamcılığının  bedelini ne yazık ki onlar öder. Bu yüzden bu kusurları basit insani zaaflar olarak hoş görmemek gerekir. Bu kötülüğe prim vermektir.  Ve daha büyük çaplı kötülüklere zemin hazırlamak demektir. Nitekim faşizm kolektif kötülüğe ihtiyaç duyan bir sistemdir. Topyekün bir akıl tutulması, ahmaklaşma, soysuzlaşma, duyarsızlaşma, vulgarlaşma, sıradanlaşma ve alçaklaşma yaşanmadan, bu tür bir sosyal ve kültür doku oluşmadan faşizm asla kurumsallaşamaz. Sürecin sosyo-politik dinamikleri ise, kitlelerin güven ve istikrar uğruna özgürlükten, siyasal sorumluluk ve etikten ve vazgeçmeleridir. Yoksa süreç kesintisiz işleyemez. Faşizm sorunu değerlendirilirken bu yönü de mutlaka hesaba katılmalıdır.

Haftaya faşizmin siyasal doğası ve gelişimi üzerinde duracağım, sürecin hangi uğrağında olduğumuza dair biraz fikrimiz olsun diye.
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3096
Faşizmi anlama kılavuzu(2)
« Yanıtla #2 : 06 Temmuz 2012, 14:40:56 »
Faşizmi Anlama Kılavuzu(2)--TÜLİN ÖNGEN

Görünüm gerçeği yansıtmaz. Çünkü gerçekliğin bilgisi tözde (eşyanın görünmeyen yüzü) gizlidir. Bir olgunun doğası ve oluşumu hakkında fikir sahibi olmak için  tözünü bilmek gerekir. Bu da, ancak soyutlama işlemiyle gerçekleşir. Faşizmin bilgisine de böyle ulaşılır; çeşitli deneyimlerin verilerini toplayan, birleştiren, yeniden derleyen, sınıflandıran ve tanımlayan  soyutlama süreçleriyle. Dolayısıyla faşizm, birer zihinsel inşa ürünü olan kavram setleri, kuramsal kategoriler ve daha genel sistemler referansları olmadan anlaşılamaz.

Yüzyılın başındaki Alman ve İtalyan  faşizmleri özgün modellerdir. Bugün bir benzerinin olmaması, faşizmin geçmişte kaldığını ya da yeni modellerin söz konusu olmadığını göstermez. Genel modelin izlerini taşıyan her uygulama faşizmle nitelendirilmeyi hak eder..

Kuşkusuz her diktatörlük faşizmle eş tutulamaz. Burjuva despotizmin pek çok siyasal tipi vardır; faşizm, askeri diktatörlük, bonapartizm ve sezarizm, klasik tiplerdir. Her birinin kendine özgü gelişim koşulları ve işleyiş tarzı vardır. Ayrıca kendi içlerinde de farklılaşırlar. Alman nazizmi İtalyan faşizmine benzemez, az gelişmiş ülke faşizmleri de ne onların ne de  birbirlerinin aynısıdır. Benzer durum siyasal demokrasiler için de geçerli değil mi?

Uygulamalar arası fark, kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişiminden kaynaklanır. Bu yüzden faşizmin gelişim koşulları da yalnız  ülkeden ülkeye değil, aynı toplumsal formasyon içinde dahi bir yapıdan ötekine değişir. Faşistleşme süreci,  altyapıda başka, üst yapıda daha farklı ilerleyebilir.

Faşizm ile kapitalizm ve emperyalizm arasında tarihsel ve yapısal bir ilişki vardır. Bu yüzden faşizm çözümlemelerinde kapitalizm ile emperyalizmin dönemsel özellikleri önem taşır. 19. veya 20. yüzyıl emperyalizmi ile günümüz emperyalizminin koşulları aynı değildir.. Bugün çevre ülkelerin bağımlılık derecesi çok daha yüksek, bu devletlerin manevra yeteneği çok daha kısıtlıdır. Devlet politikalarına, hatta rejim değişikliklerine bile büyük ölçüde bölgesel ve küresel güç odaklarının iktisadi ve siyasi çıkarları yön vermektedir.

******

Faşizm, "bir burjuva hükümetin ötekiyle yer değiştirmesi gibi basit, sıradan bir gelişme değil, devlet biçiminin değişmesidir" (Dimitrov, Enternasyonal'ın 7. Kongresindeki konuşmasından). Olağanüstü koşullarda ortaya çıkan bir 'olağanüstü' devlet biçimidir. Özel bir konjonktürde; sınıfsal güç dengesi/ dengesizliklerinin çok kritik bir anında gelişir.  İki tür konjonktürde geliştiği saptanmıştır:  Biri, burjuvazinin saldırıya, işçi sınıfının savunmaya geçtiği (Poulantzas'a göre), öteki ise, tarafların birbiriyle yenişemeyip, katastrofik bir siyasal ortamın doğduğu (Gramsci'ye göre) durumlardır. Her ikisinde de işçi sınıfının bölünmüşlüğü, örgütsüzlüğü, siyasal birlik ve temsiliyetten uzak  olması önem taşır.

Faşizmin gelişiminin bir başka ön koşulu, burjuvazi içi  çelişki ve çatışmaların yoğunlaşmasıdır. İktidar bloğunun çözülmesi, egemen sınıflar ile siyasal partiler arasında bir temsiliyet sorununun ortaya çıkması,  sınıf içinde ve sınıf dilimleri ile temsilcileri arasında meydana gelen kopuşlar yüzünden ilişkilerin artık eski yöntemlerle sürdürülemez hale gelmesi ve  bu gerilimin devlet katına yansıması gibi.  Özellikle devlet organları arasında ve bunlarla yönetici sınıf  arasında eşgüdüm ortadan kalkar ve  bir otorite boşluğu doğarsa faşizm kaçınılmazdır. Bu durumda hakim bloktan bir sınıf ya da sınıf dilimi diğerlerine kendi üstünlüğünü dayatıp, iktidar bloğunu yeniden kurarken, yönetici sınıf da, polis, istihbarat birimleri, paramiliter milis güçleri, yarı resmi şebekeler (paralel devlet) ve baskı grupları aracılığıyla devlet çekirdeğini yeniden tahkim eder.

Devletin yeniden örgütlenmesiyle siyasal roller ve ilişkiler de değişir. Kah ordunun (militarist faşizm), kah polisin (polis devleti), kah  da hükümetin (sivil faşizm) rolü ve gücü artar. Her üç durumda da güç, devlet içinde bir merkezde yoğunlaşmış, dolayısıyla kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti fiilen geçersizleşmiştir.  Güçlenen, seçimle gelen hükümet dahi olsa sonuç değişmez. Çünkü bu kez 'çoğunluk tiranlığı'' söz konusudur. Halkın algısının farklı olması da o kadar önemli değildir.  Çünkü yürütmenin toplumsal bedeni nasıl bir zar gibi sarıp, kuşattığı faşizmin son evresine kadar genellikle fark edilmez. Hatta halkın bunu bir kucaklaşma, iktidarla bütünleşme olarak algılayıp, hoşnutluk bile duyması olasıdır.

Faşizmin gelişim koşullarından biri de, egemen ideolojilerin krizidir. Bu, hakim sınıf ideolojilerinin öteki sınıf ideolojilerini soğurma yeteneğini yitirmesi (özel ideolojik kriz) ya da hem egemen hem de bağımlı sınıf ideolojilerinin aynı anda etkisizleşmesi (genel ideolojik kriz) biçiminde olabilir. Her iki şıkda da yeni tutkallara ihtiyaç duyulur.olduğu Milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi, dinci ve muhafazakar  türden gerici ideolojiler, faşizmin doğal harçlarıdır.

Faşist rejimde devlet ile toplum (sınıflar) arasındaki ilişkiler de değişir. Ancak bunlar, oldukça  karmaşık ve çelişkili olduklarından, genellikle farklı algılanır, yanıltıcı bir görüntü verirler. Özellikle sınıfsal özü çok güç ve geç anlaşılır. Nitekim çoğu düşünür bile, faşizmi bir orta sınıf ideolojisi ve onun çıkarlarının temsilcisi olarak değerlendirir (liberal tezler). Oysa gerçek değildir .

Öte yandan faşizm, tek başına finans sermayesinin diktatörlüğü (Komintern tezleri) de sayılamaz.  Çünkü en azından başlangıç dönemlerinde orta ve küçük sermaye gruplarının çıkarlarını eklemleyecek bir takım politikalar da güdülür. Aksi halde toplumsal taban genişletilemez. Ayrıca faşist parti, toplumun ortak çıkarlarını temsil ettiği yolunda bir görüntü  vermek durumundadır, ki  iktidara gelebilsin ya da hakimiyetini sürdürebilisin.  Bunun için ara sıra anti kapitalist-anti amperyalist söylemlere  ve taktiklere ('one minute' show) de başvurulur. Bunlar, sömürüyü, eşitsizliği maskelemeye yarayan birer demagoji oldukları halde kitleler üzerinde oldukça etkilidir.  Ne var ki iktidar güvenceye alındıktan sonra artık bunlara ihtiyaç kalmaz.

******

Faşizmin gelişimi doğrusal, evrimsel, kesintisiz ve çelişkisiz bir seyir izlemez. Pek çok karşı dinamikle bir arada  gerçekleşir. Öte yandan hiç bir zaman  kendiliğinden sonlanmaz ya da olağan yollardan iktidarı terk etmez.: Ya sınıf temelinde örgütlenmiş güçlü bir toplumsal muhalefetle devrilir ya da izlediği politikalar artık  yerli ve yabancı büyük sermaye grupları ile küresel güçlerin çıkarlarına ters düşmeye başlayıp, onlar desteğini çekince.

Faşizm öyle bir kaç paragrafla anlatılacak, bir konu değil. Çok kolay teşhis edilecek bir durum da değil.  Pek çok yeni ya da hybrid (melez) türünün geliştiği günümüz koşullarında ayırt edilmesi daha da güçleşmiştir.

Faşizmin gelişim evreleri ile bizim hangi evrede olduğumuz artık haftaya kaldı.
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1836
Ynt: Faşizm Üzerine
« Yanıtla #3 : 05 Mart 2013, 13:52:34 »
Faşizmi Anlama Kılavuzu (3): Türkiye

Faşizmin doğası ve koşullarını anlattığım önceki yazılarımda (1 ve 2) faşizmin bir süreç olduğundan söz etmiştim: Bir kaç evreden oluşan, doğrusal, kesintisiz ve evrimsel değil, diyalektik seyreden ve eşitsiz gelişen bir süreç.

 Sosyal bünyede faşizmin gelişimi incelenirken, bu özellikler mutlaka dikkate alınmalıdır. Çünkü faşizm virüsünün genetiği sabit olsa da, tezahürleri bünyeden bünyeye farklılaşabilir. Bağışıklık gücü, direnç kapasitesi ve yaşam tarzı, hastalığın ortaya çıkışı ve seyri üzerinde etkilidir.

 Türkiye'de faşizmin son on yıldaki gelişimini hala görememiş ya da yeni fark eden büyük bir çoğunluk var. Demokrasi gibi faşizm olgusuna da çok sığ ve şabloncu yaklaşmanın doğal bir sonucu bu durum.. Oysa tanı için yeterli o kadar çok bulgu var ki!. Akp'nin genetik yatkınlığı, ekonomi politikalarının faşizan özü, bunlara bakmak yeterdi! Görmek için 'atı alanın Üsküdar'ı geçtiği' son evreyi beklemek hiç gerekmezdi!

Faşizm, birden fazla evreden oluşan bir süreç içinde gelişir . Poulantzas, bu evreleri dörde ayırır, öte yandan daha farklı dönemleştirenler de vardır. Kaç evreden oluşursa oluşsun, hepsinde benzer (otoriter-totaliter) bir iktidar anlayışı ve (dayatmacı-agresif) politikalar geçerlidir. Bunlar: (1) çalışan sınıfların hak ve taleplerini dışlayıp, baskılayan sosyo-ekonomik politikalar (2) icat edilmiş bir iç şer (düşman/kötülük kaynağı) üzerinden toplumsal kohezyonu sağlamaya dönük siyasal-ideolojik politikalar (3) icat edilmiş bir dış şerre karşı ulusun birlik ve bütünlüğünü koruma amaçlı yayılmacı dış politikalardır.

Sürecin en kritik halkası ilk evresidir. Çünkü başlangıçtan dönüşsüzlük eşiğine kadar olan sürede faşizm önlenebilir bir olgu iken, sonraki evrelerde bu olasılık ortadan kalkar.

 Süreçle ilgili bir başka önemli husus, faşistleşme sürecinin, faşist bir partinin iktidara gelmesiyle başlamasının şart olmadığıdır. Çünkü süreç, önceden başlayabileceği gibi faşist parti iktidara geldikten sonra da başlayabilir.



İlk şıkta; faşist parti, iktidara gelmeden önce bir takım hazırlıklar yapmış ve bunlar sayesinde iktidara yükselmiştir. Bu durumda koşullar olgunlaşmış olduğundan, iktidara gelişten kısa bir süre sonra ikinci evre gelişebilir. Buna karşılık ikinci şıkta; faşist parti yönetimdedir, ancak faşizme geçişin koşulları henüz oluşmamıştır. İktidarın kendini yeterince güçlü hissetmediği bu tür durumlarda önce bir hazırlık sürecine ihtiyaç duyulur. İktidar, bu arada kimliğini gizler; ılımlı ve hoşgörülü görünmeye çalışır, hatta kitleleri hoşnut edecek kimi reformlar bile yapabilir.

 Türkiye için bir dönemleştirme yapılacak olursa:

1. Evre: Ilımlı Faşizm ya da Maskeli Faşizm Dönemi

 İsteyen, 28 Şubat '97-2002 arasını bir hazırlık süreci olarak değerlendirip, 2002-2007 1. Akp hükümetini de faşist iktidarın başlangıcı olarak görebilir. Ki benim düşüncem bu yöndedir. İsteyen de, 1. hükümet dönemini hazırlık süreci sayıp, ilk evreyi 2007 seçimleriyle başlatabilir. Öyle ya da böyle, bugünden geriye baktığımızda, epeyce yol kat edildiği ortadadır. Ne zaman başladığını bilmek, bugün sürecin hangi aşamasında olduğumuzu anlamak açısından önemlidir.

Faşizmin ilk evresinde iktidar, toplumsal tabanın heterojenliği ile iktidar bloğunun henüz tam kurulu olmaması yüzünden genellikle uzlaşmacı, müzakereci ve çoğulcu bir profil sergiler. Bu profil, gerçeklikten uzak olsa da, kitleleri yanıltmaya, dahası bir kısım aydın çevresini yedeklemeye yeter. Zamanla iktidarın eli güçlendikçe politikaları da netleşir. Bununla birlikte ilk evre her zaman belirsizlik ve yanılsamaların en yoğun olduğu bir dönemdir. Maskeler hep takılı, adımlar son derece ihtiyatlıdır.

 2002-2007 iktidar döneminde Akp, benzer bir strateji izlemiştir: Bir yandan daha genel sorunlar üzerinde odaklanıp, toplumsal tabanı genişletmeye çalışırken, öte yandan rejimle ilgili kritik konularda hassas davranıp, kavgacı bir görünümden kaçınmıştır. Kuşkuları gidermeye, gerilimleri yatıştırmaya yönelik olumlu ve ılımlı mesajlar vermeye dikkat etmiştir. Gündemdeki AB projesi ile bu çerçevedeki taahhütleri canlı tutup, geniş bir aydın kesiminin desteğini elde ederek, yandaş bir kamusal alanın temellerini atmayı başarmıştır.

2. Evre: Düşük Yoğunluklu Faşizm

 Dönüşsüzlük eşiği aşılır aşılmaz faşizmin ikinci evresi başlar. Bu evrede iktidar, bir dizi idari, yasal ve siyasi operasyonla faşist devletin kadro ve kurumlarını oluşturur. Gerek devlet organları ve kadroları gerekse bunlar arasındaki ilişkiler yeniden dizayn edilir. Kurumsallaşma tamamlanıp, saflar sıklaştıkça, iktidar da güçlenir. Muhaliflere ve emekçi sınıflara tavrı daha çekincesizleşir. Dolaylı baskıdan doğrudan baskıya geçer. Susturma, tehdit, yıldırma taktikleri yerini açık sindirme ve saldırılara bırakır.

 Öte yandan tedbir tamamen elden bırakılmaz; belirsizliklerin ve yanılsamaların sürmesinde yarar görülür. Bir takım göstermelik açılımlarla imaj yenilenirken, saldırılara da kılıf uydurulmaya çalışılır. İç ve dış şer odakları bu süreçte icat edilir. İktidarın gerekliliği ve sürekliliği, kitlelerin bu yalanlara inanmasına bağlı olduğundan, ikna ve kandırma ile korkutma ve cezalandırma bir arada uygulanır.

 Türkiye ikinci evreye 2007 seçimleriyle girmiştir. Faşist devletin kurumsal altyapısının oluşumu bu dönemde tamamlanmış, sınıf politikaları da rotasına oturtulmuştur. Örneğin sağlık ve sosyal güvenlik reformu başta olmak üzere neoliberal politikalar, bu evrede çok daha etkili biçimde uygulanmış, özelleştirme ve kamu hizmetleri büyük ölçüde piyasalaştırılmış, yine esneklik eksiksiz bir yasal ve kurumsal çerçeveye kavuşturulmuştur. Bu yıllar, emekçilerin ellerindeki son kırıntıları da yitirdiği, bu anlamda Türkiye kapitalizminin en vahşi dönemlerinden birisidir.

Bu evrede iktidar, kendi bürokrasisini oluşturup, devlet organlarını büyük ölçüde ele geçirmiş, kalanları da etkisizleştirmiştir. Özellikle 2009'dan sonra hızlanan süreçte Ergenekon (iç şer) koğuşturması etkili bir biçimde kullanılmıştır. Polis ve istihbarat birimleri ile bir kısım yargı mensuplarını da kapsayan bir paralel devlet şebekesinin (Cemaat) yürüttüğü operasyonlar, iktidara bir yandan liberal-muhafazakar cenahla bağını güçlendirme öte yandan toplumsal muhalefeti kontrol etme olanağı sağlamıştır. Ordu, yargı ve medya hizaya sokulmuş, etkisizleştirilemeyen unsurlar ise hukuk dışı tasarruflarla tasfiye edilmiştir.

 Kamusal politikalarda da benzer bir makas değişikliği olmuştur. Aynı yıkıcı ve dayatmacı yaklaşım burada da görülür. Eğitim, kültür, kentleşme ve yerel yönetimlerle ilgili konularda toplumsal mutabakatı ve ortak yararı hiçe sayan, son derece radikal adımlar atılmıştır. Benzer yaklaşım siyasal ilişkiler için de geçerlidir.. Siyasal hasımlara ve muhalif çevrelere karşı kibirli, küstah, inkarcı, tehditkar ve saldırgan bir üslup kullanılmaktadır. Ergenekon ve KCC davaları, laiklik karşıtı çıkışlar, öğrenci ve işçi protestolarına yönelik aşırı şiddet, bunun en belirgin örnekleridir.

3. Evre: İleri Faşizm
 
Son evrede devletin konsolidasyonu ve düzenin stabilizasyonu gerçekleşir. Kimilerinin 'normalleşme' adına umutla beklediği bu dönem, gerçekte krize giren burjuva düzeninin faşist bir iktidar eliyle restorasyonundan başka bir şey değildir. Bütün maskelerin atılıp, faşizmin en vahşi yüzünün ortaya çıktığı bir evredir. Devletin her iki işlevinin (ekonomik ve siyasal-ideolojik) bütünleşip, güç kullanımın sınırsızlaştığı bir dönemdir.

Bugün son evrenin arefesindeyiz. Sürecin hızlanması da buna işarettir. Daha da hızlanması kaçınılmazdır. Çünkü son evreye girerken, iktidar, bütün hasımlarından kurtulmuş, hatta safralarını bile atmış olmalıdır. Kendisini iktidara taşımış olanları (liberal ve sol liberaller) bile artık hiç umursamaz, hatta bir yük olarak görür hale geldiğine göre Akp, bu zorunluluğun bilincindedir.

 Hakikat tektir; birden fazla hakikat yoktur. Bu yüzden hakikat tek yanlıdır. Yansızlar ile iktidar otağında saf tutanlar, hakikate yaklaşamazlar bile.

 Hakikate ulaşmak; akıl, bilgi, bilinç, vicdan ve namus ister. Bu meziyetler yoksa, hakikat onlara gölgesini dahi düşürmez.

 Hakikat aynı zamanda bir cesaret işidir. Sadece cesurlar hakikatle yüzleşebilir. Ancak sırf yüzleşmeye cesaret etmek de yetmez, bunun tüm sonuçlarına katlanmayı göze alacak kadar yiğit olmak da gerekir.


 Yiğitlere saygılarımla


Tülin ÖNGEN
« Son Düzenleme: 05 Mart 2018, 17:19:54 Gönderen: Solplatform5 »
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.