Gönderen Konu: Küreselleşme mi emperyalizm mi? - Gencer Çakır  (Okunma sayısı 2844 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3354
Küreselleşme mi emperyalizm mi? - Gencer Çakır
« : 26 Ağustos 2012, 12:02:56 »
Küreselleşme mi emperyalizm mi? - Gencer Çakır


“Burjuvazi bütün üretim araçlarının hızla iyileşmesi, iletişimin son derece kolaylaşması sonunda bütün ulusları, hatta en barbarlarını bile uygarlığın bağrına çekiyor. Burjuvazinin metalarının ucuz fiyatları bütün Çin setlerini yerle bir eden, (…) ağır toplardır. Burjuvazi bütün ulusları yok olup gitmemek için burjuvazinin üretim tarzını benimsemek zorunda bırakıyor; bütün ulusları kendisinin uygarlık dediği şeyi kabullenmek, yani burjuva olmak zorunda bırakıyor. Açıkçası burjuvazi kendi suretinde bir dünya yaratıyor.” (Komünist Manifesto’dan)

“Emperyalizm, kapitalizmin üzerinde bir üstyapıdır.” (Lenin)

Hani bazı kelimeler vardır; dile getirilmesi sıkıcı, insana yine o eski “terane” dedirtecek cinsten usandırıcı kelimeler… Emperyalizm, o kelimelerin başında geliyor maalesef! Son on yıllarda bu kadar itibarsızlaştırılan; “demode” olduğu, zamanın ruhuna uymadığı; Hardt ve Negri’nin, “…[A]rtık küresel iktidar yapılarını anlamakta yeterli bir kavram olmadığı…”(1) şeklinde mahkûm ettiği başka bir kelime bulmak mümkün mü?
Bir an için bu eleştirileri kabul ettiğimizi varsayalım. Ama o zaman şu soruya yanıt vermek zorundayız: Kapitalizmde ne değişti de, emperyalizm artık “demode” oldu? Bence meselenin odak noktası burası! Düğüm çözülmediği sürece üzerine istenildiği kadar etiket yapıştırılsın mızrak çuvala sığmıyor.

Küreselleşmeyi, kapitalist eşitsiz ve bileşik gelişmenin 21. yüzyıl “versiyonu” olarak tanımladığımızda burada emperyalizm yeniden itibarına kavuşturulmuş olur ki biz de bu kısa makalede bunu yapmaya çalışacağız
.
İlk önce sermayenin genel hareket yasalarından rekabet, sermayenin yoğunlaşması ve merkezîleşmesi üzerinde durup tekelleşme ve emperyalizme geçmek istiyoruz.

Rekabet, yoğunlaşma…

Sermaye birikimi, genişleyen yeniden üretimden başka bir şey değildir. Marx’ın P-M-P devresi içinde anlattığı; artık değerin ürettirildiği ve bunun bir kısmının bir sonraki sürece aktarılarak her bir seferinde bir öncekini aşan niceliksel bir büyüme sermaye birikimini karakterize eder. Ama bu niceliksel birikim, diyalektiğin temel yasasında olduğu gibi, süreç içerisinde niteliksel bir değişime uğrar; nicelik niteliğe dönüşür: Sermaye birikimi yoğunlaşmaya yol açar, yoğunlaşma merkezîleşmeyi şartlandırır… Sermayenin merkezîleşmesi aynı zamanda bir tekelleşme belirtisidir.

Marx, “Doğrudan doğruya birikime dayanan ya da … onunla aynı şey olan bu tür yoğunlaşmayı karakterize eden iki husus,” olduğunu söyler.(2) Ona göre;

“Birikim, kendisini bir yandan üretim araçlarının ve emek üzerindeki kumanda gücünün gittikçe artan yoğunlaşması olarak ortaya koyuyorsa, öte yandan, çok sayıdaki bireysel sermayelerin birbirlerini geriye itmeleri olarak ortaya koyar.” (3)

…merkezîleşme ve tekel

Demek ki birikimin bir veçhesi yoğunlaşma iken diğer veçhesi de sermayedarlar arasında bir elenme, ayıklanma savaşıdır; üstelik bu savaş sermayedarların birbirlerini mülksüzleştirmeleri, birbirlerinin hakkından gelmeleriyle sonuçlanır.(4)

Marx, bu gidişatın merkezîleşmeye kapı araladığını söyler:

“Sermaye bir yerde büyük kütleler halinde bir elde toplanmaktadır, çünkü başka yerde pek çok elden uzaklaşmaktadır. Bu, birikim ve yoğunlaşmadan farklı olarak, gerçek merkezîleşmedir.”(5)

Bu süreçte Marx, kapitalist üretimle birlikte, kredi sistemi denilen yeni bir gücün oluştuğunun da altını çizer.

“Bu yeni güç, ilk zamanlarında, birikimin mütevazı bir yardımcısı olarak, gizlice işin içine giren, toplumun yüzeyinde (…) kütleler hâlinde dağılmış bulunan paraları görünmeyen iplerle bireysel ya da ortaklık biçiminde birleşmiş kapitalistlerin ellerine çeken, fakat çok geçmeden rekabet savaşının yeni ve korkunç bir silahı hâline gelen ve sonunda sermayelerin merkezîleşmesini sağlayan muazzam bir toplumsal mekanizmaya dönüşen kredi sistemidir.”(6)

Marx, rekabet ve kredi sisteminin merkezîleşmenin en güçlü iki kaldıracı olduğunu söyler.
Engels, Kapital’i 4. basıma hazırlarken, merkezîleşme konusunda Marx’ın yazdığı, “Belli bir iş kolunda yatırılmış bulunan bütün sermayeler tek bir bireysel sermaye biçiminde eriyip kaynaşmış olsalardı, merkezîleşme bu iş kolunda ulaşabileceği en üst sınıra varmış olurdu.”(7) cümleye şöyle bir dipnot düşer: “Halen, en yeni İngiliz ve Amerikan ‘trust’leri (tröstleri), bu hedefe, hiç değilse bir iş kolundaki bütün büyük girişimleri pratikte tekel oluşturacak bir anonim şirket hâlinde birleştirerek ulaşmaya çalışmaktadır.”(8)

Merkezîleşmenin “ilerletici” etkilerine de değinmek gerekebilir. Çünkü ancak merkezîleşme sayesindedir ki dünya “küçük bir köye” dönüşebilmiştir.

“ Eğer[d]ünya, birkaç bireysel sermayenin, bir demiryolu inşası işinin hakkından gelebilecekleri büyüklüğe ulaşıncaya kadar birikmelerini beklemek zorunda kalsaydı, demir yollarına hâlâ sahip olamazdı. Buna karşılık, merkezîleşme bunu, anonim şirketler aracılığıyla, kaşla göz arasında başarmasını bilmiştir.”(9)

Bu işin bir yönü; bir de diğer yönü var: “[M]erkezîleşme, böylece birikimin etkilerini artırır ve hızlandırırken, aynı zamanda, sermayenin teknik bileşimindeki, değişmez sermaye kısmını değişir sermaye kısmı aleyhine büyüten ve böylece emeğe olan göreli talebi azaltan köklü değişiklikleri genişletir ve hızlandırır.”(10)

Burada bu alıntıları yapmamın sebebi, kapitalizmdeki nitel değişmelerin daha Marx ve Engels hayattayken filizlenmeye başladığına işaret etmek. Az önceki alıntılarda Marx, “en üst sınır”; Engels de “tröst” ifadelerini kullanıyorlar. Bunlar Lenin’in Emperyalizm kitabında daha berrak biçimde kendilerini göstereceklerdir. Çünkü Lenin, teoriyi durduğu yerden alıp bir “güncelleme” yapacak ve süreci, “kapitalizmin en yüksek aşaması” olan emperyalizm kavramıyla adlandıracaktır.


Kapitalist üretim süreci temel olarak ikiye ayrılır: üretim ve dolaşım. Üretim, ilk basamaktır ve süreç dolaşım ile tamamlanır. Dolaşım, toplumsal yeniden üretim sürecinin bir veçhesidir. Kapitalist üretim, her şeyin üstünde, bir artık değer üretimi olduğundan –ve asıl amaç da bunu maksimum düzeye çıkartmak olduğundan- bunu sağlamak için üretim ve dolaşım süreçlerinde birtakım “yeniliklerin” yapılması zorunlu hale gelir. Bütün bir kapitalist üretimin tarihi aslında bu tür “yeniliklerin” tarihidir desek yanlış olmaz aslında. Üretim sürecinde bu, genel olarak, metanın üretim süresinin kısaltılması ekseninde yapılan değişikliklerdir en genel hatlarıyla. Bu da emeğin verimliliğini maksimum düzeye çıkaracak teknik gelişmelerle sağlanır. Kısaca daha komplike makineler ile değişmeyen sermaye yatırımlarını artırmak, yani daha fazla canlı emek yerine daha fazla ölü emeği ikame etmek.
Bir de dolaşım var tabii… Dolaşım süresinin kısalması da kapitalistlerin artık değer miktarında bir artışa yol açar. Bu da, gelişmiş ulaşım ve haberleşme araçlarına, yani kısaca teknolojiye sıkı sıkıya bağlıdır. Karada demir yolları, denizde süratli buharlı gemiler, havada uçaklar vb. Ayrıca telekomünikasyondaki gelişmelerle birlikte İnternet vs. hep bu dolaşım süresinin kısaltılması amacıyla yapılan “yeniliklere” tekabül eder. Marx, Kapital’in 3. cildinde, bir önceki cilde gönderme yaparak şu örneği verir:

“Doğu Asya’ya yapılan bir meta sevkiyatının dolaşım zamanı 1847’de en az on iki ay iken şimdi bir o kadar haftaya inmiştir.” Ardından şu ekler Marx, “…Bunun, kâr oranı üzerinde etkili olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.”(12)

Jules Verne’in Seksen Günde Devr-i Âlem adlı romanına da konu olmuştur bu şey. Romandaki kişiler arasında geçen bir tartışma bu bağlamda değindiğimiz konuya güzel bir örnek olabilir:

“Evet baylar! Ben de Morning Chronicle’da okudum. Yazılanlara göre Rothal ile Allahabad arasındaki denizyolu hattı açılmış. Böylece dünya çevresinde yapılacak bir gezinin süresinin, 80 günde tamamlanabileceği ileri sürülüyor. (…) Londra’dan Süveyş’e tren ve gemi; Süveyş’ten Bombay’a gemi; Kalküta’dan Hong Kong’a gemi; Hong Kong’dan Yokohama’ya gemi; Yokohama’dan San Francisco’ya gemi; San Francisco’dan New York’a tren; New York’tan Londra’ya gemi ya da tren ile seyahat edilebilirmiş. Üstelik bu yolculuk tam 80 günde tamamlanabiliyormuş.” 13

Demek ki “küreselleşme” daha o zamanlarda  filizlenmeye, dünya daha o zamanlarda küçülme sinyalleri vermeye başlamış! Zaten Marx ve Engels, Manifesto’nun “Burjuvalar ve Proleterler” adlı I. bölümünde buna değinirler. Biz burada küçük bir alıntı ile yetinelim:

“Ürünleri için durmadan genişleyen bir pazara gerek duyması burjuvaziyi yeryüzünün dört bir bucağına salar. Her yerde yuvalanmak, her yere yerleşmek, her yerle bağlantılar kurmak zorundadır burjuvazi.”(14)

Sürece bir bütün olarak bakalım ve özetlemeye çalışalım şimdi de: Üretim ve dolaşım zamanı, sermayenin devir zamanıdır. Bu devir zamanındaki herhangi bir kısalma artık değer miktarını görece artırır. Demek ki bütün bir kapitalist toplum, bu ana dürtüyle hareket etmekte ve hareket ederken de kendi “dünyasını” oluşturmaktadır. Dolayısıyla bizler dünyanın son birkaç yüzyıllık hızlı gelişmesini bir bakıma kapitalizme borçluyuz diyebiliriz.
Yalnız burada atlanan bir şey var: Her türlü gelişmeyi sermayeye atfetmek, aslında dünyanın gerçek inşa edici unsuru olan emekçileri haksız olarak geri plana atmak olur.

“[D]ünyada var olan taşınmaz malların kütlesi, fabrikalar, makineler, yollar, tren yolları, limanlar, hava alanları vb. bütün bu zenginliklerin sayısız yığını işçiler tarafından yaratılan artık değerin maddeleşmesidir. İşçiler için bunlar, ödenmemiş emek, (…) kapitalistler için sermayeye dönüştürülmüş emektir. Bunlar, kapitalist toplumun başlangıcından beri işçi sınıfının sürekli sömürüldüğünün kesin belgesidir.”(15)

İşte, sermayenin kumandası altında bütün emekçi sınıfların yarattığı “küresel” dünya! Tabii burada “dünyanın küçülmesi”ndeki niceliksel iyileşmelerin nitel yansımaları olduğuna da işaret edilmelidir. Bu, kendisini daha çok sınıf mücadelesinin enternasyonalizminde bulur. Kapitalizmin “yarattığı”, birbiriyle iç içe geçmiş “dünya ekonomisi” aynı zamanda işçi sınıfının enternasyonalizminin de maddi ve politik temelini verir. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” sloganı, bu anlamda, maddi gerçekliğin politika düzeyindeki yansımasını özetleyen çok özlü bir slogandır!


Küreselleşmenin yeni ve emperyalizme nazaran şu anki dünyayı anlamadaki anahtar kavramlardan biri olduğu söylendiğinde bu boş laftan öte bir şey olmuyor. Küreselleşme denilen olguyu kapitalizmin “içsel” işleyişinden türetmeyen, dolayısıyla bunu emperyalizmle özdeş saymayan, ilişkilendirmeyen her yaklaşım yetersiz kalmaya mahkûm bence.
DEVAM EDECEK
veda
« Son Düzenleme: 26 Ağustos 2012, 12:32:40 Gönderen: veda »
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3354
Küreselleşme mi emperyalizm mi? - Gencer Çakır
« Yanıtla #1 : 26 Ağustos 2012, 12:13:53 »
Kapitalizmin en yüksek aşaması: Emperyalizm

I
Emperyalizm, sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi, askeri ve sosyal boyutları olan “çok boyutlu” bir kavram. Bu, genel hatlarıyla, kapitalizmin tarihinde nitel bir değişimi anlatmak için kullanılır ve bu nitel değişim Lenin’den hareketle şöyle tanımlanabilir:
a) Üretimde ve sermayede meydana gelen “yoğunlaşma” ve “tekeller”, b) Banka sermayesi ile sınaî sermayenin kaynaşması(16) ve bunların üzerinde bir “mali oligarşinin” kurulması, c) Sermaye ihracının ön plana çıkması vs.
Bunlara, dünyanın paylaşılması ve yeniden paylaşılması için büyük gruplar arasında hâlâ sürmekte olan kıyasıya rekabet ve savaşlar da eklenmelidir.(17)


Serbest rekabetin tekele dönüştüğü ve tekelin serbest rekabetin “karşıtı” olduğu söylendiğinde, bir yer hem de önemli bir yer atlanmış oluyor: Tekel, rekabeti ortadan kaldırır mı? Eğer bu soru, “evet” diye yanıtlanacak olursa ciddi bir yanılgıya düşülmüş olur ki bu, Marx’ın Kapital’de izini sürdüğü “kapitalizmin hareket yasalarına” ters düşer. Emperyalizm eserinde, sanki Lenin bu az önceki soruya “evet” yanıtını veriyormuş gibi bir izlenim edinmek için hayli pasaj bulmak mümkün; ama dikkatli bir okuyucu şunu da görecektir ki, Lenin her ne kadar, “Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel olarak meta üretiminin temel niteliğidir; tekel ise serbest rekabetin tam karşıtı oluyor…”(18) dese de izleyen satırlarda şunu da söyler: “Tekeller, kendisinden çıkmış oldukları serbest rekabeti yok etmiyor; onun üstünde ve yanında var oluyor; böylece de iyice keskin, şiddetli sürtüşmelere, çatışmalara yol açıyor.”(19)

Emperyalizm, tekeller kapitalizmidir ve Lenin’in dediği gibi, “tekel, kapitalizmden daha yüksek bir düzene [ya da aşamaya] geçiş” olsa da, bu “yüksek” aşamada kapitalizmin temel hareket yasaları hâlâ işlemeye devam eder; üstelik daha bir katlanılmaz hale gelen çelişkilerle beraber. Örneğin üretimin yoğunlaşması ve burjuva anlamda “toplumsallaşması”nın sınırlarına erişilmişken mülkiyetin özel karakterini koruması, “içerik” ile “biçimin” uyuşmadığının en açık çelişkilerden sayılmaz mı?
Kapitalizmin emperyalist aşamasında çelişkiler durulmak, törpülenmek şöyle dursun bu çelişkiler katlanarak artar ve bununla beraber insanlığın omuzlarındaki yük de her geçen gün bir o kadar daha ağırlaşır.

Emperyalizm için kapitalizmin “en yüksek aşaması” denmesinde elbette derinlemesine bir kavrayış var, o da üretimin yoğunlaşması, merkezîleşmesi yani burjuva anlamda “toplumsallaşmasının” olgunluk derecesine ulaşmasına gönderme yapar. Bu aynı zamanda sosyalizmin maddi temelini de verir. Lenin 26 Nisan 1917’de burada adı geçen eserine yazdığı Önsöz’de emperyalizmin, “sosyalist devrimin hemen arefesi” olduğunu söyler!

 Yine 6 Temmuz 1920’de eserinin Fransızca ve Almanca baskılarına yazdığı önsözlerde, emperyalizmin, proletaryanın toplumsal devriminin ön belirtisi olduğunu söyler ve Lenin’e göre bu, “1917’den beri dünya [ölçeğinde] doğrulanmıştır.”(20)

II
Sermayenin yoğunlaşması ve merkezîleşmesi dün de devam ediyordu bugün de devam ediyor; zira bunun durması için ya rekabetin ya da krizlerin ortadan kalmış olması gerekir. Şurası yeterince açık ki genişleyen yeniden üretim olmadan sermaye birikemez, sermaye birikemezse yoğunlaşamaz ve yoğunlaşma olmadan da merkezîleşme gerçekleşmez. Bunlar arasında güçlü, “içsel” bir bağıntı var.
Bugün, sanki yeni bir şeymiş gibi dünyanın şirketlerce yönetildiği, demokrasinin aslında şirket demokrasisi –hem buna yeni bir isim de bulunmuş: Corporatocracy- olduğu, yüzde 1’in geri kalan yüzde 99 yokmuşçasına fütursuzca dünya üzerinde emperyalist “siyasa”lar yürüttüğü vs. vs. söyleniyor. Ama bu neden yeni bir şey olsun ki? Evet, bugün dünya, millet” meclislerinde” alınan kararlarla değil şirketlerin yönetim kurullarında alınan kararlarla yönetiliyor. Zaten Marx ve Engels, Manifesto’da modern devlet iktidarının bütün burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir “kurul” olduğunu söylemiyor muydu? Kısaca ipler kuklacıların elinde ve bize görünen de sadece perdenin önündekiler; ama tiyatronun idari kısmı başkalarının elinde!

III
Peki, emperyalist aşamada kapitalizm, ilk dönemlerindeki gibi feodal toplumun uyuyan kuvvetlerini ayağa kaldırıcı, katı olan her şeyi buharlaştırıcı, kısaca “devrimci” ve “ilerletici” bir eğilimi içinde hâlâ taşıyor mu, yoksa gelişimin önünde bir ayak bağı mı?
Şöyle bir etrafımıza baktığımızda ilk göze görünen hâliyle; örneğin cep telefonları, iPad’ler, iPhone’lar… bunlara bakarak kapitalizmin teknolojiyi geliştirdiği, kalkınmayı sağladığı vs. söylenebilir mi? Ben bu görüşe şüphe ile yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Dünya ölçeğinde sağlık alanında devasa yatırım ve araştırma geliştirme çalışmaları yapılırken bu “gelişimin” ortalama yaşam standardını ilerletmek şöyle dursun gerilettiği; sağlık harcamalarının peyderpey artırıldığı; inşa edilen milyonlarca konut varken bir o kadar insanın evlerine el konulması; işsizliğin alıp başını gitmesi; su, eğitim vs. dâhil en temel insan ihtiyaçlarının metalaştırılması, özelleştirilmesi vs. vs.
Tüm bunlara bakılınca kapitalizmin “insani gelişim” ve “kalkınmanın” kaldıracı olduğu söylenebilir mi?
Evet bir karşılaştırma yapılınca bugün emperyalist aşamadaki kapitalizmin eskiye göre asalak bir hâle geldiği, ekonominin rantiye yönünün her geçen gün daha bir öne çıktığı, sermaye birikimi dinamiğinde göreli bir yavaşlamanın –ki bunun sebebi artık değerin üretim içi değil üretim dışı yatırımlara kaymasıdır- olması, genişleyerek değil de el koyarak yani modern “ilk” birikim modelleri ile bir “büyümenin” en azından son on yıllarda kurumsallaşması elbette kapitalist emperyalizmin ayırt edici özellikleri.
Radikal’in liberal yazarlarından Koray Çalışkan bu konuda ilginç bir yazı yazdı. Yazının başlığı son derece manidar: “Adam Smith sosyalist olurdu”.
Çalışkan, kapitalizmin bugünkü “çılgınlığından” şöyle yakınıyor:

“Ben piyasalar üzerine çalışan bir akademisyenim. Vadeli işlemler ve opsiyon piyasalarında eğitim aldım, alım-satım yaptım. 12 sene önce Memphis’te işin eğitimini alırken küresel ticaretin bir ahlakı vardı. Fiyat iniş-çıkışlarından etkilenmemek için pamuk kooperatifleri de bir parça vadeli işlem yapardı. Spekülatörler de oynardı. Onlara iyi gözle bakılmazdı. Ama onlar olmasa vadeli işlem olmayacağı için kabul, saygı görürlerdi. Şimdi yepyeni
bir gelişmeyle karşı karşıyayız.”


O “yeni” gelişmeyi şöyle anlatıyor yazarımız:

“Türev piyasalarda bir şeyler oluyor. Türev piyasa, gelecekte üretilecek malın alınıp satıldığı yerdir. Yani iki sene sonra üretilecek bir balya pamuğu buradan alırsınız. Bu piyasalar şu anda dünyanın gerçek GSMH’sinin 11 katını alıp satıyor. 1998’de tarımsal türev piyasalarda
katılımcıların % 77’si gerçekten tarımsal emtia alıp satan insanlardı. % 16’sı ise spekülasyon amaçlı alım-satım yapardı. % 7’lik bir kesim vardı, vampir derdik onlara. Bu adamlar (…) piyasa endeksi alıp satardı. Bugün bütün tarımsal türev piyasaların % 31’ini tarım ürünü alıcı ve satıcıları, % 28’ini eski tip spekülatörler, % 41’ini ise endeks spekülatörleri oluşturuyor. Yanlış okumuyorsunuz, piyasanın en büyük oyuncusu piyasadaki ürünü değil onun endeksini alıp satıyor. Klasik anlamda spekülatörleri bile mumla arayacağımız bir durum.
Buğday gibi dünya nüfusunu besleyen en önemli tarımsal gıdada bu oran, sıkı durun, % 70! Yani buğday fiyatını belirleyen sürecin en etkili oyuncusu endeks spekülatörleri.” (22)

Doğru söze ne hacet! Hâl böyle iken, piyasalardaki fiyat hareketlenmeleri konusunda arz-talep, kuraklık, küresel ısınma vs. gibi sebeplerin ileri sürülmesini anlamak mümkün değil. Gıda sektörü, dünyadaki büyük spekülatörler (vurguncular) için muazzam kârlar elde ettikleri bir alan haline geldi artık ve bu sebeptendir ki artık devasa boyutlardaki sermaye vurgun yapmak için gıda alanına akıyor. Bu konuyla ilgili çarpıcı bir örnek var elimizde. Merkez üssü Londra’da olan ve Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Batı Afrika ve Asya’da faaliyette bulunan küresel bir emtia ve finans hizmetleri grubu Armajaro, Temmuz 2010’da bütün dünyadaki kakao üretiminin yüzde 7’sine denk gelen 240 bin tondan fazla kakao alımında bulundu. Neydi bu işlemin amacı? Piyasadaki kakao fiyatlarının yükselmesini sağlamak! Fiyat yükseliyor ve vurguncular ellerindeki ürünü piyasadaki bu yeni yüksek fiyattan satarak yüksek kârlar elde ediyorlar!
Spekülatörler için gıda fiyatlarının artması daha fazla kâr demek olurken, bu fiyatlardaki en ufak dalgalanmalar da dünyanın geri kalanındaki milyonlarca yoksul için “ölüm” demek oluyor. İşte kapitalist emperyalizm insanlığa vaad ettiği gelecek!

IV
“Yeni” olan ne peki? Kapitalizmin, ikinci savaş sonrası, 1970’lerin ortalarında içine girdiği yapısal kriz bir taraftan neoliberal saldırı ile aşılmaya çalışılırken, bu, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün bilinç düzeyinde yarattığı “sosyalizm çöktü” algısı ile de birleşince sınıflar arasındaki güç mücadelesi kapitalizmin lehine olacak şekilde kökten bir değişikliğe uğradı. İkinci savaş öncesi ve sonrası gülen proletaryaydı, şimdi ise burjuvazi!
“Yeni” olan şey “tarihin sona erişi” ya da “alternatifi olmayan” kapitalist sistem miydi yoksa? Sınıflar arasındaki güç dengeleri sorgulanmadan bu soruya cevap vermek kanımca olanaksız. Bugün kapitalizmin içinde debelendiği krizi Kapital’den pek çok alıntı yaparak açıklamak mümkün; ama bence krizin altında yatan asli unsur, proletarya muhalefetinin zayıflaması ve bu sınıfın dünya çapında bir geri çekilme, mevzi terk etme, yer yer savunmaya çekilme ama daha çok da kayıp vermesiyle bağlantılı. Elbette bu geri çekilmenin pek çok tarihsel nedenleri var. Konu sadece Sovyetler Birliği’nin “çökmesi” de değil. Bence sorun Sovyetler Birliği daha henüz çökmemişken filizlenmeye başlamıştı.
Ekim Devrimi ve sonrasındaki dünya devrimlerinin moleküler gelişmesi, yenilgiye uğraması, Sovyet devletinin bürokratikleşmesi ve bunun aynı zamanda III. Enternasyonal’e de sıçrayıp dünya devrimlerini boğazlayıcı bir etkide bulunması vs. İşte, bugün işçi sınıfının politik umutsuzluğu ve dünyayı değiştirmekteki isteksizliği ve düş kırıklığının altında yatan politik temel!
Ben inanıyorum ki işçi sınıfı siyaseti eğer zamanında dünya çapında gerçek bir enternasyonal siyaset yürütebilmiş olsaydı; devrimci hareketlenmeleri boğazlamak ve kösteklemek yerine destekleyici bir siyaset izlemiş olsaydı bugün insanlık, tarih kitaplarında ne Hitler’i okuyor ne İkinci Dünya Savaşı’nı ne de Nagasaki ve Hiroşima’daki felaketi konuşuyor olacaktı. Hatırlayın Lenin daha Ekim’in arefesinde bir dünya proleter devriminin eşiğinde bulunduğumuzu söylüyordu. 1919 yılında Moskova’da toplanan III. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde, Lenin açış konuşmasını şu sözlerle yapmıştı:

“Yoldaşlar! Toplantımız çok büyük bir tarihi önem taşıyor. Toplantımız burjuva demokrasisinin tüm hayallerinin toptan çökmüş bulunduğunu ortaya koymakta. Çünkü sadece Rusya’da değil, Almanya gibi en ileri kapitalist ülkelerde de iç savaş bir gerçeklik haline gelmiştir artık.
Burjuvazi, proletaryanın büyüyen devrimci hareketi karşısında cehennem korkusu içinde. Emperyalist savaştan sonraki gelişmelerin kaçınılmaz olarak proletaryanın devrimci hareketini yükselttiği, uluslararası dünya devriminin başladığı ve bütün ülkelerde güçlendiği düşünülürse, bu korkunun nedenleri anlaşılabilir.”(24)


Ne oldu da dünya proletarya devrimi eşiğinden geriye çark edildi, bence asıl sorgulanması gereken şey bu. Yoksa kapitalizme, emperyalizme “tu kaka” demek çok kolay!

V
ABD ve İngiltere’yi saymazsak neoliberal saldırı Avrupa’da tam olarak zafer kazanmış sayılmaz. Tarihin makarasını biraz geriye saralım ve 1940, 1950 ve 1960’lı yıllara gidelim. İşçi sınıfının güçlü, sistemi tir tir titreten muhalefeti karşısında muazzam kazanımlar elde edilmişti. “Refah devletleri”, eğer böyle bir muhalefet basıncı olmasaydı oluşamazdı. Tabii işçi sınıfının bu kemikleşmiş görece refah durumu, güçlü bir sınıf savaşı yürütülmeksizin kırılamazdı. Thatcher’ın İngiltere’si bunu başardı belki ama Fransa, Almanya; İtalya gibi yerlerde bunu başarmak hiç de kolay değildi. Dolayısıyla iki çözüm vardı: Ya kanlı bir iç savaşın ardından emek gücü maliyetleri, sermayenin hareket yasalarına bağlı olarak, dramatik olarak aşağıya çekilecek ya da hiç bu işe kalkışmadan emek gücü maliyetinin görece daha düşük ve örgütlülük düzeyinin de benzer şekilde Avrupa’ya kısayla cılız olduğu “yeni cennetlere” gidilecekti. O cennetler Uzakdoğu Asya, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerdi! Bugün yükselen BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ülkelerinden dem vuruluyorsa bu hiç de anlamsız değil. 1980 sonrası, dünyada sanayinin, metropol diye bilinen merkezlerden, Asya’ya doğru kaydırılmasının altında işte bu gerçek yatıyor. Kâr oranı düşmüş sektörler peyderpey Asya’ya, Güney Kore’ye, 90’dan sonra da Çin ve Hindistan’a kaydırıldı.
Buradan anlaşılıyor ki, sermayenin üzerinde hareket ettiği zeminin meylini bir “tarihsel arka plan” belirlemekte. Sermaye bu tarihsel arka plana yaslanarak bir yerden bir yere akmakta, kulvar değiştirmekte, bulduğu elverişli yerde yuvalanmakta ve birikimini sağlamakta.
Sırf bu nedenle, bugünlerde, yükselen Çin, Hindistan ya da dünya ekonomisinin merkezinin doğuya kayması gibi şeylerden sıklıkla dem vurulması rastlantı olmasa gerek. Ben şahsen, kapitalist eşitsiz ve bileşik gelişimin böylesine derinlemesine yaşlandığı; bölgeler ve devletler arasında derinlemesine bir hiyerarşinin olduğu bu emperyalist çağda dünya çapında bir hegemonya değişiminin sessiz sedasız gerçekleşebileceği düşüncesine pek ikna olmuş değilim. Gerek Çin gerekse de Hindistan’ın, bana göre, özgül yanları devasa bir yüzölçümü ve devasa bir nüfusu haiz olmaları.
Hadi bir an için hegemonya koltuğunu Asya’nın ele geçirdiğini; Çin’in yeni süper güç olduğunu düşünelim. İyi ama bunun, emperyalist çelişki ve çatışkıların daha da artması dışında insanlığa getirebileceği ne olabilir? Bence burada önemli olan, sermayenin hangi renk bayrak ve devlette cisimleşmesi değil sermayenin kendisi!

VI
Kriz, sermayenin genişleyen yeniden üretim sürecinde bir evreyi oluşturur. Kapitalist sermaye birikimi, emek süreci sonunda elde edilen artık değerin bir kısmının değişen ve değişmeyen sermaye olarak tekrardan yatırılmasıyla oluşur ki buna artık değerin üretken tüketimi denir. Kriz, bu birikim sürecinin bir türevi olarak açığa çıkar. Ya da gelin şöyle söyleyelim: Kriz, sermayenin organik bileşiminde görülen büyüme ve bunun neticesinde kâr oranlarındaki düşme ile ortaya çıkar. Dolayısıyla kriz, üretim alanında sermaye birikiminin karşılaştığı bir sorundur.
Mademki krizler kapitalizmin yapısal bir sorunu o halde krizlerden çıkış da yine aynı şekilde yapısaldır ve bu otomatik olarak gerçekleşir diyebilir miyiz? Buna “hayır” cevabını vermek zorundayım. Çünkü nihai çözüm ancak ve ancak sınıflar arası mücadelelerle belirlenir. Büyük Depresyon, kapitalizmin yaşadığı en derin buhrandı. Bu buhran, sınıflar arasındaki çetin mücadelelerle aşıldı. Yirminci yüzyılın tarihini şekillendiren en önemli iki olaydan birinin Rus Devrimi diğerinin de Büyük Depresyon olduğu unutulmamalı. Büyük Depresyon, dünya çapında ama özellikle de Avrupa’da büyük sınıf mücadelelerine yol açtı. Hatta bu öyle bir aşamaya geldi ki tarihin gördüğü en büyük yıkıma yol açacak bir savaşın (II. Dünya Savaşı) da koşullarını hazırladı. Almanya ve İtalya’da faşizmin yükselişini ve benzer şekilde Avrupa’daki diğer ülkelerde içten içe gelişen diktatörlükleri bu krizden bağımsız açıklayamayacağımız ortada. Dolayısıyla sermayenin krizden çıkışını, sistemin otomatik olarak kendisini yenileyebilmesi şeklinde açıklayamıyoruz. Sınıflar arasındaki mücadelenin seyrini elbette verili koşullar belirler. Marx’ın sıkça alıntılanan pasajına burada yer vermek anlamlı olabilir:

“İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan belirli olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker.”(25)


Toparlarsak, sınıflar arası mücadeleler, tarihin farklı dönemlerinde farklı şekillerde cereyan etmiştir. Kimi dönemlerde sert kimi dönemlerde ise sessiz mücadeleler yaşanmıştır.
İşçi sınıfının sermayenin tahakkümü karşısında “sessiz” kaldığı dönemlerde sistem kendi krizlerini aşmasını bilmiştir.

VII
Peki, kim için küreselleşme? Dünya kim için gittikçe küçülmekte? Marx ve Engels, Manifesto’da şöyle yazdılar: “Burjuvazinin metalarının ucuz fiyatları bütün Çin setlerini yerle bir eden (…) ağır toplardır.”
Demek ki metaların dolaşımı ve girebileceği en ücra köşelere kadar girebilmeleri günden güne kolaylaştırılırken, bir başka meta türü olan –ve Çin setlerini öyle hiç de kolay yerle bir edemeyen- emek gücünün aynı hızda bir dolaşıma sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa modern çağın şu göçmen sorunu önemsiz ve “arızi” bir şey mi?

“Arap Baharı”nın Libya’ya sıçraması ardından Batılı emperyalistler “insanî” müdahale adına ülkeye bombalar yağdırırken çarpıcı bir olay yaşandı: 25 Mart 2011’de Libya’dan yola çıkıp İtalya sahillerine erişmeye çalışan, içinde 72 kişinin bulunduğu tekne batma tehlikesi geçirir. Bunun üzerine İtalya sahil güvenliği ve NATO’dan yardım istenir. Ama yardım çağrısı karşılıksız kalır ve tekne batmaya, insanlar da ölüme terk edilir!

Ken Loach’un Bread and Roses [Ekmek ve Gül] filminin ilk sahnesi ABD-Meksika sınırını “yasal olmayan” yollarla geçen mültecilerle başlar. Sonra bu mülteciler, aracı kişiler tarafından gizlice bir minibüse bindirilir ve ardından da “fırsatlar ülkesi” ABD’ye bir “yolculuk” başlar…

Bugün dünya üzerindeki göçmen nüfusun sayısının 300 milyonu aştığı ve 2050’lere gelindiğindeyse bunun 400 milyonu (!) geçeceği biliniyorken emperyalist ülkelerin sağ ya da “sol” partilerince göçmen nüfusunun sınırlandırılması politikalarına cevaz vermeleri son derece aşağılık bir tutumdur! Bugün Fransız devletinin, ülkesine sığınma ya da çalışma talebinde bulunan bir Cezayirliye bin bir takla attırarak vize, çalışma izni vs. vermesi aşağılık bir siyasettir! Emperyalist ülkeler, zamanında sömürdükleri ülkelerin halkları için kendi duvarlarını yükseltmeleri kabul edilebilir bir durum mudur? Bu, emperyalizmin kokuşmuş siyasetinin en göze çarpan örneklerinden biri. Dahası kapitalizmin yapısal bir sorunu olarak varlığını sürdüren işsizlik sorununu göçmen işçilere bağlayan bir yaklaşım da benzer şekilde mahkûm edilmeyi hak ediyor! Burjuvazinin işçiler arasında böyle bir bölünme yaratmaktan elbette çıkarı var ama “sol” ya da “sosyalist” olan partilerin bu burjuva siyasetine cevaz vermeleri de ne demek oluyor? 2005 yılında Fransa’da göçmenlerin başlattıkları “yakıp/yıkma” eylemleri karşısında “sol” parti ve sendikaların bu isyana kayıtsız kalmaları ve desteklememeleri bu aşağılık siyasetin çarpıcı bir örneği!

Küreselleşmenin kimler için dünyayı “küçük bir köy” haline getirdiği, kimleri bu köyün çitleri dışında bıraktığını daha fazla anlatmaya gerek var mı?

VIII
Lenin, emperyalizmin bir başka ayırt edici yönünün emperyalist ülkelerde bir “işçi aristokrasisi”nin oluşumu olduğunu söyler.

“Dünyanın paylaşılması ve (…) ülkelerin sömürülmesi anlamını taşıyan, bir avuç çok zengin ülkeye çok yüksek tekel kârları sağlamak demek olan emperyalizm, proletaryanın üst tabakalarına ekonomik bakımdan rüşvet verme olanağı yaratmıştır; bu yolla oportünizmi besler, ona vücut verir ve güçlendirir.”(26)

Engels de, 12 Eylül 1882 tarihinde Kautsky’ye yazdığı bir mektubunda şöyle der:

“İngiliz işçilerinin sömürge politikası konusunda ne düşündüklerini mi soruyorsunuz bana? Genel olarak politika konusunda ne düşünüyorlarsa, onu düşünüyorlar. (…) İşçi Partisi yok burada; yalnızca tutucu radikaller ve liberaller var; işçilere gelince onlar da İngiltere’nin sömürgeler ve dünya pazarı üzerinde kurduğu tekele rahatça katılıyorlar.”(27)

İşte size II. Enternasyonal’in emperyalist savaş karşısında 180 derece çark edişinin maddi temeli! Evet, emperyalizm sadece ülke ve bölgeler arasında eşitsiz gelişimi minimize etmiyor aynı zamanda işçi sınıfı içerisinde bir “hiyerarşi” yaratarak “kaleyi içten fethediyor”, işçi sınıfını karşı karşıya getiriyor.
Ama emperyalist politikaların emperyalist ülke işçi sınıfının hayat standardını yükselttiğini söylerken biraz temkinli davranmak gerekir; zira bu ilişkide sınıflar arası güç dengeleri, çelişki ve çatışkılar dışarıda bırakılamaz. ABD işçi sınıfının 1980’lerden bu yana göreli yoksullaşması ve bugün sayıları milyonlarla ifade edilen evsiz insanların, bir o kadar hatta daha da fazla sayıda kişinin işsiz kalması vs. bu az önceki durumla hiç de bağdaşır değil. Dolayısıyla mesele yine sınıflar arası mücadelelere gelip çatıyor. Bugün kapitalist emperyalizmin, neredeyse bütün dünya sathında işçi sınıfına kırıntı vermek şöyle dursun, daha önceki yıllarda verdiklerini almakla uğraşıyor olması her ne kadar bir garabet olsa da kapitalizm, bugün ne yazık ki kendi krizini aşma konusunda başka bir yol bulmaktan aciz. Bu onun çürümüşlüğünün bir kez ve bir kez daha tescilidir!

Gencer Çakır
e-mail: lillefured@gmail.com

Notlar:
(1) M. Hardt & A. Negri, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, Çev. Abdullah Yılmaz, 7. basım, İstanbul / 2012, s.11
(2) Kapital, Cilt: 1, Yordam Kitap, İstanbul / 2011, s.604
(3) Age., s.604
(4) “Rekabet, her zaman, sermayeleri kısmen galibin eline geçen, kısmen yok olan, daha küçük boydaki birçok kapitalistin ortadan kalkmasıyla son bulur.” (Kapital, s.605)
(5) Age., s.605
(6) Age., s.605
(7) Age., s.606, vurgu bize ait.
(8) Age., s.606
(9) Age., s.607
(10) Age., s.607
(11) “Kapitalizmin tarihi, her bir birim metaın içerdiği değişmez sermaye miktarının (girdiler, araç gereç, makine, vs.) göreli olarak artırılmasının tarihidir.” (Bkz. Ahmet Tonak, Batan Piyasalar, Kırmızı Yayınları, İstanbul / 2010, s.18)
(12) Kapital, Cilt: 3, Sol Yayınları, 6. baskı, Ankara / 2009, s.68, vurgular bize ait.
(13) Roman, 2 Ekim 1872 ile 21 Aralık 1872 tarihleri arasında yaşanan olaylar dizisini anlatır.
(14) Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, Yordam Kitap, 4. basım, İstanbul / 2010, s.25
(15) E. Mandel, Marksist Ekonomi Kuramına Giriş, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2. baskı, İstanbul / 1998, s.48
(16) Howard Fast’ın Yapayalnız adlı romanından (bkz. Kelebek Yayınları, İstanbul / 1983) yapacağımız birkaç alıntı ile konuya açıklık getirmeye çalışalım:
“Max’ın yönetim kurulunda, diğerlerinin çoğu gibi, yalnızca şirketin değil, şirketle yakın ilişkisi olan bazı başka kurumların da temsilcileri vardı. Yönetim kurulunun ve Britsky Productions’ın başkanı Max’dı. (…) Şirketin dışında, kurulun üç üyesi daha vardı. Bank of America’nın başkan yardımcılarından Kurt Avanti, Chase Bank’ın başkan yardımcılarından Julius Holms ve telefon şirketinin bir sürü başkan yardımcısından biri olan Royce Byron. Hem Avanti hem de Holms, korudukları çıkarlar konusunda fazla hassastılar…” (s.339–40). “Toplantının başkanlığını, Max’ın isteği üzerine Avanti yapıyordu. Bankacı, ilk kez Max’a söz verdi…” (s.346). “İş oylamaya konunca, her şey beklendiği gibi oldu. (…) Avanti çekimser kaldı ve bankası Britsky Productions’a büyük krediler verdiği için, bankasının da kendisinin çekimser kalmasını isteyeceğinden emin olduğunu söyledi.” (s.349).
(17) Lenin, Emperyalizm, Sol Yayınları, 10. baskı, Ankara / 1998, s.100
(18) Age., s.99
(19) Age., s.100, vurgular bize ait.
(20) Age., s.15
(21) İkinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası sermayenin uluslararası yoğunlaşması ve merkezîleşmesinin Marksist bir tahlili için bkz. E. Mandel, Avrupa Amerika’ya Karşı, Köz Yayınları, İstanbul / 1974.
(22) Bkz. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1096070&Yazar=KORAY-CALISKAN&CategoryID=98
(23) Sadece gıda da değil; altın, petrol gibi emtialar da var bu işin içinde.
(24) III. Enternasyonal Belgeler 1919–1943, Der. Hermann Weber, Belge Yayınları, 1. baskı, İstanbul / 1979, s.1, vurgular bize ait.
(25) K. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol Yayınları, 2. baskı, Çev. Sevim Belli, Ankara / 1990, s.13–14.
(26) Lenin, Emperyalizm…, s.118
(27) Aktarım: Lenin, age., s.121

Gencer Çakır

veda
« Son Düzenleme: 26 Ağustos 2012, 12:17:22 Gönderen: veda »
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1815
Küreselleşme mi emperyalizm mi? - Gencer Çakır
« Yanıtla #2 : 30 Ağustos 2012, 17:49:29 »
Emperyalist kapitalist sistem ile sistemdeki krizler sonucu başvurulan neoliberal  programlar ve oluşturrulan finansal enstrümanlar tüm çıplaklığı ile bu kadar net ,bu kadar açık ancak bu kadar anlatılabilirdi.

Makaleyi yazan ve  forumumuza taşıyıp bizleri böyle bir yazının varlığından haberdar eden veda arkadaşın emeklerine sağlık diyoruz.

İplerin kimlerin elinde olduğunu, "time is money" deyip zamanı salt ayni veya nakdi sermayeye çevrilebilecek bir olgu olarak almanın , makine parklarını sürekli genişletip  sabit sermaye artışını sağlayarak ölü emeği canlı emeğe tercih etmenin ; özellikle de türev piyasanın çirkinlikleri ve benzerlerinin ,emperyalist kapitalist sistemin halkları sömürü araçlarından sadece bir kaç tanesi olduğunu bir kez daha görmüş olduk bu yazıyla.

Sistemin,finans kapitalin tüm çirkinliklerini, emek-sermaye çelişkisi bağlamında bu başlık altında toplamak ricası ile  yazıyı şimdilik ,yazarın aşağıdaki çok anlamlı paragrafı ile bitirelim:

"İşte, sermayenin kumandası altında bütün emekçi sınıfların yarattığı “küresel” dünya! Tabii burada “dünyanın küçülmesi”ndeki niceliksel iyileşmelerin nitel yansımaları olduğuna da işaret edilmelidir. Bu, kendisini daha çok sınıf mücadelesinin enternasyonalizminde bulur. Kapitalizmin “yarattığı”, birbiriyle iç içe geçmiş “dünya ekonomisi” aynı zamanda işçi sınıfının enternasyonalizminin de maddi ve politik temelini verir. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” sloganı, bu anlamda, maddi gerçekliğin politika düzeyindeki yansımasını özetleyen çok özlü bir slogandır!"
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimdışı hayriözşen

  • İleti: 214
Küreselleşme mi emperyalizm mi? - Gencer Çakır
« Yanıtla #3 : 31 Ağustos 2012, 00:38:14 »
Baştan söylemekte fayda var güzel bir yazı. Ancak yazı içersin de tartışılacak yönlerinin olduğunu düşünüyorum. Örneğin aşağıya aldığım ve fırsatım olursa diğer iki üç yer.

Yazar şöyle diyor,


Alıntı
Peki, emperyalist aşamada kapitalizm, ilk dönemlerindeki gibi feodal toplumun uyuyan kuvvetlerini ayağa kaldırıcı, katı olan her şeyi buharlaştırıcı, kısaca “devrimci” ve “ilerletici” bir eğilimi içinde hâlâ taşıyor mu, yoksa gelişimin önünde bir ayak bağı mı?

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda ilk göze görünen hâliyle; örneğin cep telefonları, iPad’ler, iPhone’lar… bunlara bakarak kapitalizmin teknolojiyi geliştirdiği, kalkınmayı sağladığı vs. söylenebilir mi? Ben bu görüşe şüphe ile yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Dünya ölçeğinde sağlık alanında devasa yatırım ve araştırma geliştirme çalışmaları yapılırken bu “gelişimin” ortalama yaşam standardını ilerletmek şöyle dursun gerilettiği; sağlık harcamalarının peyderpey artırıldığı; inşa edilen milyonlarca konut varken bir o kadar insanın evlerine el konulması; işsizliğin alıp başını gitmesi; su, eğitim vs. dâhil en temel insan ihtiyaçlarının metalaştırılması, özelleştirilmesi vs. vs.
Tüm bunlara bakılınca kapitalizmin “insani gelişim” ve “kalkınmanın” kaldıracı olduğu söylenebilir mi?
Evet bir karşılaştırma yapılınca bugün emperyalist aşamadaki kapitalizmin eskiye göre asalak bir hâle geldiği, ekonominin rantiye yönünün her geçen gün daha bir öne çıktığı, sermaye birikimi dinamiğinde göreli bir yavaşlamanın –ki bunun sebebi artık değerin üretim içi değil üretim dışı yatırımlara kaymasıdır- olması, genişleyerek değil de el koyarak yani modern “ilk” birikim modelleri ile bir “büyümenin” en azından son on yıllarda kurumsallaşması elbette kapitalist emperyalizmin ayırt edici özellikleri.

Emperyalizmin tümüyle gerici olduğundan bahsediyor. Bu yönüyle daha önce başka yerde tartışılan konular içinde benim bu düşünceyi hemen kabul etmem gerekecek ama yazarında kuşku ile bahsettiği bu yargıya katılmayacağım.

Kısada ben emperyalizmin siyasal gericiliğe tekabül ettiğini ve bu anlamıyla dünyada sisteminin yok olup gideceğeni,artık dünyayı yönetecek bir yönteme sahip olmadığını düşünüyor. Bunu da kendisinin yaratmak zorunda olduğu koşulların neticesinde olacağına inanıyorum. Böyle bir deyiş hemen beni kendiliğincelikle suçlanmama neden olabilir. Ama kast ettiğim bu değildir. Çünkü aynı zamanda bu emperyalist gidişat kendi içinde iradi gücü doğurmak zorunluluğuna da içermekte.

Yazar yazısının bu son sayfasında haklı olarak Emperyalizm, sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi, askeri ve sosyal boyutları olan “çok boyutlu” bir kavram
diyor. Ama bu paragraftaki düşünce emperyalizmi bu yönleriye bakmaktan kendini alı koyuyor. Emperyalizmin gericiliğini Şöyle bir etrafımıza baktığımızda ilk göze görünen hâliyle; örneğin cep telefonları, iPad’ler, iPhone’lar… bunlara bakarak kapitalizmin teknolojiyi geliştirdiği, kalkınmayı sağladığı vs. söylenebilir mi? Ben bu görüşe şüphe ile yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. demekte.

Şimdi insani boyuta bir fayda sağlamayan gelişmişliği emperyalizmden beklemek ve bunun olmaması neticesinde gerici demek farklı bir şey. Çünkü bu gelişmişliği yok etmez. Evet gelişmişlik vardır ve yazarında leninden yaptığı alıntıda olduğu gibi gelecek toplumun(sosyalizmin) maddi temellerini oluşturmasıyla tek ama tek bu nedenden ilericidir. (burada güleceğim geliyor. Emperyalizmi ilerici yapan ben oldum.) Kast ettiğim ekonomik ilericiliktir. Bunu da emperyalist sistem kar güdüsüyle yapar yapmak zorundadır. Evet insanı değildir,rezildir ve kar elde etme amacı gütmektedir ama serbest rekabette de  kapitalizm böyle idi.

O zaman serbest rekabet kapitalizmle emperyalist aşama arsında fark nedir.? Neticede iki uygulamada kar amacıyla teknoloji geliştiren ,miyadını dolduran veya doldurmasa da  feodel(yaşanan sistemi ) ekonomiyi dağıdan ,parçalayan dır. Bu yönüyle ikisi de ilerici konumdadır.

(Eğer krizler akla gelirse serbest rekabet kapitalizmde de krizler vardı. farklı bişey bu ki, yazarın bu konuda tartışılacak tarafı var.Yani  açıklanacak

Buradaki fark siyasallık  yatmakta. Marksist düşünceye göre her nesnel yaşam kendi değer ve bilincini ki,üst yapısını yaratır. Bu feodel köleci veya farklı toplumsal sistemlerde hep böyle. Kapitalizmde kendi değer,bilincini kısaca üst yapısını yaratmıştır.  Serbest rekabet dediğimiz dönemde de kapitalizm bu üst yapının yaratılmasına razı olan ve teşvik eden bir konum da idi .Çünkü ekonomik olarak yani maddi unsurları yaratırken kendi sisteminin gerisinde kalan siyasal kurumları yıkarken aynı zamanda kendi siyasal kurumunu yaratmaya çalışıyordu. Hatta bunun için toplumsal devrimlere kalkışıyor yada kendisinden geride kalmış (feodel)sistem kurumlarıyla uzalaşamaya giriyordu.

Kapitalizm öncesi emperyal hegomanya ile ulusallığın yok sayıldığı ve kabul görmediği sistemde  ulusal devletini kuruyor yada kurabilecek olanlara sistemsel imkanlar sağlıyordu. Ya da ulusal çıkışını yapamayanları(maddi nedenlerden ötürü) çıkışını yapamayanları kapitalist sistemin getirisi olan ulusal devlet içinde    eritip yok ediyordu. Ancak burada bence dikkat edilemesi gerek. Bu çıkışı yapabilecek gücü(burada iradenin ne kadar etkili olabileceği ülkemiz örneği mevcut) olanlara sistem bu ulusal hakkı tanımasıdır.  

Kısaca bu ekonomik gelişmişliğin yanında siyasal gelişmişliği kabul eden ve bunu  yaymaya çalışan bir serbest rekabetçi kapitalizmin egemeliğinin varlığından söz edilir ve kabul görür. (Bu durumda marx,engels yada 1800'lerin devrimcileri boşunamı devrim yapmaya çalışıyorlardı. İlginç durum.Marksizmi anlayaman bunları hiç anlayamaz.anti-marxsist hemen buraya yapışır. )Anlaşılan şudur. Ekonomik gelişmişlik siyasal üst yapı gelişmişliğini getirir. Marx'a göre ne zaman ekonomik gelişmişliğe karşın (siyasal )üst yapı baskı alınır ve geliştirilemezse ,devrim çanları çalıyor demektir.  

Emperyalizm işte böyle siyasal gericiliğin baskın olduğu ve baskı altına alındığı dönemin adıdır. Evet ekonomik gelişmişlik zorunlu olarak olmakta ama buna paralel siyasal kurumlar bu yaşanan toplumsal yapıya uyumlu geliştirilmesidir. Bu nedenledir ki,Lenin ''emperyalizmle birlikte proleter devrimler çağı başlamış,tüm dünyada (eskisi (serbest rekabet kapitalizm koşularında ki gibi tek tek ülkelerde değil) proleter devrimlerin maddi koşulları oluşmuştur'' saptamasını yapar. Kısaca her ülkede devrim koşulları mevcuttur.

Emperyalizm,(zorunlu)ekonomik gelişmişliği öncülüğünü yaparken, siyasal üst yapıda,maddi yaşamın dayattığı siyasal kurumların oluşumunu kabul etmez. Yeni   ulusal bağımsız devlet oluşumunu kabul etmez. Çünkü onları emperyalist sistem  hegomanya altına alma zorunluluğu varken ve bunun mücedelesini diğer rekabet içinde bulunduğu emperyalistlere karşı yürütürken zorunlu olarak ihtiyaç duymaz. Ancak emperyalist rekabet sonucu kendi hegomanyası altında ulusal devlet tanımlamasıyla ama esasta ulusal hakları ve özgürlüğü tanımadan sadece biçimsel olarak kabul eder.

Yaşadığımı dönem açısından emperyalizm geldiği yer artık eskiden bu hakkı maddi koşuların zorlamaması sonuçu bir şekilde dönemin getirisiyle ağırlıklı iradi olarak elde etmiş ülkeleri (örneğin suriye,ırak,libya ve Türkiye)kendi yaşadığı sıkışmışlığı ile kabul etmemektedir. Siyasal kurumların zayıflamasını (ekonominin piyasaya(sermayeye) açılması,devlettin üst yapı olarak geri çekilmesini dayatmaktadır. (herhelde burada bu  devlet biçimlerini savunuyorum anlaşılmaz.)

 Emperyalizm ekonomik olarak (devrevi krizler dışında) ilerici siyasal olarak gericidir. Yeni siyasal kurumların oluşmasını istemediği gibi var olanları da yıkmaya çalışmaktadır. serbest rekabet kapitalizmi geçmiş toplumları düşünce ve değerlrini yıkarken,emperyalizm bu toplumların değer ve bilinç sistemine sahip çıkar. Eski sistemin kurumlarını yüceltir. Yeni zorunlu değer ve olması gereken kurumları yıkar,izin vermez.
« Son Düzenleme: 31 Ağustos 2012, 00:43:49 Gönderen: hayriözşen »

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1815
Küreselleşme mi emperyalizm mi? - Gencer Çakır
« Yanıtla #4 : 31 Ağustos 2012, 12:39:57 »
Biliyoruz ki ; iktisadi,siyasi ve sosyal  anlamda iki üretim sistemi var: Kapitalizm ve sosyalizm . Ve de sosyalizmin ileri bir toplumu ifade ettiğini,kapitalizmin ise insanlar arasında ekonomik ve sosyal  alanda  eşitsilikler yaratan, üretim araçlarına sahip olan bir azınlığın  egemenliğinin geçerli olduğu acımasız,vahşi bir sistem olduğunu geniş anlamda anlatmaya gerek yok.

Basitçe anlatırsak ; rekabetin karlarını azalttığını düşünen sermayedarlar bir araya gelerek tekeller,tröstler ve kartelleri oluşturdular. Rekabete karşı korunmanın en iyi yöntemi buydu. Çünkü ; tekelci olma durumunda  , herşeyin onlarca iyi gittiği dönemlerde çok büyük karlar söz konusudur; olumsuzluklar içeren bir dönemde ise sadece kardan zarar ederler.

Ama  burada da karşılarına bir sorun (!)  çıktı ki bu onları yeni pazarlar aramaya , yani sömürgeler oluşturmaya götürdü. Çünkü, ; tüketimin zayıflığı ve sürekli daha fazla kar hırsı sermaye yoğunlaşmasına  dolayısıyla üretim fazlalığına yol açmış ve  tekelci kapitalizm yeni alanlar bulmak zorunda kalmıştı .Bu geniş anlamda  , hammaddeleri ,pazar ve nüfuz alanlarını ele geçirmek  adına insanı,doğayı karşısına alıp kar adına yerle bir etmek demektir yani savaşmaktır.Bunun neresi ilericidir,bilinmez mi ki tüm savaşlar gerici unsurları bünyesinde barındırır.

Siyaset ve ekonomi birbirinden asla ayrı düşünülemiyecek iki olgu; siyasi mücadeleyi  ekonomik mücadeleden  ayırabilir misiniz?İyi analiz edelim ; üst yapı mı alt yapıyı  belirler,  yoksa tam tersi mi?Biliyoruz  ki ; ALT YAPI ÜST YAPIYI BELİRLEYENDİR DAİMA.

Sonuçta; bu emperyalist kapitalist sistem  sadece egemenlerin ödüllendirildiği ,ezilen ,özgür olmayan halkların cezalandırıldığı  bir BARBARLIKTIR. Kan deryasında yüzen emperyalizm ekonomik anlamda nasıl ilericidir ? Akla ziyan bir tespit ,anlamak mümkün değil !
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.