Gönderen Konu: Kapitalizm – Kriz – Türkiye  (Okunma sayısı 1531 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kapitalizm – Kriz – Türkiye
« : 24 Şubat 2013, 19:58:43 »
KAPİTALİZMİN DÖNÜŞÜMÜ

Kapitalizmin Yeni Evresi

1) Özellikle son yarım asırdır geçirdiği değişim, dönüşüm ve başkalaşımların birikimli etkisinin ve krizini aşmak amacıyla yöneldiği yeniden yapılanma sürecinin bir ürünü ve neticesi olarak, bugün kapitalizmin yeni bir evresindeyiz.

2) Post-modernizm, artık içinde soluk alıp verdiğimiz kültürel, dilsel, simgesel ve sanatsal bir vasattır. Post-modernizm, bir bütün olarak modernizmin, onun egemenlik ve iktidar yapılarının, özne, akıl ve kimlik anlayışlarının, soyut evrenselliğinin ve vazettiği ikiliklerin (sivil toplum-siyasal toplum, insan-yurttaş, özel-kamusal, akıl-beden, akıl-akıldışı, bilinç-arzu, vb) krizinin bir semptomudur. Asla çözümü değil.

3) Sermaye kendisini yeniden yapılandırırken, ulusal ekonomilerin dünya ekonomisi ve piyasası karşısında sahip oldukları özerklikleri çeşitli bölgesel bütünleşme stratejileri (AB, NAFTA, vb.) kapsamında, daha geniş çerçevede ise neo-liberal taarruz ve küreselleşme tabir edilen süreç eşliğinde önemli ölçüde tırpanladı. Fordist birikim rejimi döneminde ve bunun “ithal ikameci” türünde oluşmuş iç örgü ve kenetlenme biçimlerini çözerek, onları giderek artan bir “dışa açıklık” ve “dışa dönüklük”le dünya ekonomisi ile yeniden bütünleştirdi. Kendi serbest dolaşımının, akışının, birikiminin ve değerlenmesinin önündeki engel ve kısıtların büyük bölümünü ortadan kaldırdı. Kendi devir hızını arttırdı. Ulus devletleri yeni sermaye birikim rejiminin gereklerini yerine getirecek, yeni işlevler edinecek ama aynı zamanda bazı yetkilerini yerele (daha özgül anlamda, sermaye çevriminin ve işbölümünün “küresel kent” devletçiklerine ve düğüm noktalarına) bazılarını ise uluslararası kapitalist kuruluşlara ve küresel serbest piyasa mantığına devredecek şekilde dönüştürdü. Bu ve benzeri gelişmelerin toplam sonucu, ortalama kar oranlarının dünya çapında oluşmaya başlaması, bu bağlamda kapitalizmin uluslar-ötesi ve dünyasal hale gelmesidir.

4) Sermayenin yeniden yapılanmasının en önemli kaldıracı ve belirleyici ekseni, hiç kuşkusuz, emek ve üretim süreçlerin yeniden örgütlenmesi ve buna koşut bir biçimde yeni bir birikim rejiminin yürürlüğe sokulmasıdır. Kar oranlarını yeniden yükseltecek karşı etkenleri toptan harekete geçirmeyi hedefleyen, odağında “esneklik” kavramının bulunduğu bu yeniden yapılanma hamlesi boyunca, sermaye fordist emek ve birikim rejiminin “katılık” ve tıkanıklarını gidermeyi, emeğin kendi karşısına diktiği engelleri aşmayı büyük ölçüde başardı. Hem emekten ve emeği mekânda toplulaştırmaktan kaçışın, hem emeği boyunduruk altına almanın ve hem de emeğin bütün zihinsel, bedensel ve duygusal kapasite ve yetilerini içermenin ve birikimin hizmetine koşmanın yeni usullerini geliştirdi; giderek genişleyen bir istihdam biçimleri yelpazesi yarattı. Emeği mekânsal olarak parçalamakla yetinmedi, aynı mekân içinde de çok çeşitli statülerle böldü. Bütün bunlara rağmen, post-fordizm ve esnek birikim, fordizme benzer biçimde, hiç yoksa belirli bir vade için, sermayenin derdine deva olmadı ve birikimi istikrara kavuşturmadı. Kapitalizmin krizi yeni biçimlere bürünerek devam ediyor.

5) Bugün, sermayenin fabrika ötesine uzanarak “yaşam dünyası”nın tamamını gasp etmeye ve şekillendirmeye yöneldiği, bedenleri, zihinleri ve arzuları kendisinin ihtiyaç duyduğu belirli öznellik kalıplarına dökmek istediği biyo-politik evredeyiz. Günümüzde, bizatihi artık-değer sömürüsü kapsamındaki mücadeleler haricinde, sermayenin vantuzlarını her yöne ve daha derinlere uzatmasına, üretimin doğal ve toplumsal koşul ve öncüllerini ele geçirmesine, yeni türden mülksüzleştirmeler ve “çitlemeler” yaratmasına, üretimin geldiği yüksek toplumsallaşma düzeyini tanımak yerine bunu yozlaşma ve tersinmelere maruz bırakmasına, tabiatına aykırı bir biçimde bilgiyi “özel mülk” haline getirmesine, kenti ve mekânı atıl sermayeyi emmenin, rantın ve spekülasyonun ortamına dönüştürmesine set çeken ve çomak sokan; toplumsal gövdenin bütünü üzerinden geçerek gerçekleşen sermaye değerlenmesinin karşısına herhangi bir noktada engel diken bütün direnişler ve mücadeleler anti-kapitalisttir.

6) Günümüz kapitalizmi giderek artan ölçüde bilgi yoğun ve bilgi tabanlı hale gelmekte, Marks’ın tabiriyle “genel toplumsal bilginin” doğrudan üretken bir güç haline gelmesinden istifade etmekte, bu bilginin harekete geçirici ve değer yaratıcı potansiyeline yaslanmaktadır. Bu durum, ölü emek ile canlı emek arasında sanayi devriminden beri süre gelen ilişkide bir başkalaşımı imlemektedir. Bu yönüyle yeni evre, kapitalizmin kimi yapısal çelişkilerini şiddetlendirir ve onun sınırları olduğunu sezinletirken, aynı zamanda yeni mücadele alanları da açıyor.

7) “Finansallaşma” yalnızca kapitalizmin azalan kar oranları sorununa özellikle kriz dönemlerinde bulunan geçici, daha sonrasında geri çekilen bir çözüm değil, görece kalıcı bir olgudur ve kapitalizmin kazandığı yeni özelliklerle ilişkilidir. a) Finansallaşma yalnızca değersizleşmeyi ertelemenin bir mekanizması değil, aynı zamanda sermayenin eriştiği yüksek toplumsallaşma derecesinin bir tezahürü, bunun kapitalist mantık içinde ve kendi kendini aşma yoluyla bir tanınmasıdır. Sermayenin örgütlenme biçimlerinin ve akışlarının buna ayak uydurmasının en önemli kaldıraçlarından biridir. b) Finansallaşma, sermayenin emekçiler, dar gelirliler, küçük üreticiler ve kendi hesabına çalışanlar üzerinde kurduğu dışsal (dolaysız üretim sürecinden kaynaklanmayan) bir denetim ve sömürü mekanizmasıdır. c) Günümüzde devasa boyutlara erişen ve araçları oldukça çeşitlenen finansallaşma, aynı zamanda, kısmen kar oranlarında düşüşten bağımsız ve giderek güçlenen bir eğilim olarak, sermayenin daha rantçı bir konuma çekilmesinin, rant ile kar, üretken sermaye ile faiz getiren sermaye arasındaki sınırları muğlaklaştırmasının bir yansımasıdır. d) Günümüzdeki finansallaşma, Marks’ın kendi zamanında teşhis ettiği sermaye mülkiyeti ile sermayenin işletilmesi ve işlevselliği arasındaki ayrışmanın giderek büyüyen bir yarılmaya dönüşmesinin ve sermayenin emek süreçleriyle ilişkisinin ciddi bir başkalaşım geçirmesinin bir ifadesidir.

  8  Emperyalizmin içsel bir olgu haline geldiği gerçeğinin göz ardı edilmesi, ulusalcı savrulmalara kapı aralar. Emperyalizm kuramı, Marks’ın sermaye birikimi kuramından bağımsız olarak değerlendirilemez; aksi halde sadece dünya devletler sisteminin hiyerarşik örgütlenmesiyle (ve buradan türeyen sorunlar, çelişkiler, çatışmalar, egemenlik ve bağımlılık, “merkez ve çevre” ilişkileriyle) ilgilenen, bu sistemi yıkacak bir perspektiften uzak bir “siyasal emperyalizme” indirgenmiş olur. Özellikle “büyük buhran” kesitlerinde dünya devletler sisteminin verili düzeni ve hiyerarşisi sarsıntılar geçirir; yeni bir mimariye kavuşur; sermaye bazılarını çözer, dağıtır veya daha çok geçirgen hale getirirken yeni ölçekler ve mekânlar yaratır; ulus veya ülke devletlerin dünya piyasasıyla ilişkileri ve bu piyasaya eklemlenme biçimleri de bir gelgit veya tekerrür anlamına gelmeyecek şekilde başkalaşır, vb. Bugün böyle bir dönemden geçmekteyiz. Kapitalizm için ideal bir gerçekleşme, tabiri caizse tamamına erme hali, pürüzsüz, dolgun ve eş-biçimli bir uzam/zaman kaplamı yoktur ve olamaz (bütün o “ultra-emperyalizm” ve “dünya tröstü” tartışmaları bununla ilgilidir). Kapitalizmin gerçekleşmeleri, daima ve çelişkilerinin üstel bir yeğinleşmesi pahasına, eksik, aksak ve komünizme geçişin dinamiklerini daha kuvvetli bir biçimde tahrik eden gerçekleşmelerdir.

9) Sermayenin krizi müzminleşerek ve yeni biçimlere bürünerek sürüyor. Zira bu ağır, istisnai ve tarihsel bir buhrandır. Daha evvelki benzerlerinden farklı olarak, birçok veçhesiyle sermayenin ve burjuva çağın sınırlarına işaret eden, bir çağ dönümünün alametlerini barındıran bir buhran. Mevcut kriz, basitçe, kapitalizmin dengeleri yeniden kurarak, aşırı birikimi mümkün bütün yöntemlerle tasfiye ederek, sermayeyi değer cinsinden zorla küçültülebileceği noktaya kadar küçülterek ve emperyalistler arası savaşı bu devalüasyonun en yıkıcı arenası haline getirerek aşabileceği, böylece uzun dönemli yeni bir büyüme, birikim, genişleyen yeniden üretim ve nispeten yüksek kar oranları kertesine sıçratabileceği türden bir kriz değildir.

10) İlk bakışta farklı çıkış kaynakları varmış gibi gözüken, değişik kriz akslarının (birikim krizi, hegemonya krizi ve ekolojik kriz) dinamiklerinin çakışması ve birbiri içinde işlemesi mevcut krizi ağır ve farklı kılan nedenlerden biridir. Ama daha önemlisi, en önemli veçhelerinden birini oluştursa da, kapitalizmin bugün tek başına aşırı üretime ve birikime indirgenemeyecek genel ve tarihsel bir bunalımdan mustarip olmasıdır. Varlığını kapitalist toplumun tüm düzeylerinde, tüm ilişkilerinde ve tüm kurumlarında hissettiren bir bunalım. Ulus-devletten çekirdek aileye, modernliğin yaslandığı tüm ikiliklerden toplumsal cinsiyet rollerine, özgül bir insan-doğa ilişkisinden zamanın toplumsal yapılandırılmasına, modern iktidar yapıları ve temsil ilişkilerinden gündelik yaşam pratiklerine ve kapitalist kentten boş zaman etkinliklerine kadar hiçbir düzey bu bunalımdan bağışık değildir.

11) Öte yandan, içinden geçtiğimiz bunalımın derinliğine, özgüllüğüne, döngüsel olmayan boyutlarına ve kapitalizmin bir ufuk kapanması dönemine girmeye başladığına göndermede bulunmak dışında, sözü edilen sınırlar mutlak olmadıkları gibi, sermayenin manevra imkânlarını hemen hemen tükettiğini çıkarsamasına da yol açmamalıdırlar.

12) Bugün dünya genelinde ve Türkiye’de işçi sınıfının yeni bir bileşiminden söz etmek için elde yeteri kadar sebep ve veri var. Bununla kastedilen aynı hatlar ve işbölümü üzerinden sınıfın nicelik olarak büyümesi, farklı coğrafyalarda yeni müfrezelerinin oluşması, dünyanın son elli yılda tanık olduğu yeni ve dev bir proleterleşme dalgasının bunu beslemesi değil. Yeni bileşim, sınıfın dokusunun, tabiri caizse kolektif bedeninin, iç örgü ve katmanlaşmasının, çoğalma hatlarının, toplumsal ve teknik işbölümü içindeki dağılımının, üretim süreci içindeki konumlanışlarının, sermaye ile ilişki biçimlerinin, artı-değer yaratma ve sermayeyi çoğaltma mahreçlerinin, vasıflarının ve özerklik imkânlarının radikal bir dönüşüm geçirmesi anlamına gelir.

13) Bu dönüşümün arka planında, sermayenin yeni bir birikim rejimini yürürlüğe sokması, emek ve üretim süreçlerini buna koşut bir biçimde yeniden yapılandırması, mücadeleleriyle fordist denetim rejimini krize sokmuş işçi sınıfına karşı yeni bir tahakküm ve denetim stratejisi geliştirmesi, yeni bir teknolojik devrimin toplumsal üretimin bütün kollarına sirayet etmesi, öncü sektörlerde kaymalar yaşanması, yeni işkollarının oluşması, vb. duruyor.

14) İşçi sınıfının yeni bileşiminin en belirgin özellikleri şunlardır: a) Emeğin küresel hareketliliğinin karşısına dikilen bütün engel ve kısıtlara rağmen, bugün dünya çapında işçi sınıfı ırk, renk, dil, kültür, milliyet ve dini aidiyet bakımından daha kozmopolit bir karakter kazanmıştır. Bu, enternasyonalizmi aynı zamanda tek tek ülkelerin içinde bir mücadele zemini haline getirmiş, metropol kentlerin çehresini değiştirmiş, özellikle yoğun göç alan ülkelerde ırkçılığı ve ayrımcılığa karşı mücadeleyi sınıfın yeniden kuruluşunun vazgeçilmez bir boyutuna dönüştürmüştür. b) Ev içi emek sorunundan bağımsız olarak, toplam işgücü içinde kadınların oranı dünya çapında yükselmiş, bu oransal yükselişi de aşan ve erkekleri de etkisi altına alan bir biçimde emek süreçlerinin “kadınlaşması” denilen bir görüngüye yol açmıştır. c) Zorunlu eğitim sürelerinin bir eğilim olarak giderek yükselmesi ve üniversite öğreniminin bir ayrıcalık olmaktan çıkarak kitleselleşmesi nedeniyle toplumsal emeğin kolektif entelektüellik düzeyi, sermayeden özerkleşme ve sermayeyi işlevsizleştirme kapasitesi yükselmiştir. d) Sermayenin bu düzey ve kapasite ile baş etmek ve onları boyunduruk altına almak için, üretici güçlerin eriştiği toplumsallaşma düzeyine aykırı hatlar üzerinden uygulamaya koyduğu yeni tahakküm stratejisi hem sınıfın heterojenliğini ciddi biçimde arttırmış hem de güvencesizliği onun çoğunluğunun varoluş haline dönüştürmüştür. e) Aralıklı çalışmaya dayalı yeni istihdam biçimleri ve giderek yükselen işgücü sirkülâsyonu (çoğunlukla bir işsizlik uğrağından geçerek işyeri ve işkolu değiştirme sıklığı) geleneksel aktif sanayi ordusu/yedek sanayi ordusu ayrımını bulanıklaştırmıştır. e)  Üretkenlik artışlarına gelişmelere ve teknolojik dönüşümlere bağlı olarak emeğin sektörsel dağılımı anlamlı bir değişim geçirmiş; imalat ve çıkarım sanayilerindeki istihdam göreli biçimde azalarınken, “hizmetler” tabir edilen dolaşım alanındaki istihdam hem oransal olarak hem de mutlak rakamlarla artmıştır. f) İşkollarından bazıları sınıf mücadelesi bakımından eskiden sahip oldukları stratejik önemi giderek yitirirken bazıları artan bir önem kazanmaya başlamıştır.

 

TÜRKİYE KAPİTALİZMİ

Türkiye’de kapitalizm, devletin kucağında beslenip büyütülmüştür. Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde kurulan Cumhuriyet, İttihat ve Terakki’nin “milli burjuva” yaratma politikasını daha da kararlı biçimde uygulamış, tarihsel nedenlerle azınlık halkların elinde bulunan sermaye, önce Ermenilerin, sonra Rumların ve Yahudilerin soykırım, katliam, “mübadele”, Varlık Vergisi, sistematik baskılar vb yoluyla fiilen yok edilmesi ve göçe zorlanmasıyla “Türk müteşebbisler”e aktarılmış, ilk birikim böyle sağlanmıştır.
Türkiye sermayesi en başından beri Batılı emperyalist ülkelerin sermayesiyle -dönem dönem değişen oranlarla- yakın ilişki içinde olmuş, önce onların acentesi ve bayii sonra giderek küçük ortağı şeklindeki bağımlılık ilişkileri içinde işbirlikçi bir karaktere sahip olmuştur.Bu nedenle ve kapitalistleşmedeki tarihsel gecikmişlik içinde, bu topraklarda hiçbir zaman bir “milli burjuvazi” doğmamış, serbest rekabetçilik dönemi yaşanmamış, yerel sermaye emperyalizmle ilişki içinde doğup büyümüştür.
Devletin bütün teşviklerine rağmen yerel sermaye uzun süre ticaret ve tarım sermayesi düzeyini aşamamış, sanayi üretimi uzun süre devletin tekelinde kalmıştır. Ancak 1960’lı yıllarda küçük ve orta çaplı sanayi işletmeleri (ağırlıklı olarak montaj sanayisi) ortaya çıkabilmiş, 60’ların sonlarına doğru da tekeller zuhur etmiştir. Yine yoğun devlet desteği ve emperyalist sermayenin işbirlikçiliğiyle tekeller 1970’li yıllarda ekonomiye hakim hale gelmiştir.
‘70’li yıllar dünya kapitalizminin büyük bir krize girdiği ve krizini neo-liberal uygulamalarla aşmak için adım attığı yıllardır. Türkiye’de buna paralel olarak, 24 Ocak (1980) kararlarıyla ekonomik ve politik köklü bir dönüşüm süreci başlatılmıştır.
12 Eylül toplumun üzerinden bir silindir gibi geçti. Türkiye tarihinde görülmemiş bir şiddetle, yerel ve küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bir bütün olarak toplumu yeniden dizayn etti.
12 Eylül Cuntası, ilk olarak önündeki bütün engelleri kaldırarak finans-kapitalin görülmemiş bir hızla büyümesine ve küresel sermayeyle bütünleşmesine zemin hazırladı. İkincisi, geleneksel/egemen TÜSİAD’cı büyük sermayenin yanı sıra, Cumhuriyet’in nimetlerinden yeterince yararlanamayan ve geride kalan tefeci-bezirgan kökenli Anadolu sermayesinin de büyük bir hızla büyümesinin ve tekelci sermayedarlar kulübünün kapısını yoklamasının yolunu açtı.
Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’yi oluşturan siyasal hareket, esasen gücünü yeni yükselen sermaye kesiminden almaktadır. Erdoğan/AKP hareketi Ordu merkezli iktidar odağının son büyük hamlesi olan 28 Şubat’tan gerekli dersleri alarak “Milli Görüş” gömleğini çıkartıp küresel (ABD) ve yerel (TÜSİAD’cı) sermayenin güvenini kazanmayı başardı. Erdoğan/AKP, zaman zaman TÜSİAD kulübüyle siyasal konularda gerilimler yaşasa da, genel olarak finans-kapitalin hizmetkarı olduğunu kanıtlayarakve onun gücünü de arkasına alarak Kemalist rejimi tasfiyeye girişti.

İŞÇİ SINIFI

Türkiye kapitalizminin 1980 sonrasında giderek artan ölçüde dünya kapitalizmiyle bütünleşmesinin bir sonucu olarak, genel düzeyde üretimin örgütlenme biçimleri ve tekniklerindeki, sermaye birikim rejimindeki dönüşümlere paralel biçimde Türkiye işçi sınıfının niceliği ve niteliğinde köklü değişimler yaşanmıştır.
 Dünya ve Türkiye kapitalizminin genel eğilimine uygun olarak, ama sadece kendiliğinden değil egemenlerin iradi müdahalesiyle de, yaklaşık 30 yıl gibi bir sürede kır/kent nüfus dengesi yüzde 30/70’ten, yüzde 70/30 oranına değişim göstermiştir. Bu da, bire bir olmasa da işçi sınıfının sayısal büyüklüğünü hızla arttırmıştır.
1980’li yıllara kadar görece yüksek maaşlar alan, güçlü iş güvenceleri olan, “devlet memuru” statüsüne sahip bulunan kamu çalışanları, bu görece ayrıcalıklarını yitirmiş, kadınlar ev-eksenli çalışmadan sanayi ve hizmet işçiliğe kadar geniş bir yelpazede işgücüne katılmıştır.
İşçi sınıfının niceliği düne göre çok büyük boyutlarda artmıştır. Türkiye işçi sınıfı, bu nicel genişlemeye karşın geçmiştekine göre ücret/maaş (gelir), çalışma koşulları (zaman, iş mekanı vb), yaşam tarzı, eğitim düzeyi, siyasallaşma/örgütlenme vb yönlerden çok daha derin bir parçalılık göstermektedir.
Geleneksel sendikalar ve sendikacılık anlayışı, asıl olarak işçi sınıfının yapısal dönüşümüne ayak uyduramaması nedeniyle zayıflamıştır. İşçi sınıfının yapısındaki değişime uygun olarak yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerinin geliştirilmesi zorunluluğu açıkça ortadadır.
Türkiye işçi sınıfı, kapitalist sistem tarafından kendisine yöneltilen saldırılara denk bir mücadele iradesi ve pratiği gösteremiyor. Bunun birinci (ama en önemlisi değil) nedeni işçi sınıfı hareketi ile sendikal hareketin krizidir. Fakat bu krizi de belirleyen başka faktörler vardır. Bunlardan önemli biri, özellikle reel sosyalizmin yıkılışının ardından kapitalizmin neo-liberal ideolojik hegemonyasının kurulmuş olması ve bunun gerek tek tek işçiler, gerekse işçi hareketi üzerindeki yoğun etkisidir. Ama daha önemlisi, sol ve komünist güçlerin bu hegemonyanın kurulmasını önleyecek şekilde karşı hegemonya kurmasını sağlayacak bir teorik yenilenme ve bu doğrultuda sınıf mücadelesine müdahale yeteneğini henüz gösterememiş olmasıdır.
İşçi hareketinin kriziyle komünist hareketin krizi, aynı sürecin farklı veçhelerini oluşturmaktadır. Her iki alandaki kriz, bu alanların diyalektik ilişkisi içinde çözümlenecektir. Sosyalist Yeniden Kuruluş, bu göreve taliptir.
« Son Düzenleme: 24 Şubat 2013, 20:00:19 Gönderen: SOSYALİST YENİDEN KURULUŞ »