Gönderen Konu: Mayıs direnişinden Haziran ayaklanmasına  (Okunma sayısı 2911 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Komün

  • İleti: 34
Mayıs direnişinden Haziran ayaklanmasına
« : 09 Haziran 2013, 09:43:13 »
Mayıs direnişinden Haziran ayaklanmasına

Barış yönünde atılacak her adımın Türkiye’de örtük kalmış sınıfsal çelişkileri açığa çıkartacağını ve açık sınıf savaşımını geliştireceğini öngören gazetemiz açısından, 1 Mayıs’tan bu yana yaşanan kıyasıya sınıf kavgası şaşırtıcı değildir.

1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda başlayan direniş Türkiye sınıf mücadeleleri tarihinde yeni bir dönemin kapısını açmıştır. 6 Mayıs’ta gençlik bu direnişe yeni bir halka eklemiştir. 15 Mayıs’ta hava işçileri polis işgali altında grev başlatarak mücadeleyi yeni bir düzeye taşıdılar. Gezi Parkı’nın yıkımına karşı direniş, bu mücadelenin devamı olarak gelişti. Yaşam ve kent savunusu için Gezi’de direnenler büyük bir toplumsal başkaldırının fitilini tutuşturdu.

Bu kez alkol yasağına öfkelenen gençler, kürtaj yasağına başkaldıran kadınlar, 3. Köprüye öfkelenen çevreciler, bu köprüye Osmanlı’nın en katliamcı padişahlarından Yavuz’un adının verilmesiyle sarsılan Aleviler ve AKP’nin ve Erdoğan’ın “Başkanlık sistemi” adı altında kurumsallaştırmaya çalıştığı sivil faşist diktatörlüğe itiraz eden bütün kesimler başkaldırdı.

Faşist hükümetin yasakları, gazı, zorbalığı halkın yükselen seli karşısında aciz kaldı, boğulup gitti.

Korku duvarı yıkıldı. Yıllardır sinen, zorbalık karşısında susarak yaşayan, kendisine sahte kahramanlar yaratan ve her seferinde hayal kırıklığına uğrayan Türk halkı ayaklanmanın başrolündeydi.

Ancak bu bütün Türkiye halklarını kapsayan çoğul bir başkaldırıydı. Kent yoksulları, eğitimli orta sınıflar, öğrenci gençlik, kadınlar, işçiler ve kamu emekçileri hareketin ilk göze çarpan bileşenleriydi.

Hükümetin zorbalığı öyle bir patlama yarattı ki, bizzat AKP’ye oy veren kitleler sarsıldı ve belli kesimleri harekete katıldı. Dahası, Erdoğan’ın mutlak gücü elde etme yönelişini kendi çıkarları açısından doğru bulmayan Fethullah Gülen cemaati, CHP, MHP, AB, ABD gibi burjuva ve emperyalist güçler dahi halk ayaklanması karşısında hükümeti eleştirdi!

2010 referandumundan bu yana devlet iktidarını ellerine geçiren AKP’nin giderek artan faşist zorbalığı ve bütün halka boyun eğdirme çabası, kendi egemenliğini anayasal güvenceye alma amacını taşıyordu. Yarı askeri aygıtları geriletilmiş faşist rejimin iplerini eline almıştı. Devlete ve zor aygıtlarına çok güveniyordu. Devlet yapısında herhangi bir demokratik dönüşüm aklının ucundan bile geçmediği halde demokratik kesimleri aldatmak için “sivilleşme” parolasını kullanmıştı. Ama AKP’nin sivilleşme parolası, rejimin sivil hükümet tarafından yönetilmesinden ibaretti. Sandıktan çıkanın mutlak iktidarına dayalı yeni bir sivil faşist rejim tasarlıyordu.

Başkanlık sistemi etrafında bir AKP diktatörlüğü inşa etme projesi, bir yandan politik özgürlüğü alabildiğine kısıtlamayı; diğer yandan ise sosyal hayatı muhafazakarlaştırmayı öngörüyordu. Birincisi 1 Mayıs ve Taksim yasağında, ikincisi ise kürtaj ve alkol yasaklarında cisimleşti. Halk kitleleri giderek boğuldu ve nefes alamaz hale geldi. Başbakan’ın her meseleyi iki dudağının arasına hapseden diktatörce yönetimine karşı milyonlarca insanda öfke birikti.

Bu öfke, kendisine, devrimcilerin yarattığı gündemlerle kanal buldu. Burjuva milliyetçi muhalefet partisi CHP’nin ciddiye alınır hiçbir muhalefet gündemi yaratamadığı koşullarda, 1 Mayıs’tan Gezi direnişine uzanan toplumsal-siyasal mücadeleler baskı altındaki yığınların sesi-soluğu oldu. Devrimciler, ezilenlerin çığlığı, boğulan kitlelerin nefesi oldular.

Tam da burada bir parantez açarak, 1 Mayıs Taksim direnişine “gereksiz inat”, “meydan fetişizmi”, “ucuz politika” diyenleri anımsatmak yerinde olur. Tarih bilincinin, sınıf mücadelesinde maddi bir güç olduğunu söyleyerek Taksim yasağına direnenler halk isyanının yolunu açmıştır. Sınıf mücadelesinin pratiği doğru ve yanlışı hızla ortaya sermiştir.

1-31 Mayıs direnişiyle hazırlanan büyük isyan, 31 Mayıs gecesi patladı ve Haziran Ayaklanmasını tetikledi.

Yüzbinler Taksim’e akarken, mahallelerde, ilçelerde kitleler sokaklara döküldü. Politik özgürlük ve sosyal hayata müdahaleye son verilmesi, kitlelerin ortak talebiydi. Bu bir onur ayaklanmasıydı. Zorbalığa ve hoyratlığa bir reddiye idi.

1 Haziran’da bütün ülkede başkaldıran milyonların gücünü arkalayan devrimci kitleler Taksim Meydanı’ndan polisi süpürüp attı. 1 Haziran gecesi Taksim’i hınca hınç dolduran 2 milyon insan, zulme ağır bir tokat indirdi. Taksim’e çıkan bütün caddeler barikatlarla kapatılarak şehir merkezi polisten özgürleştirildi. Polisin kovulduğu meydanda kısıtsız bir politik özgürlük hüküm sürdü.

Gezi Parkı paylaşımcı sosyal ilişkilerin, müziğin, alternatif bir yaşamın merkezi haline geldi. Taksim Meydanı ise halkın devrimci taleplerinin ve direnişinin üssü oldu.

Taksim Zaferi ülke çapında ayaklanmayı yeni bir düzeye taşıdı. Ankara’da görkemli bir devrimci direniş yaşandı. Hatay hükümetin savaş politikalarına başkaldırdı. İzmir sosyal hayata müdahaleye isyan etti. Adana defalarca polis terörüne direndi. Samsun’da halk sokaklara inerek polisle çatıştı.

İstanbul’un ilçelerinde onbinler sokaklara döküldü. Varsıl orta sınıfların yaşadığı mahallelerde eylemler “Cumhuriyet mitingi” görüntüsüne bürünürken, Gazi Mahallesi gibi varoşlarda antifaşist halk başkaldırıları yaşandı.

İstanbul’da Mehmet Ayvalıtaş ve Antakya’da Abdullah Cömert şehit düştü. Ankara’da Ethem Sarısülük adlı bir gencin beyin ölümü gerçekleşti. Antalya’da lise öğrencisi Vedat Oğuz yoldaş gibi pek çoğu kalıcı biçimde sakatlandı, gazi oldu. Bini aşkın insan yaralandı. İki bine yakın insan gözaltına alındı. Polis terörünün bütün dehşeti halk ayaklanmasıyla başa çıkmaya yetmedi.

Hareket 31 Mayıs itibariyle aslında Gezi Parkı boyutunu aşıp genel bir birleşik halk ayaklanması karakterini kazandıysa da bu yeni düzeyi tanımlayacak ve harekete yeni talepler kazandıracak bir önderlik yaratılamadı. Dolayısıyla hem hareketin gerçekte Gezi Parkının çok ötesinde bir düzey kazandığı ama hem de taleplerini bundan ileriye çekemediği bir geçiş durumu yaşanmaktadır.

Tam da bu anda “devlet” halk ayaklanmasını boşa düşürmek için “yumuşatma” “bölme ve ezme” taktiğini devreye soktu. Erdoğan’ın bir yurtdışı gezisine “gönderildiği” koşullarda Gül ve Arınç eliyle bir yandan hareketin başlangıçtaki (Gezi Parkı merkezli) taleplerini kabul etme manevrasını yaparken, diğer yandan “apolitik halk” ile “marjinal grupları” ayırma ve ikincileri ezme yöntemlerini aramaya başladı.

Henüz koşulların hükümeti devirmeye elvermediği, ancak AKP iktidarının pervasızlığını geriletecek mücadeleler için alabildiğine elverişli olduğu günlerden geçiyoruz.

Bu koşullarda taktiğin ana doğrultusu; AKP hükümetine karşı halk mücadelesini derinleştirmek ve bu mücadeleye devrimci demokratik bir karakter kazandırmaktır. Hegemonya mücadelesi, hareket içinde yer alan ulusalcı-ırkçı güçlere karşı yürütülecektir. Zira bu güçler AKP’nin tümüyle gerici bir eleştirisini yapmakta ve faşist rejimi ve Kürt ulusunun inkarını en kanlı ve kıyıcı biçimiyle sürdürme arayışını ifade etmektedirler. AKP’ye itirazlarının temel nedenini, “müzakere süreci” oluşturmaktadır. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı etrafında mefta resmi ideolojiyi diriltmeye çalışmaktadırlar.

Ulusalcı-ırkçı güçler kitlelerin “Hükümet istifa” sloganını kendi iktidarlarını hazırlamak için kullanmaya çalıştılar, ancak hem kitlelerin talebi bu olmadığı, hem de CHP’nin niyetsizliği nedeniyle fazlaca ilerleyemediler.

Halkların Demokratik Kongresi’nin oldukça gecikmeli de olsa, inisiyatif almaya soyunması ve hareketin demokratik karakterini güçlendirme yönelimi ciddi bir müdahaledir. Ancak HDK’nın müdahalesi de henüz hareketin önderlik boşluğunu dolduracak bir düzeyde değildir.

Taksim Dayanışması’nın formüle ettiği asgari talepler, Taksim-Gezi Direnişi’nin kazanımla sona ermesi ve ardından gelişecek devlet terörünün sınırlanması bakımından asgari sınırı oluşturmaktadır.

Ancak Taksim Meydan işgali son bulsa dahi, AKP diktatörlüğüne başkaldırı ve diktatörlüğe son verinceye değin sürecektir. Bu hareketi sürekli yeni biçimlerde üretmek, geliştirmek ve demokrasinin kazanılması mücadelesinin somut zemini haline getirmek önümüzdeki dönemin temel gündemi olacaktır.

Komünist devrimciler, 1 Mayıs’tan 1 Haziran’a kadar halk direnişinin bütün kritik eşiklerinde en önde kararlıca durmanın özgüvenine sahiptir. Ancak şimdi büyük kitlelerle birleşme ve kavramın tam anlamıyla “kitlelerle birlikte politika” yapma zamanıdır.

Haziran Ayaklanması, komünist hareketin bütün zeminlerinde ve alanlarında coşkuyla kucaklanması gereken devasa ölçekte taze güçler açığa çıkartmıştır. Devrimci bir kitle partisi bu yeni dönemin koşullarında büyütülecek ve yeniden yeniden kazanılacaktır.

Komünist devrimciler bu hareketin deneyiminden öğrenmeyi bilecekleri gibi, hareketin gelişim yönünü her aşamada analiz ederek bütün çabalarını bu yönde yoğunlaştıracaklardır.

* Atılım Gazetesi’nin 7 Haziran 2013 tarihli 67. sayısında yayımlanmıştır.