Gönderen Konu: "KOMÜNİSTLER, İŞÇİLERİ / BİZİ NASIL ALDATIYORLARMIŞ !"  (Okunma sayısı 2652 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ekim

  • İleti: 1815
"Türk işçisinin komünizm hakkındaki nefreti bilindiğinden sosyalizm takma adı altında komünist düşünceler takdim edilmiştir."

"Emeğini, şerefle yaşamak için sermaye olarak kullanmaktan büyük bir zevk duymaktadır. "

Aşağıdaki kitaptan yapılan bu ilginç ve bir o kadar da sığ alıntılar ; vatan,millet,sakarya edebiyatı ile  düzenin bekçiliğini yapan ordunun en üst kurumu Genel Kurmay Başkanlığınca hazırlanıp,bastırılmış bir traji-komedi.

Nerdeyse ,  Marks için ,son nefesinde; "''eşşeduen lailaheil allah ve eşşeduene muhammeden resul allah'' dedirtecekken vazgeçmişler  gibi bir görüntü var.

Mazoist miyiz biz ki ; düzeninizin/düzendaşlarınızın  sermaye birikimine katkı yaparken  emeğimizi zevk alarak satalım ! Bu ne utanmazlıktır, işçi ve emek alay konunuz mu sizin düzen bekçileri !

Gelelim kitapçık-broşür içindeki masalların gerçeğine ; aşağıdaki gerçek alıntıdır ,ola ki bir hata yapmayalım anlamında:

"...Sabotaj davası", bir ülkede herhangi bir kişi ya da kişilerin yargı organı kararı ile suçlu bulunmadan, kimi kurumlarca peşinen suçlu ilan edilmesine en tipik örnekti. Gözaltındaki kişilere daha sanık sıfatı bile verilmeden TRT ve basın organları davayla ilişkili herkesi suçlu ve vatan haini saymış, konuya ilişkin kitap bile bastırılmıştı. Ne ki şimdi, tümünün suçsuz oldukları saptanıyordu. Çektikleri işkencenin ve ailelerinin karşı karşıya kaldıkları durumun sorumlusu kimdi? Hiç kuşkusuz, Turgut Sunalp'ti. Davayla ilgili olarak, 10 Ağustos 1972 tarihinde, Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı -o sıralarda 15. Kolordu Komutanı gözüken Korgeneral- Turgut Sunalp'in imzasıyla bir bildiri yayaınlamıştı. Bildiride Sunalp, "Komutanlığımız, Sıkıyönetim idaresi ilanından bu yana diğer anarşik eylemlere olduğu kadar sabotaj faaliyetleri üzerine de büyük titizlikle eğilmiş ve sırasıyla 27 Kasım 1970'de Kültür Sarayı'nı yakan, 5 Mart 1972 gecesi turistik Marmara gemisini batıran ve 28 Haziran 1972 gecesi de Eminönü arabalı vapurunu havuz kapağına sabotaj suretiyle yarı batık hale getiren bu örgütlere bağlı sabotaj ekiplerinin bütün delilleriyle birlikte meydana çıkarmış ve faillerini yakalamıştır" diyordu. Oysa bildirinin yayınladığı gün bile, yanan Kültür Sarayı'nın sahnesini yapan Brauken Bau firmasının yangının hemen ardından uluslararası yangın eksperlerine olay yerinde hazırlat-tığı rapor devletin elindeydi. Bilirkişi Prof.Ehle, yangının "büyük ihmal, dikkatsizlik ve sorumsuzluk" nedeniyle çıktığını belirtmişti. On ton dekor malzemesi sahnenin sofito bölümündeydi. Yangından bir gün önce, beşyüz vatlık bir spotun, sofitoda bir dekor parçası üzerinde ayni şekilde bir yangın başlatmış ama önlenmişti. Öte yandan, havalandırmayı yapan klima cihazının hiç kapatılmadığı, haftada bir kez olsun sahne bakımı yapılmadığı, ana vananın kapalı tutulması nedeniyle yangını söndürmek için kulla-nılan yağmurlama sisteminde hiç su bulunmadığı, yangın uyarı düzeneğinin işlemez durumda olduğu raporda açık açık yazılıydı.

Tüm bu verilere karşın Sunalp, sanki bir yargıç gibi ortaya atılıyor ve olayın "sabotaj" olduğunu bildirip suçluların yakalandığını duyuruyordu. İş bununla da bitmiyordu. Olayın üzerlerine yükleneceği kişilerden bir çoğu, Sunalp'in bildirisi yayınlandıktan çok sonra tutuklanıyorlardı. Örneğin Yaşar Yılmaz bildiriden 14, Osman Kiper 36, Hasan Sabri Kısar 45 ve Yücel Yaman ise 60 gün sonra gözaltına alınıyorlardı. 23 Kasım 1972'de İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı bir brifing düzenliyor ve Sunalp basına, "Yapılan sabotajların Tersane-İş adlı Marksist-Leninist bir sendika tarafından düzenlendiği, 1 milyon 165 bin lira dağıtıldığı, Kültür Sarayı'nın yakılabilmesi için işin çok önceden planlandığı, personelin bir kısmının bu işten haberli olduğu"nu söylüyordu. Ama brifing günü bile, daha ortada açılmış herhangi bir dava yoktu.

1973 yılı Şubat ayında dava henüz mahkeme aşamasına gelmişti. Ama Birinci Ordu ve Sıkı-yönetim Komutanlığı "Komünistler Gençlerimizi ve İşçilerimizi Nasıl Aldatıyorlar?" adlı bir kitap yayınlamıştı bile. Kitap, büyük fabrikalara ve üniversitelere ücretsiz dağıtıldı. Hatta, Almanya'daki işçilerimize bile gönderildi. Kitapta "sabotaj davası"na büyük yer verildi. "İşte komünistlerin bir vahşet örneği daha" denildi ve "Avrupa'nın en büyük ve en güzel kültür sarayı, birkaç vatansızın eliyle yakıldı", "Vatanı içten vurmak amacı güden satılmışlar aldıkları 465 bin karşılığında Marmara gemisini yakıp Haliç sularına gömdüler", "Bazı soysuzlar komünistlerden aldıkları 300 bin lira karşılığında Eminönü araba vapurunu batırdılar" yargısında bulunuldu. Daha dava başlamadan tutuklular "vatansız", "satılmış", "soysuz", "komünist" ilan edildiler. Tercüman ve Son Havadis gaze-teleri "Ekonomik bir çöküntü planlıyorlardı", "Mali serveti yoketmek peşindeydiler" gibi manşetler attılar.

Suçlamalar giderek parasal boyutu içermekteydi. Hatta bu dava, seçimlerden önce İstanbul'da sıkıyönetimin uzatılmasına gerekçe bile gösterildi. Oysa şimdi, tüm tutuklular beraat etmiş ve sabotaj savları çürük çıkmıştı. Turgut Sunalp neyin peşindeydi? Neden bu davayla böyle yakından ilgilenmiş, daha dava açılmadan suçlular ilan etmişti? Olayların "sabotaj" sayılmasında neden bunca çaba göstermişti? Acaba tüm bunun sırrı sigorta şirketlerinin tazminat ödeyecekleri açıklamasında mı gizliydi? Hiç kuşkusuz, olayların "sabotaj" olarak belirlenmesi sigorta şirketlerinin işine yarıyordu...


Vedii Bilget

&

















« Son Düzenleme: 12 Ağustos 2013, 20:32:37 Gönderen: Ekim »
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.