Gönderen Konu: KADİM HALKLAR ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA İSTİYOR  (Okunma sayısı 1176 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1840
KADİM HALKLAR ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA İSTİYOR
« : 24 Ağustos 2013, 09:47:48 »
DİZİ : 1



KADİM HALKLAR ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA İSTİYOR

Yeni anayasa tartışmaları ve çalışmaları devam ederken, binlerce yıldır Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yaşayan Ermeniler, Süryaniler ve Lazlar, inkar, asimilasyon ve ayrımcılığa artık bir son verilmesini ve anadillerini, kültürlerini, inançlarını eşit ve demokratik bir toplum mozaiğinde özgürce yaşamak istiyor. “Yüzleşilmeyi bekleyen bir hikayemiz var” diyen Ermeniler, “Kimliğimizi ve inancımızı özgürce yaşamak istiyoruz” diyen Süryaniler ve “Dilimiz varlığımızdır, derdimiz dilimizi ve kimliğimizi yaşatmak” diyen Laz halklarının örgütlü yapıları, sivil, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa istiyor.

Yeni anayasa yazımı sürecinde önemli bir viraja gelindi. Partiler bir kez daha ‘’Kırmızı çizgi’’ olarak nitelendirdikleri maddeleri masaya yatırıyor. Türkiye halklarının, farklı inanç ve toplumsal kesimlerin, işçilerin, sendikaların, vicdani retçilerin, kadınların talebi ise, onlarca yıldır iktidarların toplumu yönetmek, zapt u rapt altında tutmak için ellerinin altında bulundurdukları 12 Eylül anayasasının değişmesi. Türkiye’nin demokratikleşmesinin, tüm kesimlerin kendi kimlikleri ile yaşayabilmesinin hem yolunu açacak hem de garantisi olacak sivil-demokratik-özgürlükçü bir anayasanın yapılması.

Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim, bir o kadar da kırıma uğratılan halklarından biri Ermeniler. 1915-1923 yılları arasında 2 milyon Ermeni’nin katledildiği soykırım ile yüzleşmek bir yana inkarı üzerinden kurgulanan yaklaşım halen sürüyor. Ermeni halkının yaşadığı trajediyle yüzleşme ve tarihi bir adımın atılması için yeni anayasa süreci önemli bir fırsat olarak duruyor. Böylesi bir süreçte Ermeniler, ülkedeki gayrimüslim ya da farklı etnik, inanç topluluklarının eşitlik temelinde yeni bir yurttaşlık tanımıyla inanç ve kimliklerinin anayasal güvenceye kavuşturulmasını istiyor.

İstanbul Ermeni Okulları Yöneticisi Garo Paylan, Ermenilerin Anadolu’nun yüzde 70’ini oluşturduğunu ancak soykırım sonrası küçük bir azınlığa dönüştüğünü dile getirdi. “Neredeyse tamamı İstanbul’da yaşıyor. Anadolu kökenli topluluklar üç kuşak önceki soykırım nedeniyle kendi varlıklarını kendi kimliklerini açıkça yaşayamadılar. Kültürlerini geliştiremediler. Okulları kapatıldı. Ermeni kimliği ‘tehlikeli’ oldu. Gizlediler. Çocuklarına kendi anadillerini öğretmediler. Benim annem babam anadillerini bilmiyordu. Dedelerim biliyordu ama korktukları için öğretmediler. Pek çok ailenin durumu buydu. Bu aileler daha sonra yurt dışına göç etmek zorunda kaldılar. Anadolu’nun sokaklarında konuşulan bir dil yok olmuş oldu” dedi.

‘CUMHURİYET ÖNCESİ 200 BİN OLAN ERMENİ OKUL SAYISI BUGÜN 20’

Kala kala 50 bin kişilik azınlık kaldığını dile getiren Paylan, “Gündelik yaşamda Ermenice fazla kullanmıyorlar. Çok az evde konuşuluyor. Okullarda yaşatmaya çalışıyoruz. Cumhuriyet öncesi 200 bine yakındı. Cumhuriyet sonrası bu sayı 10 bine düştü. Ayrımcı uygulamalar devam ettikçe Ermenilerin ve okulların sayısı azaldı. Şimdi 20 okul var. 3 bin 100 öğrenci var. Ana okulundan başlayıp ilk, orta ve lise düzeyine kadar var. Her yıl 300 öğrenci alabiliyoruz. 500 öğrenci olması gerekirken kimi aileler Ermenice ne işe yarayacak diyor? Çift dilliliğin kayıp olduğu anlatıldı yıllarca. Kayıp değil kazanç, çok kültürlülük. Kendi dilini öğrenmesi gibi artırıcı paradigma geliştikçe diğer halkların okulları da artacak” diye konuştu.

‘MEB MÜFREDATI AYRIMCI’

“Biz 100 yıldır bu hakka sahibiz. Anadilde eğitim ülkeyi böler demek saçmalık, ülke bölünmez” diyen Paylan, şunları dile getirdi: “O haklar iade edildiği için o ülkenin vatandaşı olmaya devam etmiştir. Hakları verilmediği zaman o ülkeyle bağlarını kopartır. Bu haklar birleştirici haklardır.

Ancak MEB müfredatında ayrımcı ifadeler var. Bizim çocuklarımız da sabahları andımızı okuyorlar ve her sabah varlıklarını armağan ediyorlar Türk varlığına! Tüm okullarda zorunlu bu. MEB okulu olduğumuz için aynı yasalara bağlıyız. Yalnızca Ermeniler değil hiçbir halkın çocukları bu andımızı okumasın. Türk çocukları da okumasınlar. Neden varlıklarını Türk varlığına armağan etsinler!

Çoğulcu paradigma ile birlikte anadilde eğitim ve çift dilli eğitimin olması lazım. Farklı farklı uygulamalar olabilir. Kürdistan’da Hakkari’de yalnızca anadilde eğitim yapılabilir. Ama İstanbul’da çift dilli bir eğitim yapılması lazım. O anlamda yerel, ulusal ve evrensel dillerin bir arada yaşamasının kayıp değil, birbirini beslediği bir paradigma sürecine doğru gidiyoruz.”

‘ANADİLDE EĞİTİM ANA OKULDA BAŞLAMALI’

Teknik olarak anadilde eğitim için kademeli geçişe ihtiyaç olduğunu dile getiren Paylan, “En kolayı anaokulu ile başlamak. En büyük travmayı ana okuldaki çocuklar yaşıyor. Lisedeki bir öğrenciyi bu geçişe yönlendirmenin bir anlamı yok. O hakim değil. O yüzden ana okulda başlamalı. O işkenceyi küçük yaşta yaşıyorlar. Büyükler zaten yaşadı. O çarktan geçti. Kademeli olarak her yıl bunun alt yapısını bir yandan hazırlayarak, öğretmen yetiştirilmeli” diye belirtti.

’95 YILDIR SÜREN SUSKUNLUKLA YÜZLEŞİLMELİ’

Paylan, “1915’te yok edildik. Çok büyük bir suçla karşı karşıyayız” diyerek, şunları söyledi: “Bu suç cezalandırılmadı. B suçla yüzleşilmedi. Biz 90 yıldır suskunluğa mahkum edildik. Cezalandırılmadığı için tekrar ediyor o yüzden. Hrant Dink, 90 yıl sonra katledildi. Onun failleri de cezalandırılmadı. Bir örgütün varlığı dahi kabul edilmedi. Suç cezalandırılmadığı için tekrar ediliyor. İkinci bir soykırım travması yaşattı bu. Ermeni toplumunun kaygısı çok yüksek.”

‘KÜRT HALKININ MÜCADELESİ BİR ANLAMDA GÜVENCEMİZ OLDU’

“Güvencemiz ise Kürt halkının yürüttüğü mücadele oldu bir yerde” diyen Paylan, “30 yıldır ırkçılığa ve tekçiliğe karşı yürütülen mücadele. O gücü artık mücadelesinde belli başarıya ulaştı. Devletin tekçi paradigmasını darma duman etti. Varlığımızla mücadelenin öznesiydik 1915 öncesi. Ancak bugün yokluğumuzun ne işe yarayacağını düşünüyoruz. Çünkü biz artık yok hükmündeyiz. Büyük bir hikayemiz var. Bunun görülmesi ve yüzleşilmesini istiyoruz. Batıda ve Kürdistan’da demokratik süreci gösterecek uygulamadır. Yani Kürdistan’da 24 Nisan’da ne yapıldı, geçmişte yok edilen bir halka ne yapıldı, nasıl davranıldı? Bununla yüzleşme anlamında nasıl bir refleks oluştu? Neler oldu, hem bizler için önemlidir, bizlerin acısını dindirmek anlamında hem de Kürtlerin demokratik tavrı anlamında önemlidir. Bir zamanlar bu şehirlerde Erminler, Süryaniler de vardı. Bir üzüntü belirtisi siyasi söylem, o suçla yüzleşme anlamındaki eylemler bizim gönlümüzü rahatlatacaktır. Kürt hareketi ya da Kürdistan’da demokratik gelişim olup olmayacağını gösterecektir. Aynı şekilde batıdaki durum da. Ve bu da bizden sonraki kuşakların geleceğe daha güvenle bakmasını sağlayacaktır. Hem de diasporada olan milyonlarca Ermeni’nin burayla ilgili düşüncelerini değiştirecek ve dönüş hayallerini gerçekleştirecektir” ifadelerinde bulundu.

‘GELİN HELALLEŞELİM’ DEMEK ANLAMLI GELMİYOR

Turizm Bakanı Ömer Çelik’in, “Hadi gelin” çağrısının sözle anlam kazanmadığını ifade eden Paylan, “O geçmiş travmalarla yüzleşmeden, üzüntü beyan etmeden, tekrarlanmayacağıyla ilgili bazı göstergeler olmadan gelin helalleşelim demek pek de anlamlı gelmiyor. Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in acısını biraz azaltmayan, veya Roboskî annelerinin yarasını iyileştirmeyen, Pınar Selek’i hiçbir suçu yokken beraat ettirmeyen barışın barış olmayacağını, geçici konjonktür olacağını düşünüyorum. ABD, İsrail’in şu anda Büyük Ortadoğu Projesi’nden (BOP), bilmem ne türünden büyük büyük siyasetlerden bahsediliyor. Önemli olan toplumların vicdanında ve davranışında çoğulculuğa nasıl bakıldığı veya iktidar olma şehvetiyle değil çoğulculuğu içselleştirmiş olanlar ancak demokrasiyi koruyabilir. Kendi için kendinin sonuçta hepimiz pek çok ayrımcı uygulama ve katliam yaşadık. Müslümanlar da yaşadı. Her kesim yaşadı. Bu çarktan geçti. Halen kendi için istediğini herkes için isteyen bir durum yok. Böyle bir anlayış yok. Herkes kendi derdine odaklanmış durumda. Çoğulcu, eşcinsel hakları, kadın hakları ya da yok olmuş Ermeni hakları ile ilgili de bir şey yok. Ermeni meselesinde bu noktada bir zamanlar gayrimüslimler Ermeni, Keldani, Süryani vardı. Bunlar Müslüman kardeşlik çerçevesinde kurgulanmayan bir Türkiye toprakları vardı. Ama şu anda Müslüman kardeşlikle yüzde 99’u Müslüman olan bir toplum deniyor. Peki diğerlerinin hakkı ne olacak? Onlarla yüzleşilmeyen, helalleşilmeden gönderilen haklardan bahsediyoruz. Onların geri gelmeyeceği sosyolojik bir gerçek ama bir hikayeleri var. Hikayeleri de Türkiye’nin bundan sonra demokratik bir yer mi yoksa İslam kardeşliği açısından bakılan, belki yarın Alevileri bir teferruat olarak gören anlayışa doğru mu gideceğiz? Bu belirleyecek. Yani gayrimüslimler ve Alevilere olan bakış ve yaşamı kutsayan bakış mı olacak?” dedi.

“Birlikte kan döktük” denilerek Çanakkale’ye yapılan göndermelere değinen Paylan, “Halen ölüme gönderme yapılıyor. Biz ne zaman birlikte yaşayıp, geçmişteki acılarımızla yüzleşirsek, toplumda da böyle bir bakış açısı oluşturabilirsek o zaman gerçek anlamda bir barışı, Roboskîli annelerin ve Rakel Dink’in acısını dindiren bir barış olacak. Yoksa diğerleri tepedeki planlamalar olarak kalır ve konjonktüreldir. Yarın bu dengeler değişir ve biz kendimizi savaş ortamında bulabiliriz yine” diye kaydetti.

‘POZİTİF AYRIMCILIK KURGUSUYLA ANAYASA OLUŞTURULMALI’

12 Eylül anayasasının etnik ve dinsel kör bir anayasa olduğunu ifade eden Paylan, sözlerini şöyle tamamladı: “Bunun da altyapıları oluşturulmalı. Halen Rumların ruhban okullarının açılması mütekabilet meselesine bakılıyor. Halen bir rehine Ermenileri, Rumları rehine olarak gören paradigma var. Bir teferruat olarak gören bir paradigma var. Demokrasinin olduğu memleketler çok küçük halkların haklarının yüceltildiği, hatta pozitif ayrımcılık çerçevesinde korunduğu topraklardır, ülkelerdir. Bizde ise daha çok çoğunluğa bakıyoruz. Çoğunluğun hakları olarak ele alınıyor. Türk ve Kürtler sonuçta büyüktürler. Burada Kürtlerin de mücadeleleri neticesinde hakları bağlamında önemli mevziler kazandıklarını düşünüyorum. Önemli olan artık Kürdistan’daki Süryani’ye ne olacağıdır? Êzîdî’ye ne olacağıdır? Keldani’ye ne olacağıdır? Mesele artık budur. Benim meselem halen İstanbul’daki Kürde ne olacağıdır? O anlamda bir kurgu. Dezavantaj durumunda olan insanları koruyan ve onlarla ilgili pozitif ayrımcılık anlamında uygulamalar yapan kurguyla anayasa oluşturulursa gerçek anlamda bir barışı ve çoğulcu bir demokrasiyi getirir.”

‘HERKESİN EŞİTLİĞİNİ İSTİYORUZ’

Diyarbakır Ermenilerinden Gafur Türkay, yapılacak anayasanın özgürlükçü, eşitlikçi ve kapsayıcı olması gerektiğini belirterek, “Diğer halklarda olduğu gibi Ermenilerin de ‘bu anayasa benim anayasamdır’ diyebileceği bir anayasa olmalıdır. Ermenilerin kendi kimlikleri ile kendilerini ifade edecekleri bir zemin ve adalete, ekonomide, ticarette ve bütün alanlarda kendilerini özgürce ifade edecekleri bir ortam sağlayacak anayasa olmalıdır. Anadillerini konuşacak ve okullarda kendi eğitimlerimizi alabileceğimiz eğitim imkanından yararlanmak istiyoruz. Herkesin kanunlar önünde eşit olabilecekleri bir anayasa dileği bütün Ermenilerin arzusudur. Herkesi kucaklayan, sadece bir etnisiteyi referans almayan, bu ülkede yaşayan bütün halkları kucaklayan ve kapsayan bir anayasa temenni ve dileğimizdir” dedi.

KÖKLERİ BİNLERCE YILDIR BU TOPRAKLARDA OLAN BİR HALK: SÜRYANİLER

Kökleri 5 bin yıl öncesine dayanan Süryaniler, Mezopotamya ve Ortadoğu’nun kadim halklarından biri. 1915’te Ermeni soykırımıyla aynı süreçte “seyfo (kılıç)” olarak anılan soykırımı yaşayan Süryaniler, son 30 yılda faili “meçhul” olarak kalan cinayetler silsilesinde resmi verilere göre 50 kurban verdi. Lozan Anlaşması sırasında Süryani Kilisesi Patrik’i İlyas’ın “azınlık hakları istemiyoruz” sözleri nedeniyle Gayrimüslim diğer halklara tanınan hakların Süryanilerden esirgendiği belirtiliyor. Hiçbir haktan yararlanamayan Süryanilerin okul, kilise kurma hakkı ortadan kalkınca göçler de yoğunlaştı. Yaşanan göçlerin ardından Süryanilerin geride kalan mallarına, arazilerine de bir bir el konuldu.

1970’lerde Kıbrıs olayları esnasında Süryanilerin yaşadığı yerlerde Hıristiyanlık karşıtı yürüyüşler yapılınca Süryaniler İstanbul ve Avrupa’ya göç etti. O tarihten sonraki göçlerin ardından İstanbul’daki 150 bine yakın Süryani nüfusu günümüzde 15 bin civarında. Aynı zamanda bugün Mor Gabriyel Manastırı’nın hazine malı ilan edilmesi de Süryanilerin etnik varlıklarının ötesinde inanç olarak da yaşadıkları sıkıntıların en yakın göstergelerinden biri. Süryanilerin tarihi elbette ki bu kısa anlatımla tanımlanamayacak ölçekte. Yaşadıkları etnik ve inanç bağlamındaki baskı, katliam ve ayrımcılık karşısında Süryaniler yeni anayasa sürecinde kendi taleplerini ve gasp edilen özlük ve demokratik haklarını geri istiyor.

Mezopotamya Süryanileri Kültür ve Dayanışma Derneği Yöneticisi Edip Arslan, 1915’in bir soykırım olduğuna dikkat çekerek, “Ama bugün beyaz soykırım devam ediyor bana göre. Çünkü neden? Bugün tarlalarımıza, hisselerimize, köylerimize el konuluyor. Bunu pozitif ayrımcılık çözer. Bir bakan Süryaniler geri dönsün diyor. Bu halle kimse dönmez. Bir güvence sağlanmadıkça kimse gelmez” dedi.

‘KÜRT HAREKETİ SAYESİNDE BUGÜN KONUŞABİLİYORUZ’

Dağda vurulan Süryani bir gerillayı köye getiremediklerini söyleyen Arslan, “Kimden korkuyoruz? Devletten önce oradaki korucudan. Kimdir o? Benim çocukluğumun birlikte geçtiği insan. Benim köylümdür. Ondan çekiniyoruz. Halen o coğrafyadaki o mantalitede değişmedikçe olmaz. Devlet ve Kürt özgürlük hareketinin bunu dillendirmesi gerekiyor. Kürt özgürlük hareketi sayesinde konuşabiliyoruz. Yoksa konuşamazdık. Bu bir gerçektir. İnkar edilemez. Ancak o mantalitede değişmediği sürece daha kat edeceğimiz yollar var” diye kaydetti.

Temel sorunlarının başında anadil geldiğini ifade eden Arslan, “Cumhuriyet kurulduktan sonra okullarımızı kapattılar. Tamamen mahrumiyet bölgesindeydik. Tamamen baskı ortamında dilimize kilit vuruldu. Halkımız göç ettirildi. Özel olarak pozitif ayrımcılık istiyoruz. Bu olmazsa tüm devlet bize ne yaparsanız yapın dese bile ne kadromuz var ne ekonomik gücümüz var. Bunu yardımla kurtarabiliriz. Bu bir gerçek. Halkımızın 20 bine yakını İstanbul’da. Ana vatanda 5 bin insan kalmış. İstanbul’daki Süryanilerin çoğu ise asimile olmuş durumda. Örnek vereyim, geçenlerde bir sosyolog gelip Süryaniler üzerine bir tez açıklıyor. Diyor ki; kilisenize gittim baya Türkçü gördüm onları, diyor. Çünkü devletçi olundu. Onların yerinde ben olsaydım belki ben de öyle hissederdim. O susturulmuş çünkü. Baskı sonucu sistemin en büyük savunucusu oldular. Yurt dışından Suriye, Irak, batıda yetişmiş öğretmenlerimiz var. Onların gelmesinin sağlanması gerekiyor. O koşullar oluşmalı” dedi.

‘VATANDAŞ OLDUĞUMU HİSSETMEK İSTİYORUM’

Yozgat’taki Ahmet’in, Zonguldak’taki Mehmet’in, İzmir’deki Ayşe’nin ne hakkı varsa ben de onu istiyorum. Ne fazlası ne eksiği” diyen Arslan, “Ben de vatandaş olduğumu hissetmem lazım. 9 kardeşiz 8’i Avrupa’ya gitti. Bana ne diye halen orada duruyorsun diyorlar. Biz ikinci üçüncü sınıf muamelesi görüyoruz. Bazı yerlerde sınıftan bile görülmüyoruz. Örnekler çok. Sabaha kadar anlatsak bitmez. Askere gittiğimizde bile komutan silah vermedi. ‘Oğlum öğrenip de Müslümanları mı vuracaksın?’ dedi. Devlet dairesine gittiğimde yaşadıklarımızı anlatmakla bitmez. Gördüğümüz baskılar anlatmakla bitmez. Bugün dilimizi dahi kullanamaz hale geldik. Asimilasyon politikası Süryaniler üzerinde gerçekleşti denilebilir neredeyse” ifadelerinde bulundu.

Devletten gördükleri baskıların halen sürdüğünü söyleyen Arslan, “Din dersinde halen oğlum kendi inancının eğitimini alamıyor. Başını önüne eğiyor. Aynı şekilde kızım da öyle, din dersinden muaf olduğu için puanları verilirken teşekkür belgesi alamadı. Çünkü tüm dersler üzerine vururken eksik çıkıyor puanı. Süryaniceyi evde öğretmeye çalışıyoruz. Biraz da dernekte yapmaya çalıştık. Kurs gördük. Yürütemedik. Teknik ekip sıkıntısı ve birçok nedeni var. Dernek bir yerde ev tam tersi uzak bir yerde. Bir çocuğu nasıl gönderecek aileler? Bunların koşullarının oluşması için devletin de demokratik haklar temelinde zemin sunması şart. Ayrıca bize yapılanlarla da yüzleşilmeli. Çünkü katliamlara, baskılara, faili meçhullere maruz bırakıldık” dedi.

BÜYÜK BİR TRAJEDİNİN ARDINDAN

Midyat Süryani Kültür Derneği Başkanı Yuhanna Aktaş, Türkiye, Irak, Iran, Suriye ve Lübnan olmak üzere Ortadoğu’da yüzyıllardır yaşamlarını sürdüren Süryanilerin, son yüzyılda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük trajedi ve katliamlara maruz kaldıklarının altını çizdi. 1900’lü yılların başlarından itibaren başlayan bu katliamlarla, özellikle 1915-1918 yılları arasında sistematik bir şekilde Süryani nüfusunun nerdeyse 4’te 3’ü soykırıma uğratıldığına ve göç ettirildiğine dikkat çeken Aktaş,  bu büyük trajedinin Süryaniler arasında “seyfo”  yani “kılıç” ya da “kılıçtan geçirme” olarak adlandırıldığını belirtti.

‘KİMLİKLERİN TANINMASI ANAYASAL GÜVENCEYE ALINMALI’

“Bu etnik temizlik harekâtı Güneydoğu’da Süryanilere, Doğu Anadolu’da ise Ermenilere karşı yürütüldü. Ve maalesef o dönemde Kürtlerin bir kısmı Osmanlı Devleti tarafından başlatılan etnik temizlik hareketinde kullanılmışlardır, tıpkı günümüzde ‘koruculuk sistemi’ adı altında bölge insanını birbirine karşı silahlandırılarak kullanıldığı gibi” diyen Aktaş, şunları ifade etti: “Bu nedenle kendi dillerini, dinlerini ve kültürlerini yaşamalarına izin verilmedi. Bunun sonucu olarak Süryaniler arasında siyasal düşünceler gelişmedi. Onlarca yıl devam eden bu baskılar sonucunda Süryani halkı 50-60 yıl içinde kitlesel olarak batı ülkelerine özellikle Avrupa ve Amerika’ya göç etmek zorunda bırakıldı. 2000 yıldır yarattıkları kilise, manastır, tarihi yapılar ve kültürü geride bırakarak yaşadıkları anavatanları Bethnahrin-Mezopotamya terk etmeleri sosyal, kültürel ve dinsel sebebe dayanmaktadır. Birçok Süryani köyü boşaltılmış veya yakılmıştır, bir suru faili meçhul cinayet işlenmiştir. Devletin Türk halkı dışında öteki halkları tanımayan düşünce ve mantığı, verilen mücadele sonucu artık, bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan Süryani, Kürt ve diğer halkların varlığını kabul etmektedir. Ancak bu söylemin anayasanın güvencesi altına alınmadan bir anlam ifade etmeyecektir.”

Süryaniler olarak, 1923 yılında imzalanan Lozan Anlaşması’ndan beri anlaşmada yer almasına rağmen uygulanmayan ve ertelenen sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, dini haklarını eşit yurttaşlık temelinde güvence altına alınmasını istediklerini belirten Aktaş, yeni anasaya sürecinde taleplerini şöyle sıraladı:

* Lozan Barış Antlaşması’nda azınlıklara tanınan azınlık haklarını içeren maddeleri, ayrım yapılmaksızın Süryaniler için de uygulanması

* Süryani kimliliğinin tanınması ve Türkiye vatandaşlığı üst kimliği çatısı altında tüm kimliklerin anayasal  güvenceye kavuşturulması.

* Süryani dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması, anadilde eğitim hakkı tanınması.

* Düşünce, inanç ve ifade özgürlüğü temelinde  örgütlenme hakkının tanınması, anayasa ve yasalarda başta cins ayrımcılığı olmak üzere, tüm toplumsal eşitsizliklerin kaldırılması.

* Yukarı Mezopotamya’daki Süryanilerin mirası olan tarihi eserlerin korunması ve ikinci şahıslarda bulunulan bu tür  tarihi  yerlerin gerçek sahibi olanlara tekrar iade edilmesi.

* Köy koruculuğu sisteminin lağvedilmesi ve Süryani halkının köylerine geri dönüşü için sosyal ve ekonomik projelerin gerçekleştirilmesi, mülk edinme hakkının önündeki engellerin kaldırılması.

* Son 30 yıldır devam eden çatışma süresince yakılan, yıkılan ve boşaltılan köyler, kilise ve manastırların  onarılması, göçe zorlanan ailelerin köylerine geri dönmeleri için gerekli imkânların sağlanması.

* Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Türkçeye çevrilmiş, bölgedeki Süryani ve Kürt köyleri ile yerleşim alanların eski isimleri iade edilmesi.

* Süryani köylerindeki taşınmazların büyük bir kısmı, Süryaniler köyleri boşalttıktan sonra, bakımsız kalan taşınmazların çoğu kadastro çalışmaları ile kıraç oldukları gerekçesi ile hazine malı olarak tapuya kaydedilen bu taşınmazlar iade edilmesi.

* Süryanilerin yaşadığı bu kadastro sorunların güncel konusu olan Mor Gabriel davasının hukuk devletine yakışır bir biçimde manastırın ve manastırda yaşayanların gerçek sahibi olduğu toprakların biran evvel kendilerine iade edilmesi.

* Okullarda Türkçülük ve İslamcılık aşılamalara son verilmesi. Bununla beraber, ırkçı kabul edilen veya Türkiye’deki azınlıklar hakkında yanıltıcı bilgiler veren kitaplar okullardan kaldırılması .bunun yerine, Türkiye’de yerleşik azınlıkların tarihi hakkında objektif bir şekilde bilgilerin verilmesi.

* M.E.B, din kültürü ve ahlak bilgisi adı altında öğrencilere okutulan Hıristiyanlıkla ilgili çarpıtılmış konuların kaldırılması, Hıristiyanlık inanışı ile ilgili bilgileri Hıristiyan din adamlarına danışılarak hazırlanması ve öğrencilere sunulması.

* Diyanet işleri başkanlığının Müslüman din adamlarına sağladığı tüm imkanları, eşit yurttaş ilkesi temelinde  ülkedeki tüm Hıristiyan din adamlarına sağlanması.

* Yukarıdaki maddelerin gerçekleşmesine paralel olarak diasporada yaşayan, vatandaşlıktan çıkarılan ve ülkeye dönüşü engelleyen yasaların bir an evvel ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz.

‘LAZLAR DA NASİBİNİ ALDI’

12 Eylül askeri darbesinin ardından hazırlanan “cunta anayasası” olarak da anılan 1982 anayasasının tekçi, ırkçı, çoğulculuğu reddeden içeriği nedeniyle on yıllardır kültürler ve diller üzerinde yasakçı, baskıcı politikalar yürütüldü. Cumhuriyetin ilanından beri Kürtler gibi Lazlar da bu asimilasyoncu ve tekçi politikaların dişlileri arasında öğütülmeye çalışıldı. Yeni anayasa tartışmalarına aylar öncesinden sunduğu taslakla katılan Lazlar, demokratik ve eşitlikçi taleplerini komisyona sunmuştu.

SİMA Laz Kültür ve Dayanışma Vakfı’nın Yönetim Kurulu Üyesi Av. Hasan Oral, dünyada neredeyse hiçbir devletin nüfusunun homojen olmadığının altını çizerek, “Devletler kendi sınırları ve sınırlarına yakın bölgelerde yaşayan azınlıkları ve etnik grupları bazen ulusal bütünlüklerine yönelik birer tehdit, bazense sürekli ihtiyatlı politikalarla yaklaşılması gereken gruplar olarak değerlendirmektedir. Bir etnik grubun ya da azınlığın doğal ve kendinde saklı gördüğü bir hak, devlet için kendi varlığına yönelik bir tehlike olabilmektedir. Devletin kendine yöneldiğini düşündüğü tehlikeye karşı gösterdiği tutum, bazı hallerde etnik grubu ya da azınlığı var eden etik, dil, din gibi değerleri ortadan kaldırmaya yönelmektedir. Ülkemizde yaşayan Lazlar da bu yönelimden fazlasıyla nasibini almıştır” dedi.

‘ANADİL İÇİN YÖNETMELİKLER VAR AMA ENGEL’

5 Aralık 2003 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerin Öğrenilmesi Hakkında Yönetmelik” ile açılacak dil kurslarına ilişkin çeşitli düzenlemeler öngörüldüğünü dile getiren Oral, “Bu yönetmeliğin 7. maddesinde farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi amacıyla kurslarda çalışma izni verilecek yönetici, öğretmen, uzman öğretici, usta öğretici ve diğer personelin, 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ve Millî Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği ile Millî Eğitim Bakanlığı Özel Kurslar Tip Yönetmeliğinde belirtilen genel nitelik ve koşulları taşıması gerektiği ifade edilmiştir. Bu kanun ve yönetmeliklere baktığımızda ise kurslarda eğitim verebilecek öğretmen ve uzman öğreticinin kendi alanında yüksek öğrenim görmüş kişi olduğu ifade edilmiştir. Bu yönetmelikle fiili anlamda Lazların, Lazca kursu açmasının önüne geçilmiştir. Zira dünyanın hiçbir yerinde Laz dilini öğreten ve bu konuda diploma veren bir üniversitenin olmadığı bilinmesine rağmen, Laz dili eğitimi verecek olan kişilerden Laz dili diploması sahibi olmasını aramak, Laz dili kursunun açılmasına engel olmaktır” diye ifade etti.

‘FARKLI DİL VE KÜLTÜRLERE YAŞAM HAKKI TANINMIYOR’

Kanunların ve yönetmeliklerin satır aralarına gizlenmiş hukuki engellemelerin kaldırılmasını isteyen Oral, “Mevcut anayasal düzenleme Anadolu mozaiğinde yaşayan halkları tekçi anlayışa mahkûm etmiş, etnik çeşitlilik içerisinde sayılan, farklı kültür ve dillere yaşam hakkı tanımamıştır. Yeni oluşturulacak anayasamız, belirttiğimiz hassasiyetleri dikkate almalı, alt norm niteliğindeki yasa, tüzük ve yönetmeliklerin önünü özgürlükler yönünden açmalıdır. Anayasamızda monist anlayışın egemen olduğu hükümler kaldırılarak ‘Devlet, Anadolu’da yaşayan halkların dilinin ve kültürünün yaşatılmasında pozitif yükümlülükler alır’ hükmünün getirilmesi, anayasaya çoğulcu anlayışın hakim olması, Türkiye’yi çağdaş, ileri demokrasi anlayışına sahip bir ülke olmaya daha da yaklaştıracaktır” dedi.

POZİTİF YÜKÜMLÜLÜKLER İSTİYORUZ

Devletin yok olmak üzere olan Lazca ve Laz kültürü ile Anadolu’da varlığını devam ettiren dil ve kültürler için pozitif yükümlülükler alması gerektiğinin altını çizen Oral, taleplerini şöyle sıraladı: “

* Değiştirilen yer isimleri iade edilmelidir.

* Lazca ve Anadolu’da konuşulan diğer diller ilköğretim ve üniversitelerde seçimlik ders olarak okutulmalıdır. Evde konuşulan Lazca ile yok oluşun önüne geçilememektedir.

* Üniversitelerde Laz Dili ve Edebiyatı Enstitüleri açılmalıdır.

* TRT’de Lazca yayın yapılmalıdır.

* Lazcanın öğretilmesine yönelik her türlü yasaklamalar kaldırılmalı, Laz kurumlarının Lazca öğretmesine yönelik çabaları teşvik edilmelidir.

ANF
« Son Düzenleme: 24 Ağustos 2013, 09:55:07 Gönderen: Ekim »
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.