Gönderen Konu: Felsefi Akımlar  (Okunma sayısı 47453 defa)

0 Üye ve 7 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ekim

  • İleti: 1819
Felsefi Akımlar
« Yanıtla #15 : 22 Eylül 2011, 00:01:12 »
Varoluşçuluk Felsefesi Nedir?

 Varoluşçuluk (egzistansiyalizm) bireyin deneyimini, ve bu deneyimin tekilliğini ve biricikliğini insan doğasını anlamanın temeli olarak gören bir felsefe akımıdır. Varoluşçuluk, insanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan, iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren bir düşünce okuludur. Bu akım insan özgürlüğüne inanır ve insanların davranışlarından sorumlu olduğunu öne sürer.

 Genel Manada Varoluşçuluk

 Varoluşçuluk yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche ve Sören Aabye Kierkegaard gibi düşünürler tarafından atılmıştır.

 Varoluşçuluğu belirleyen temel özellik ve tavırlar şöyle sıralanabilir:

 1) Varoluşçuluk, herşeyden önce varoluşun hep tikel ve bireysel, yani benim ya da senin veya onun varoluşu olduğunu öne sürer. Bundan dolayı, o insanı mutlak ya da sonsuz bir tözün tezahürü olarak gören her tür öğretiye, gerçekliğin Tin, Akıl, Zeka, Bilinç, İde ya da Ruh olarak varolduğunu öne süren idealizme karşı çıkar.

 2) Akım, varoluşun öncelikle bir varlık problemi, varoluşun kendi varlık tarzıyla ilgili bir problem olduğunu dile getirir ve varlığın anlamına ilişkin bir araştırmaya karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, her tür bilimci, nesnel ve analitik yaklaşıma şiddetle karşı çıkan varoluşçuluk, özellikle varoluşun zamansal yapısına ilişkin analiz yoluyla, Varlığın genel anlamıyla ilgili bir öğreti, belli bir ontoloji üzerinde yoğunlaşır.

 3) Varoluşçuluğa göre, varlığa ilişkin araştırma, varolanın aralarından bir seçim yapmak durumunda olduğu çeşitli imkanlarla karşı karşıya gelmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, varoluşçu felsefe, geleneksel felsefenin öne sürdüğü gibi, özün varoluştan önce değil de, varoluşun özden önce geldiğini öne sürer; insanın önce varolduğunu daha sonra kendisini tanımlayıp, özünü yarattığını dile getirir. Başka bir deyişle varoluşçuluk, insanın dünyaya fırlatılmış bulunduğunu, dolayısıyla kendisini nasıl oluşturursa öyle olacağını; insanın özünü kendisinin belirleyeceğini; bireysel insan varlığının sabit ya da değişmez, özsel bir doğası bulunmadığını öne sürer. Bu bağlamda her tür determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk, bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu, insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve olduğundan tümüyle farklı biri olabileceğini dile getirir.

 4) İnsana özünü oluşturma şansı veren bu imkanlar, onun şeylerle ve başka insanlarla olan ilişkileri tarafından yaratıldığı için, varoluş her zaman dünyadaki bir varlık olmak veya seçimi sınırlayan ya da koşullayan somut ve tarihsel olarak belirlenmiş bir durumda ortaya çıkmak durumundadır. Bu ise, varoluşçuluğun tekbenciliğe ve epistemolojik idealizmle taban tabana zıt bir felsefe akımı olduğu anlamına gelir.

 5) Varoluşçuluk, nesneden yola çıkan, varlıkla ilgili nesnel doğrulara ulaşmaya çalışan görüşlere karşı, özneden hareket ve öznel hakikatlerin önemini vurgular. Felsefenin, varlık ve tümeller gibi konularla uğraşıp nesnelliği araması yerine, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu, insanlık halini ele alıp, öznelliğe yönelmesi gerektiğini; hakikatin tümüyle öznel olup, hiçbir soyutlamanın bireysel varoluşun gerçekliğini kavrayamayacağını ve ifade edemeyeceğini söyler.

 6) Varoluşçuluk, özellikle de hümanist ya da ateist boyutu içinde, evrenin akılla anlaşılabilir olan bir gelişme doğrultusu olmayıp, özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu, evrenin rasyonel bir tarafı bulunmadığını, evrene anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer.

 7) Böyle bir evrende, insanın hazır bulduğu ahlak kuralları olmadığından; varoluşçuluk, ahlaki ilkelerin, kendi eylemleri dışında, başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını savunur.




Yapısalcılık Nedir?

 Yapısalcılık Batı dünyasında Structuralism olarak bilinir. 20. yüzyılın ikinci yarısında dil, kültür, matematik felsefesi ve toplumun analizinde en fazla kullanılan yaklaşım olmuştur. Yapısalcılığın çok belirgin bir okulu olmamasına rağmen Ferdinand de Saussure'ün çalışmaları genellikle bir başlangıç noktası olarak kabul edilir. Yapısalcılığı birçok çeşitlemesi olan genel bir yaklaşım olarak görmek en doğrusudur.

 Yapısalcılık temelde büyük yapılar, sistemler ve oluşumlarla ilgilidir. Yapısalcı hareket çerçevesinde insan davranışları ve olgular bu büyük sistem ve yapılar aracığıyla (örneğin: psikanaliz, marksizm, darvinizm) incelenmeye ve açıklanmaya çalışılmıştır. Yapısalcılığın en etkili olduğu alanlar dilbilim, göstergebilim ve antropoloji olmuştur.

 Yapısalcılık bir kültürde anlamı ortaya çıkaran alt birimler arasındaki ilişkileri inceler. Yapısalcılığın ikinci bir kullanımı matematik felsefesinde ortaya çıkmıştır. Yapısalcılık teorisine göre bir kültürdeki mana (anlam) önem sistemleri olarak çalışan çeşitli pratikler, olgular ve aktivitelerle tekrar ve tekrar üretilir. Bir yapısalcı, bir kültürde üretilen ve tekrar üretilen anlamın derin yapılarını keşfedebilmek için yemek hazırlanması ve sunulması ritüelleri, dini ayinler, oyunlar, edebi ve edebi olmayan yazılar ve diğer eğlence formları gibi çok geniş bir aktivite çeşidini çalışır. Örneğin, yapısalcılığın öncülerinden kültür antropoloğu ve etnograf Claude Levi-Strauss kültür olgusunu mitoloji, akrabalık ve yemek hazırlamasını içine alacak şekilde analiz etmiştir.

Dilbilim Modeli

 Saussure, dilbilime bilimsel bir statü kazandırmaya özen göstererek, dil kavramına ilişkin anlam belirsizliğini gidermek için bir terminoloji belirlemişti. Gerçekten de ondan önce dil, ifade ve söz yazardan yazara değişen özelliklerde kullanılıyordu. Bu da gerçek dilbilim teorisinin oluşturulmasını imkansız kılan bir terminoloji belirsizliğini doğuruyordu.

Dilin Tanımı

 Saussere'e göre 'dil bireydeki konuşma yetisinin kullanılabilmesi için, toplumsal yapı aracılığıyla kabul edilmesi gereken anlaşma ve uyuşmalar bütünüdür. Konuşma yetisi dilden ayrı bir olgudur ama dil olmadan kendini gösteremez.' Dil nedir? Bir öğesindeki değişimin bütününde değişim yarattığı ve öğelerden herbirinin diğerinin tümünün değerinin fonksiyonu olduğu bir işaretler sistemidir. Her öğe, kendinin diğerlerininn karşısına koyan bu ilişkilerden kendi özdeşliğinin çekip alır. Saussure'ün yazdığına göre dilin 'en belirleyici niteliği, diğerlerinin olmadığı şey olmasıdır.' Böylece sintagmatik (başka herhangi bir bir birimle birlikte tasarlanmayacak olan) birime ilişkin bir eksene göre yatay olarak paradigmatik (kendinden farklı, ama yine de bir arada düşünebildiği diğer terimler bütünü için temel oluşturan bire terime ilişkin) bir eksene göre dikey olarak eklemlenen bir 'söylem zinciri' elde edilir. Sintagmatik grup ve paradigmatik birleşimler, yapısal çözümleme aracılığıyla sürekli olarak kullanılacaktır.

Dili Oluşturan Öğeler

 Dilin sistemini oluşturan öğeler, gösteren ve gösterilenden veya bir akustik imge ve bir kavramdan ibaret işaretlerdir. Jakobson'un buna katkısı, ikili olarak ortaya çıkan ona göre tüm dillerde bulunan bir akustik(ses bilgisi) veya fonem imgeleriyle, ayrıcı işlevleri üzerinde durarak, dilbilimsel bakış açısına uygun olarak Saussure'ün olanaksız bulduğu şekilde ilgilenmiş olmasıdır. 'Salt boş ayrım çizgileri' olarak tanımlanan fonemenler, bir sistem içindeki karşıtlıkları ve bilinç dışındaki etkileriyle bu işlevi yerine getirirler.

Yapı Kavramı

 Jakobson'a göre Saussure'ün büyük yeteneği 'dışa bağlı bir verinin bilinç dışında var olduğunu tam anlamıyla kavramış olmasıdır'. Levi-Strauss da şöyle demiştir: gerçekte bu ancak dilin, diğer her toplumsal kurum gibi fenomenlerin sürekliliğinin ve 'düzenleyici ilkeler'in süreksizliğinin ötesinde ulaşmaya kalkışılan, bilinçsiz düzeyde işleyen zihin işlevlerini varsaydığının anlaşılmasına bağlıdır. Yapının şu özellikleri buradan kaynaklanır: ilişki anlamlarını sistem içindeki konumlarından alan öğeler üzerine kuruludur; her yapı mediatristir ve dilin aracı olduğu simgesel düzene aittir.



 Ferdinand de Saussure Kimdir? (1225 - 1274)

 Ferdinand de Saussure (26 Kasım 1857 – 22 Şubat 1913) Cenevre doğumlu İsviçreli 20. yüzyılda dilbilimde kayda değer gelişiminin birçoğu için fikirleriyle temel hazırlamış dilbilimci. Genellikle 20. yüzyılın dilbiliminin ‘babası’ olarak düşünül-mektedir.

 1857'de Cenevre'de, Sigmund Freud'dan bir yıl sonra, Emile Durkheim'dan ise bir yıl önce doğan Saussure, tanınmış bir doğabilimcinin oğluydu. Ailenin doğabilimleri konusunda güçlü bir başarı geleneği vardı. Saussure'ü erken yaşlarda dil bilimi çalışmalarına bir filolog ve aile dostu, Adolphe Pictet yöneltti. On beşinde, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Latince dillerine Yunancayı da ekledikten sonra, Saussure genel bir dil dizgesi oluşturmaya çalıştı. Ve Pictet için, tüm dillerin kökünde iki ya da üç temel ünsüzden oluşan bir dizgenin olduğunu öne süren 'Diller Üstüne Deneme'yi yazdı. Pictet bu gencecik çabanın aşırı indirgemeci özelliğine gülümsemekten kendini alamamış olabilir ama daha okuldayken Sanskrit öğrenmeye başlayan, himayesi altındaki bu öğrencinin cesaretini kırmadı.

 1875'te Saussure, Cenevre Üniversitesi'ne girdi. Aile geleneğini izleyerek fizik ve kimya öğrencisi olarak kayıt yaptırmakla birlikte Yunan ve Latin dil bilgisi derslerine girmeyi sürdürdü. Bu deneyim onu, mesleğinin dil incelemesi konusunda olacağına inandırdı. Çünkü yalnızca profesyonel bir dil derneğine, Paris Dil Bilimi Derneği'ne katılmakla kalmayıp Cenevre'de ilk yılının büyük ölçüde boşa gittiğini düşünerek onu Hint-Avrupa dillerini incelemek için Leipzig Üniversitesi'ne yollamalarının gerekliliğine ana babasını inandırdı.

 Leipzig şanslı bir seçim oldu, çünkü genç dil tarihçileri okulunun Junggrammatiker ya da 'Yeni Dil Bilgiciler'in merkeziydi; Saussure, ilk kez kendi zekâsını gününün en yaratıcı dilcileri ile karşılaştırabiliyordu. Leipzig'deki öğretmenlerinden biri, Brugmann, Saussure'ün birkaç yıl önce öne sürdüğü fakat ünlü dilcilerin varsayımlarına karşıt düştüğünden vazgeçtiği "genizsil selenliler" (nasal sonans) yasası denen şeyi bulduğunda, kendi yeteneklerine inancı kuşkusuz onaylandı.

 Saussure, Berlin'deki on sekiz aylık bir ara dışında dört yıl boyunca Leipzig'de kaldı ve 1878 Aralık ayında yirmi bir yaşındayken, bir dilcinin 'şimdiye dek yazılmış en yetkin karşılaştırmalı filoloji yapıtı' dediği Mémoire sur le sytème primitif des voyelles dans le langues indo-européennes (Hint-Avrupa Dillerindeki Ünlülerin İlk Dizgesi Üstüne İnceleme)sini yayımladı. Bu yapıtın en etkileyici yanı genç dilcinin tarihsel dil bilimindeki en büyük ve en temel soruna el atmış ve yöntemsel sorunların önemini vurgulamış olmasıdır. Önsözünde, 'anlaşılmaz kuramsal sorunlar üstüne düşünceler kurmuyorum; konunun temelini, yokluğunda her şeyin başıboş, nedensiz ve belirsiz kalacağı temeli sorguluyorum' diyordu.

 İnceleme, birçok çevrede iyi karşılandı. Saussure, Berlin Leipzig'e döndüğünde, bir profesör ona İnceleme'nin yazarı, İsviçleril büyük dil bilimci Saussure ile uzak yakın bir akrabalığı olup olmadığını sordu. Bununlu birlikte, Saussure, Almanya'yı kendine yakın bulmamış olmalı ki, Sanskrit'te tamlayan durumunun kullanımı üstüne yazdığı (Summa cum laude ile ödüllendirilen) doktora tezinin savunmasından hemen sonra Paris'e döndü.

 Fransa'da oldukça başarılıydı. Hemen École pratique des hautes études'de Sanskrit, Gotik ile Eski Yüksek Almanca öğretmeye başlayıp, 1887'den sonra öğrettiklerini de genel olarak Hint-Avrupa filolojisini kapsayacak biçimde genişletti. Paris'tesi Société linguistique'de etkin olduğu gibi genç Fransız dil bilimci kuşağının biçimlenişini de önemli katkılarda bulundu. Ama 1891'de Cenevre'de bir profesörlük önerilince, İsviçre'ye dönmeye karar verdi ve kendinden yaşlı meslektaşlarının ona Légion d'Honneur Nişanı'nı sunmalarının onuru bile onu Paris'te tutamadı.

 Cenevre'de öğrencileri sayıca daha az ve daha geriydiler. Genel olarak Sanskrit ve tarihsel dil bilimi öğretiyordu. Evlendi, iki oğlu oldu; çok az yolculuğa çıktı; besbelli aklı başında bir taşralı belirsizliğe yerleşmeye başlıyordu. Git gide daha az, daha acıyla ve isteksiz yazmaya başladı. Elimizdeki birkaç açıklayıcı kişisel belgeden biri olan, 1894'de yazılmış bir mektupta, sonunda bir yayımcının eline bıraktığı bir yazısına değinir ve sürdürür:

 ...ama bütün bunlar ve dil bilimi konusunda aklı başında on satırcık bile yazmanın güçlüğü canıma yetti. Uzun süredir kafam her şey bir yana dil bilimi olgularının ve onlara bakış açılarımızın sınıflandırılması düşüncesiyle dopdolu; dil bilimciye ne yaptığını göstermek için göze alınması gereken işin ölçülemeyecek denli çok olduğunu git gide daha iyi farkediyorum... Kullanılan terimlerin kesin yetersizliği, bunların yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği ve bunu başarabilmek için dilin ne tür bir nesne olduğunu göstermek, (genelde, dilin niteliğini düşünmek zorunda bırakılmamak en büyük isteğim olmakla birlikte) filolojiden aldığım tadı sürekli bozuyor. Bu beni kendi istemim dışında, dil biliminde neden benim için bir anlam taşıyan bir tek terim bile olmadığını açıklayacağım bir kitap yazmaya itiyor. Açık söyleyeyim, ancak bundan sonra, işimi bırakacağım yerden sürdürebileceğim. (4 Ocak 1894 tarihli mektup, 'Letter de F. de Saussure a Antoine Meillet', Cahiers Ferdinand de Saussure 21 (1964)

 Kitabı yazamadı. Litvanya dili, ortaçağ Alman destanları ve Latin ozanların şiirlerinde gizlenmiş özel isim çevriklemeleri üstüni bir kuramla uğraştı. Ama 1906'da, bir profesörün emekli olmasıyla, üniversite ona genel dil bilimi öğretme görevi verdi; böylece sırasıyla 1907, 1908-1909, 1910-1911 yıllarında, sonunda Course de Linguistique Génerale olacak dersleri verdi. 1912 yazında yatağa düştü; 1913 Şubat'ında 56 yaşında öldü.

 Kaynak: (Jonathan Culler, Saussure, (Çeviren: Nihal Akbulut), Afa Çağdaş Ustalar Dizisi 8, İstanbul, 1985, s.13-16.)

 Eserleri

 - Saussure, F. de (1878) Memoires sur le système primitif des voyelles dans les langues indo-européenes (Memoir on the Primitive System of Vowels in Indo-European Languages), Leipzig: Teubner.
 - Saussure, F. de (1916) Cours de linguistique générale, ed. C. Bally and A. Sechehaye, with the collaboration of A. Riedlinger, Lausanne and Paris: Payot; trans. W. Baskin, Course in General Linguistics, Glasgow: Fontana/Collins, 1977.
 - Saussure, F. de (1993) Saussure’s Third Course of Lectures in General Linguistics (1910–1911): Emile Constantin ders notlarından, Language and Communication serisi, cilt. 12, çeviren ve düzenleyenler E. Komatsu and R. Harris, Oxford: Pergamon.
 - Saussure, F. de (1985) Genel Dilbilim Dersleri (Çeviren: Berke Vardar), Ankara: Birey ve Toplum.

 Hakkında Diğer Kaynaklar

 - Culler, J. (1976) Saussure, Glasgow: Fontana/Collins.
 - Ducrot, O. and Todorov, T. (1981) Encyclopedic Dictionary of the Sciences of Language, trans. C. Porter, Oxford: Blackwell.
 - Harris, R. (1987) Reading Saussure, London: Duckworth.
 - Holdcroft, D. (1991) Saussure: Signs, System, and Arbitrariness, Cambridge: Cambridge University Press.
 - Lyons, J. (1968) An Introduction to Theoretical Linguistics, Cambridge: Cambridge University Press.

[/COLOR]Yeni Kantçılık Nedir?

 Yeni Kantçılık

 Yeni-Kantçılık 19. yüzyılın ortalarında başlayıp günümüze kadar devam etmiş olan bir felsefe akımıdır. Eduard von Hartmann ile Helmholtz'un Kant'a yönelik yürüttükleri çalışmalar, Otto Liebmann'ın "Kant'a dönelim" (zurück zu Kant!) çağrısı, Friedrich Albert Lange'nin Kant'ın bilgi teorisini değerlendiren çalışması, Yeni-Kantçılığın doğuşunda etkili ve belirleyici olmuştur.

 Bu eğilim felsefe tarihinin en uzun süreli eğilimlerinden biri olarak kabul edilir; çünkü günümüze kadar gelen ve hala devam eden bir felsefi tutumu ifade eder. Buna yanı sıra özellikle 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında etkili olduğu söylenebilir. Pozitivist eğilime karşın bir tepki olarak doğup geliştiği de belirtilebilir.

 Doğa bilimlerinin idealleştirilmesi, Sosyal Darwinizm'in yaygınlaşması ve pozitivist bilimin giderek güçlenmesine karşı, felsefe içinde gelişen tepki kendisini yeni-kantçılık olarak ortaya koyar. Yeni-Kantçılar ayrıca Hegelci idealizme olduğu gibi Marksist materyalizme de tepkilidirler. Kantçı düalizm bu yeni-kantçılık eğiliminin temel ilkesidir. Bu düalizm fenomen-numen ayrımı üzerine kuruludur ve yeni-kantçı okulların hepsi bu ayrımı sürdürürler.

 Yeni-Kantçı felsefe, kürsü felsefesi ya da akademik felsefe olarak da adlandırılır, bunun başlıca sebebi bu akımın genellikle üniversite profesörü olan filozoflar tarafından geliştirilmiş olmasıdır. Yeni-Kantçılık doğa bilimleri eleştirisine paralel olarak bir kültür-bilimleri epistemolojisi geliştirir. Yeni-Kantçı okulların belli başlıları şöyledir;

 - Fizyolojik Okul (Helmholtz, Lange)
 - Heidelberg Okulu (Windelband, Rickert)
 - Magburg Okulu (Cohen, Natorp, Cassirer)
 - Sosyolik Yeni Kantcılık (Georg Simmel)
 - Göttingen Okulu (Nelson)



Hermann von Helmholtz Kimdir?

 (d. 31 Ağustos 1821 - ö. 8 Eylül 1894)

 Alman fizyolog ve fizikçi. Çok yönlü ilgi alanları ve çalışmalarıyla, özellikle de sinir iletimi, işitme ve görme üzerine yaptığı klasikleşmiş araştırmalarla yaşadığı dönemde "fiziğin başbakanı" olarak adlandırılan araştırmacı.

 Helmholtz babasının lise öğretmeni olarak çalıştığı Postdam'da doğdu. Sağlık durumu elvermediği için ilk eğitimini önce evde gördü. 17 yaşında Berlin'de Friedrich Wilhelm Enstitüsü'nde tıp eğitimine başladı. Tıp eğitiminden sonra 1843'ten başlayarak orduda doktor olarak çalıştı. Bu süre boyunca çok sayıda bilimsel makale yayınladı. Enerjinin korunumu kanunu matematiksel olarak gösterdi.

 1848'de ordudan terhis edildikten sonra önce Berlin Sanat Akademisi'nde anatomi dersleri verdi. Sonra 1849 yılında Königsberg Üniversitesi'nde fizyoloji profesörü olarak çalışmaya başladı. Daha sonra 1855'te Bonn ve 1858'de Heidelberg'de fizyoloji, 1871'de Berlin'de fizik alanlarında profesörlük elde ederek çalışmalarda bulundu. 1870'de Prusya Bilimler Akademisi'ne seçildi.


 Fizyolojik optikler üzerine yaptığı çalışma sırasında gözün retina tabakasını incelemek için kullanılacak optitalmoskop adında bir alet geliştirdi. 1856-1866 yılları arasında yayınladığı Fizyolojik Optikler adlı üç ciltlik çalışması önemli bir etki yarattı. 1863 yılındaki Ses Duyumları Üzerine çalışmasında da akustik bulgularını yayınladı. Bu konuda özellikle bileşik ses algısı ve harmoni üzerine önemli çalışmalar yaptı.

 Özellikle sinir akımlarının hızı, görme ve duyma araştırmaları psikolojiye önemli bir katkı sağladı. Sinir akımının sanılanın aksine ölçülemeyecek kadar hızlı olmadığını kurbağa bacağında yaptığı deneyle ortaya koydu. Sinir hızının ortalama olarak saniyede 83 metre olduğunu bulguladı. Bu bulgulara dayanarak insan bireylerinin duyu organlarının uyarılmasına verdiği motor tepki süresini ölçmeye çalıştı. Ancak hem bireysel farklılıklar, hem de aynı bireyin farklı zamanlarda farklı performanslar sergilemesi üzerine bu deneylerinden vazgeçti.

 Dış ve iç göz kaslarının göz merceğinin odaklanması üzerine etkisini araştırdı ve 1802'de Thomas Young tarafından yayınlanan görme gücü teorisini geliştirdi.



 Friedrich Albert Lange Kimdir?

 Lange; 1828-1875 yılları arasında yaşamış ve esas 1866 yılında yayınlamış olduğu "Materyalizmin Tarihi" adlı eseriyle ün kazanmış olan Yeni-Kantçı felsefe ekolüne dahil bir Alman filozofudur.

 Doğa bilimlerinde metodolojik bir ilke olarak görüldüğü zaman tasdik edilmek durumunda olan maddecilik, genel bir dünya görüşü ya da felsefeye veya bir metafiziğe dönüştürüldüğü zaman, Lange'ye göre, kesinlikle reddedilmelidir. Bu çerçeve içinde konuşulduğunda, ampirik psikoloji kapsamı içinde psişik süreçleri fizyolojik yoldan açıklamak mümkün ve doğru olur; fakat bilincin yalnızca maddeci bir yoruma elverişli olduğunu düşünmek ise aynı ölçüde yanlış ve safdillik olur; çünkü biz cisimler, sinirler ve fizyolojik süreçlerle ilgili her şeyi yalnızca bilinç marifetiyle biliyoruz.



 Wilhelm Wildelband Kimdir? (1848-1915)

 Felsefe tarihçisi olarak büyük ün yapmıştır. Ayrıca felsefe tarihçiliğinde “problem tarihçiliği” olarak anılan bir tarzın başlatıcısıdır. Buna göre, felsefe tarihçiliği, filozofların ve felsefe okullarının temel kavram, görüş ve sistemlerini anlatan bir tarz yanında, esasen problemleri anlatan ve filozofların görüşlerine problemlere getirdikleri çözüm önerileri olarak yer veren bir tarzı benimsemelidir. Kendisini bu yolda izleyen ve daha sonra Okul’dan ayrılan Nicolai Hartmann’a göre de, felsefe tarihinin gövdesini filozofların görüşleri ve felsefe sistemleri değil, tersine felsefe problemleri oluşturur.

 Filozofların görüşleri ve sistemler, gövdeye tutunan dal ve yapraklar gibidir; bazıları solar, çürüyüp gider; fakat problemler hep ayakta kalır. Windelband’ın Handbuch der Philosophiegeschichte, 1892 (Felsefe Tarihi El Kitabı) adlı yapıtı, günümüzde de sık sık yeni baskıları yapılan bir yapıt olmuştur. Bunun gibi Einführung in die Philosophie, 1914 (Felsefeye Giriş) adlı kitabı da, felsefenin bir arkitektoniğini sunmakla, yine günümüzde, bir temel başvuru kaynağı olmayı sürdürmektedir. Windelband, Kant’ın önemini, Marburg Okulu’nda olduğu gibi, onun bilim ve felsefe arasındaki bağı yeni bir şekilde kurmasında bulur. Ne var ki, aynı anda, Kant’ı matematiksel doğa bilimlerini öne çıkardığı, buna karşılık kendisinden sonra büyük bir gelişme gösteren tarih/tin/kültür bilimlerinin hakkını vermediği için eleştirir ve bu onun Marburg Okulu’nun doğabilimciliğini de eleştirdiği nokta olur.

 Windelband, bu eleştiriyle birlikte ve Kant felsefesinin bir açığını kapatmak amacıyla, tarih/tin/kültür bilimlerinin (pozitivist bilim felsefesi geleneğindeki adıyla: “sosyal bilimler”in) özgül yapısını ve metodiğini ele alır ve Kant’tan bilinçli olarak uzaklaşarak bu bilimlere bir felsefi temel arar. Windelband’a göre, “Mantık düşünmenin etiğidir”; nasıl düşünmemiz gerektiğini bir ahlaksal buyrukmuş gibi bize dikte eder. Mantık ilkelerine dayalı olarak düşünmek sadece bir bilişsel zorunluluk değil, aynı zamanda bir ahlaksal gereklilik, bir buyruktur da. Bunun gibi evreni algılayışımız da sadece bilişsel bir hal değildir; evreni aynı zamanda mantık kalıplarına göre kavrama gerekliliği yani buyruğu da bu algılayışa eşlik eder. Öyle ki, her türlü bilgisel ve ahlaksal yapı, esasen bizim oluşturduğumuz, bizim geçerlilik kazandırdığımız bir yapıdır. Bilgisel ve ahlaksal, her türlü geçerliliğin kaynağı biziz. Ve her şey bize kendi ürünümüz olan geçerlilik kalıpları içinde açıktır. Mantık ilkeleri bile ahlaksal buyruk kipinde olduklarına göre, tüm geçerlilik kalıpları aynı zamanda değer kalıplarıdır da.

 Windelband insan düşünmesinde ve yaşamında dört “geçerlilik kipi” ve dört “değer kalıbı”ndan söz eder. Mantık ilkeleri ve bunların geçerliliği en ilksel ve evrensel olanlarıdır. Daha sonra sırasıyla bilgisel (Doğru), ahlaksal (İyi) ve estetik (Güzel, Yüce) değer kalıpları gelir. Bu durumda felsefe esasen bir değerler bilimi veya bir değerler felsefesinden başka bir şey olmaz. Öyle ki, felsefe, bir yandan evrensel/rasyonel ilişkilerin (mantıksal, bilgisel değerlerin), öbür yandan tüm kültürlerin temellerinde yatan ve hepsi de değer kaynaklı olan ahlaksal ve estetik düşünüş ve duyuş/seziş biçimlerinin a priori kaynaklarını araştırma etkinliği haline gelir. “Felsefenin tümü bir değerler bilimidir” savıyla yola çıkan Windelband, Doğru, İyi, Güzel, Yüce başlıkları altında, mantıksal, bilgisel, ahlaksal, estetik değerlerin dünyayı kavrayış tarzımızı öncelediklerini, zaten felsefenin de tam da bu nedenle bir “değerler bilimi” olması gerektiğini tekrarlar. İşte, tarih/tin/kültür bilimlerinin konusu da, insanların ve toplumların değerlere bağlı olarak gerçekleştirdikleri bir dünya, bir kültür dünyasıdır.

 Windelband, 1894’de Strassburg Üniversitesi rektörü olarak yapmış olduğu ve Geschichte und Naturwissenschaft (Tarih ve Doğa Bilimi) başlığını taşıyan ünlü rektörlük konuşmasında, doğa bilimleri ile tarih/tin/kültür bilimlerini aşağıdaki kriterlere göre birbirinden ayırır. Windelband “sosyal bilimler” terimine, Comte pozitivizminin bir terimi olması nedeniyle başvurmak istemez. O “nomotetik bilimler” (yasa ortaya koyucu bilimler) ve “idiografik bilimler” (bir defalık olanı anlayıcı bilimler) terimlerine başvurur ki, ilk kez onun kullandığı bu terimler, günümüz bilim felsefesi çalışmalarında en sık kullanılan klasik terimler haline gelmişlerdir. Windelband’ın bilim felsefesi tarihine mal olmuş bu ayrım tablosu şöyledir:

 Nomotetik Bilimler

 1. Genel, zorunlu (apodiktik) yargılarla çalışırlar.
 2. Genelin bilgisine yönelirler.
 3. Gerçekliğin aynı kalan, tekrar eden formunu dikkate alırlar.
 4. İde (modern bilimde: doğa yasası) peşindedirler; bilgisel amaçları yasalara ulaşmaktır.
 5. Soyutlamacı bir tutumla çalışırlar.
 6. Nomotetik çalışırlar; yasalar ortaya koymak isterler.
 7. Yasa bilimidirler.
 8. Konuları doğadır.

 İdiografik Bilimler

 1. Tekil, yalın (assertorik) yargılarla çalışırlar.
 2. Özgül olanın bilgisine yönelirler.
 3. Gerçekliğin bir defalık, tekrar etmeyen, bir anlık içeriğini dikkate alırlar.
 4. Tekil bir durum, şey, olay peşindedirler. Bilgisel amaçları bir defalık hallerin bilgisine ulaşmaktır.
 5. Görüye, sezgiye, empatiye ve anlamaya dayalı bir tutumla çalışırlar.
 6. İdiografik çalışırlar; tekil ve tekrar etmeyeni anlamak isterler.
 7. Olay bilimidirler.
 8. Konuları insan, tarih ve kültürdür.

 Bu tablonun ayrıntılı bir değerlendirmesi için lütfen bakınız: Özlem, D. Max Weber'de Bilim ve Sosyoloji, 1990, 3. baskı: İnkılap Yayınevi, 2001.

 Windelband, tarih/tin/kültür bilimlerinin temellendirilmesinde tekil/tarihsel nesnenin seçimini şart koşan değersel bakış açısında yoğunlaşır. Şüphesiz, olup biten her şey tarihsel olay niteliği taşımaz. Tarihsel olay, herhangi bir anlama sahip, herhangi bir anlama göre olup bitmiş olaydır. Fakat bu, tarihsel bakımdan “anlamlı olma”nın ne olduğunu belirtmeyi, onun bir ölçütünü ortaya koymayı gerektirir. Bu tür ölçütler de, ancak, felsefenin yerini alacak olan genelgeçer bir değerler sisteminden çıkarılabilir. Çünkü anlamlı olma, değer-bağımlı olma demektir. Ve insan ve kültür dünyasında değer-bağımlılık alanından başka bir anlam alanı yoktur.

 Felsefenin yerini alacak böyle bir değerler sisteminin temel taslağı, değerlerle hiç ilgilenmemiş olsa da, zaten Kant tarafından Üç Kritik’te insan tininin edimleri olarak verilmiştir: Düşünme, İsteme, Hissetme. En yüksek değerler, bu üç temel edime koşut olarak, Doğru, İyi ve Güzel’dir. Marburg Okulu filozofları gibi Windelband da dine özel bir yer ayırır. Windelband’a göre, daha önce de belirtildiği gibi, insanın değere bağlı edimlerinin çerçevesi, mantıksal, etik ve estetik değerlerle ortaya çıkar. Din ise özel bir kültür alanı değildir. Bu yüzden Doğru, İyi ve Güzel gibi genelgeçer değerler (veya değerler sınıfı) yanında Kutsal gibi bir özel değer (veya değerler sınıfı) yoktur.

 Tersine, duyularüstü bir gerçeklikle ilgili oldukları kadarıyla, bunlardan, doğruca adı geçen değerler kastedilir aslında. Buna bağlı olarak Windelband, değerlerin statüsünü, hocası Lange’nin etkisiyle, var olmayan ama geçerli olan şeyler olmalarında bulur. Onların bir normal bilinçte kendi aşkın yerlerini buldukları kabul edildiğinde, değer teorisinin tüm özgüllüğü ortaya çıkar. Değerler öznel edimselliğin ideal temelleridir; fakat onların herhangi bir teolojik, dinsel veya metafizik kökeni yoktur. Windelband sadece tarih/tin/kültür bilimlerinin temellendirilmesi bakımından bir kültür felsefesinin dayanacağı bir değer teorisi taslağı ortaya koymakla ilgilenmez; aynı zamanda son yıllarında teolojik ve metafizik içermelerinden arındırılmış bir Hegelciliğin yenilenmesine de çalışır ve Kantçı çizgiden çok Yeni Hegelciliğe yakın bir çizgi izler.

 KAYNAK

 Kant ve Yeni Kantçılık; Doğan Özlem; Cogito Sayı: 41-42 2005; Yapı Kredi Yayınları

Ek Bilgiler

 Alman, filozof. Yeni-Kantçı Baden Okulu'nun kurucusudur.

 11 Mayıs 1848'de Postdam'da doğdu, 22 Ekim 1915'te Heidelberg'te öldü. Ortaöğrenimini doğduğu kentte bitirdikten sonra önce tarih okudu, sonra filozof Lotze ve Kuno Fischer'den esinlenerek, bütün çalışmalarını, felsefe alanında topladı. Kant'ın yapıtlarını inceleyince, onun düşünce yöntemini benimsedi, nesnelerin bağımsız birer varlık olmadığı görüşünden yola çıkarak Yeni-Kantçı Baden Okulu'nu kurdu. 1876'da Zürich, 1877'de Freiburg, 1882'de Strasburg, 1903'ten sonra da Heidelberg üniversitelerinde felsefe profesörü olarak görev yaptı.

 Windelband'ın düşüncesinin odağını tümel geçerlik taşıyan değerlerin açıklanması oluşturur. Ona göre felsefenin konusu insan başarılarının kaynağı olan ve kültür varlıklarının yaratılmasına olanak sağlayan değerleri belli bir dizge içinde toplayıp bütünleştirmektir. Felsefe yeni değerler yaratamaz, ancak var olan değerleri dağınıklıktan kurtarmayı, açıklığa kavuşturmayı amaçlar. Sorunlara çözüm aranırken, karşılıklı bağlantılar göz önünde tutulmalı, nesneler birbirinden soyutlanmamalı, tasarımla eylem, güzelle haz arasındaki varlık ilişkisi düşünülmeden soruna çözüm aranmamalıdır. Einleitung in die Philosophie ("Felsefeye Giriş") ve Prdludien ("Giriş") adlı yapıtlarından nesnel bilginin tümellik ve gerekimlilik kuralına dayandığını, onda toplum ve ahlak öğeleriyle uzlaşımcı bir özelliğin bulunduğunu ileri sürer. Onun ortaya attığı bu düşünce Yeni-Kantçılık öğretisine Baden Okulu'nun getirdiği yeniliği gösterir.

 Windelband'ın üzerinde durduğu önemli bir konu da tarihtir. Ona göre tarihte olayların yinelen*mesi, söz konusu değildir. Bu nedenle tarihte genel geçerlik taşıyan, değişmeyen bir yasa da yoktur. Öte yandan doğada ilerleme, yetkinleşme gibi evrimle ilgili gelişmeyi gösteren süreçler de yoktur, oysa tarihte vardır. Bundan dolayı ancak tarih insan varlığına dayanılarak açıklanabilir, doğa değil. İnsan, çevresinde tarih olaylarının gerçekleştiği, bir odaktır, onun bir tarih varlığı olmasının nedeni de budur. Tarihsel kültürü oluşturan öğeler insan değerlerinin de kurucu ilkeleridir, bu bakımdan toplumbilimin de tarihe dayanması gerekir. Toplumbilimin kapsadığı bütün sorunlar insanla bağlantılıdır.

 Toplumbilim, değişmeyen, bütün çağlar için geçerli sayılabilecek yasalar aramayı değil, her dönemi kendi kültür varlıklarının biçimlendirdiği değerler bütünü olarak görmelidir. Her dönem ancak kendi değerleriyle anlaşılabilir. Gerek toplumbilimin, gerek tarih felsefesinin ilgi alanına giren değerler birer ahlak kuralı değil, bireylerin yaşadıkları dönemlere göre, biçimlendirdikleri varlıklardır. Birey, geçmişten aldığını, kendi yaşama ortamına uygun olanı bularak, değiştirir. Çünkü her değer, ortaya konduğu dönemle sınırlıdır. Bu durum insan doğasının devingen olu*şundan kaynaklanır.

 Windelband'ın geliştirdiği kuram H. Rickert, E. Troeltsch gibi filozoflarca benimsenerek, din ve felsefe sorunlarının açıklanmasına uygulanmıştır.

 YAPITLARI

 Gescbichte der neueren philosophie, 2 cilt, 1878-1880, ("Yeni Felsefenin Tarihi"); Geschichte und Natunvissenschaft, 1894, ("Tarih ve Doğabilim") ; Platon, 1900, ("Platon"); Über Wllensfreiheit, 1904, ("İstenç Özgürlüğü Üstüne"); Prâludien, 1905, ("Giriş"); Einleitung in die Philosophie, 1914, ("Felsefeye Giriş").

 Heinrich Rickert Kimdir? (1863-1936)

 Windelband’ın öğrencisidir. Heidelberg’de profesör olarak çalışmıştır. Hocasının izinde değerler felsefesini geliştirmeye çalışmasının yanında, doğa bilimleri ve tarih/tin/kültür bilimleri ayrımıyla da yoğun olarak ilgilenmiştir.

 Rickert esas olarak Kant’ın aşkınsal idealizminden bir eleştirel ontolojiye geçme girişimiyle anılır. Özellikle değer problematiğiyle ilgilendiği dönemde bir çeşit “değer ontolojisi” geliştirmek istemiştir. Ona göre değerlerin kültürün taşıyıcıları olduklarında, onların kültür yaşamını belirlediklerinde hiçbir şüphe yoktur. Öyle ki, ona göre değer bilgiyi de önceler; çünkü en nihayet bilgi de bir değerin (Doğru) gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Bu konuda o Fichte’yi izleyerek pratik aklın teorik akla önceliğini savunmuştur. Rickert’in bilimler sınıflandırması ve kendi verdiği adla “kültür bilimleri”ni temellendiriş şekli, özellikle dostu ve öğrencisi Max Weber’in bilim anlayışını ve sosyolojiyi bir bilim olarak temellendirişini etkilemiştir.

 Onun bilim eleştirisinden bir diğer öğrencisi, doktora hocalığını da yaptığı Martin Heidegger de etkilenmiştir. Rickert’e göre pozitivist bilim anlayışı bir dogmatik natüralizme dayanmaktadır ki, bu dogmatik natüralizm, Comte’tan beri, pozitivistlerin “sosyal bilimler” diye adlandırdıkları “kültür bilimleri”nin de doğa bilimi modelinde kurulmaları girişiminde yönlendirici olmuştur. Pozitivistler “bilim” kavramını “deneyimsel bilim” ile sınırlandırdıklarından, duyusal deneyim konusu olamayan değerlerin toplumsal yaşamdaki belirleyici rollerini anlayamamışlardır.

 Bu konuda Dilthey’dan etkilenen Rickert’e göre, Comte, kendi verdiği adla “sosyoloji”sini böyle sınırlı bir bilim anlayışına, “pozitif bilim” modeline göre kurmakla, eksik ve hatta yanlış bir bilim ortaya çıkarmıştır. Rickert’e göre, Kant’ta olduğu gibi, bilgi, öznenin bir inşasıdır, bir kurgusudur. Ve bu inşada belirleyici olan, temeli oluşturan şey, Windelband’ın da ifade ettiği gibi, mantıktır. Dolayısıyla doğa bilimleri de, kültür bilimleri de, mantıksal kuruluşları bakımından aynı zemin üzerindedirler. Ancak onlar farklı yöntemler kullanırlar. Çünkü, farklı bilgisel ilgilere ve bilgisel hedeflere sahiptirler. Doğa bilimlerinin ilgisi, Windelband’ın işaret ettiği üzere, konularını genellik tasarımı altında bilmeye yöneliktir, hedefi ise genel yasalar (doğa yasaları) ortaya koymaktır.

 Buna karşılık kültür bilimlerinin ilgisi, konularını, yine Windelband’ın işaret ettiği üzere, bir defalık olaylar olarak ele almaya yöneliktir; hedefi ise bu olayları bir defalık bütünlükler halinde kavramaktır. İlgi ve hedeflerdeki bu farklılık, doğa bilimlerini genelleştirici bilimler, kültür bilimlerini ise tekilleştirici bilimler kılar. Ayrıca, kültür bilimleri, konusu olan sosyal gerçekliği değerlerin güdümünde oluşan bir gerçeklik olarak ele alır. Yine Windelband’ın belirttiği gibi, sosyal gerçeklik, insanların Doğru, İyi, Güzel gibi genel geçer değerler (veya değer sınıfları) altında gerçekleştirdikleri her şeyi içine alır. Ne var ki, Rickert, değerlerin her dönem ve çağda farklı şekillerde benimsendiklerini belirtir ki, kültür bilimlerinin görevi, zaten her çağda ve dönemde anlamları değişen değerlerle insan eylemleri arasındaki bağı kurmak ve kavramaktır. Onları tekilleştirici kılan yön de, bizzat her dönem ve çağın özgül kalmasıdır. Kültür bilimleri bu özgüllüğün peşinde olmalıdırlar. Değerlerle insan eylemleri arasındaki bağı kavramak ise anlama yoluyla olanaklıdır.

 Anlama, hermeneutikçilerin (örneğin çağdaşı Dilthey’ın) belirttikleri gibi, tarihi ve kültürü kavrama biçimi ve yöntemidir. Rickert’e göre doğa değerden yoksundur; dolayısıyla o algılanabilir ve açıklanabilir, fakat anlaşılamaz. Doğa bilimlerinde kavram kurma yasa-olgu ilişkisi temelinde gerçekleştirilir. Kültür bilimlerinde ise kavramlar, ancak değer-eylem ilişkisi gözetilerek kurulabilirler. Sonuç olarak, kültür bilimleri özgüllüğün ve tekilliğin bilimleridir. Bu nedenle özgül ve tekil olanı dışta bırakan veya ikincil kılan genelleştirici doğa bilimlerine göre, kültür bilimleri gerçekliğe daha yakın dururlar. Çünkü gerçek olan özgül ve tekil olandır; genel/evrensel olan ise sadece bir soyutlamadır.

 Max Weber (1864-1920), Berlin’de profesör olarak çalışmıştır. Heidelberg Okulu’yla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Rickert’in dostu ve öğrencisi olduğu gibi, onun bilim öğretisinin izleyicisidir ve Dilthey’ın hermeneutiği ile Rickert’in bilim öğretisini bağdaştırmaya çalışan bir anlamacı bilim ve anlamacı sosyoloji geliştirmiştir.

 KAYNAK

 Kant ve Yeni Kantçılık; Doğan Özlem; Cogito Sayı: 41-42 2005; Yapı Kredi Yayınları.

Paul Gerhard Natorp Kimdir?

 Paul Natorp, 1854-1924 yılları arasında yaşamış olan ünlü bir Alman filozofudur.

 Natorp, 1885'Ten itibaren Marburg'da profesör olarak çalışmış ve Yeni Kantçı felsefe ekolünün önemli savunucularından olan Magburg Okulu'nun en önemli isimlerinden birisi olmuştur. "Die Philosophie, ihr Problem und ihre Probleme, (1911)" (Felsefe, Problemi ve Problemleri) adlı yapıtı, Kant'a, Yeni Kantçılığa ve hocası Cohen'in öğretisine iyi bir giriş kitabı sayılmaktadır.

 En ünlü yapıtı "Platos Ideenlehre, (1903)" (Platon'un İdealar Öğretisi) isimli kitabıdır. Paul Natorp bu kitabında Kant'ın kategoriler öğretisini Platon'un idealar öğretisiyle karşılaştırmış ve hatta Kant'ı Platoncu açıdan yorumlamaya çalışmıştır.

 Felsefe tarihi alanındaki çalışmaları, açık bir dille kaleme alınmış olmaları nedeniyle akademik çevre dışında da etkili olmuştur. Pedagog olarak Pestalozzi üstüne çalışmaları da vardır.

 Sosyolojik Düşüncesi

 Natorp, "Birey olarak insan"ın karşısına "sosyal insan"ı koymuştur. Ona göre insanlık durumu içinde somut olan birey değil, topluluk ve toplumdur. Gerçi birey tamamen toplumun ve topluluğun belirlenimi altında değildir; bununla birlikte, bireyin topluluk ve toplumdan bağımsız bir var oluşu ve tanımı da yoktur. Bu yüzden her türlü bireyci öğreti, eksik bir öğretidir.

 Metodu ve Bilim Görüşü

 Natorp'a göre yaşamaya bilimsel yolla nüfuz edilemez. Yaşamanın bütünlüğüne ve anlamına yine ancak yaşamanın içinden varılabilir. Dolayısıyla bir genel mantık doğa bilimlerinin mantığı değil, kapsayıcı bir felsefi sistematik olmalıdır. Natorp bu görüşlerini "Philosophische Systematik, 1958" (Felsefi Sistematik) adlı yapıtında geliştirir.

 O da hocası Cohen gibi Almanlık ile Yahudilik arasında bir bağ kurar ve sonradan "sosyal idealizm" ve "idealist sosyalizm" olarak adlandırılan yeni bir sosyalizm görüşü geliştirir. Natorp, Yeni Kantçı okullar içinde kendisinden sonra gelen sosyalist eğilimli filozofları etkilemiştir. Ayrıca öğrencisi Martin Heidegger ve teolog Friedrich Gogarten de onun görüşlerinden etkilenmişlerdir.

 KAYNAK

 Kant ve Yeni Kantçılık; Doğan Özlem; Cogito; Sayı: 41-42 2005; Yapı Kredi Yayınları.



 Georg Simmel Kimdir?

 (1 Mart, 1858 – 28 Eylül, 1918)

 Alman sosyologlarının ilk kuşağından olan ünlü bir sosyologdur.

 Berlin'de Yahudi bir ailede doğmuştur. Babasının erken ölümü üzerine kendisini yetiştiren Katolik bakıcısı sebebiyle bir Katolik olarak büyütülmüştür. Çalışmaları "toplumsal yapı" kavramının sosyoloji literatürüne kazandırılmasını sağlamıştır. En önemli eseri "Philosophie der Geldes" (Paranın Felsefesi) isimli yapıtıdır.

 Simmel, Toplumsam Biçimler Okulu'nun kurucusu olan ve bir kapitalist toplum eleştirisi geliştiren sosyologtur. Simmel toplumdaki aynılaşmayı; vasat, ortalama bir zevkin oluşmasını seri üretime (production de masse) ve tüketime bağlamaktadır. Simmel'e göre yeni para anlayışı, kişinin insancıl özelliklerini bozar, kar arayışı modern toplumun ideolojisinin temelini oluşturur ve toplumsal ilişkilerde en önemli yeri tutar.

 Simmel toplum kavramının gerçekte asla var olmadığını, gerçekte var olanın iki birey arasındaki etkileşim (interaction) olduğunu ileri sürer. Simmel'e göre sosyolojinin incelemesi gereken konu da temelde bu etkileşim formlarıdır. Simmel'e göre hakim olma, boyun eğme, kabul etme, dışlama vb. konuların ve kavramların hepsi beraber etkileşim formlarıdır ve her etkileşim formu bir problemin çözümünü amaçlar. Sosyoloji her bir etkileşim formunun nasıl tanımlandığı, hangi probleme cevap oluşturduğu, şimdiki haline nasıl geldiği ve ne gibi sonuçlar doğurduğu gibi sorular sormalıdır.

 Simmel, toplumsal (daha doğrusu etkileşimsel) ilişkileri sosyal uzam dediği bir alanın içinde tanımlar ve etkileşim formlarının bu uzam içinde incelenebileceğini öne sürer. Tüm bu etkileşim formları içinde Georg Simmel'e göre en temel olanı, "Stranger"dır.

 Başlıca Eserleri


 - Über sociale Differenzierung, Leipzig: Duncker & Humblot, 1890 [Toplumsal Farklılaşma Üzerine]

 - Einleitung in die Moralwissenschaft, 2 vols, Berlin: Hertz, 1892-3 [Etik Bilimine Giriş]

 - Die Probleme der Geschichtphilosophie, Leipzig: Duncker & Humblot, 1892, 2nd edn 1905 [Tarih Felsefesinin Problemleri]

 - Philosophie der Geldes, Leipzig: Duncker & Humblot, 1900, 2nd edn 1907 [Paranın Felsefesi]

 - The Metropolis and Mental Life', 1903

 - Kant, Leipzig: Duncker & Humblot, 1904, 6th edn 1924

 - Kant und Goethe, Berlin: Marquardt, 1906

 - Die Religion, Frankfurt am Main: Rütten & Loening, 1906, 2nd edn 1912

 - Schopenhauer und Nietzsche, Leipzig: Duncker & Humblot, 1907

 - Soziologie, Leipzig: Duncker & Humblot, 1908 [Sociology: Investigations on the Forms of Sociation]

 - Hauptprobleme der Philosophie, Leipzig: Göschen, 1910

 - Philosophische Kultur, Leipzig: Kröner, 1911, 2nd edn 1919

 - Goethe, Leipzig: Klinkhardt, 1913

 - Grundfragen der Soziologie, Berlin: Göschen, 1917 [Fundamental Questions of Sociology]

 - Rembrandt, Leipzig: Wolff, 1917

 - Lebensanschauung, München: Duncker & Humblot, 1918

 - Zur Philosophie der Kunst, Potsdam: Kiepenheur, 1922

 - Fragmente und Aufsäze aus dem Nachlass, ed G Kantorowicz, München: Drei Masken Verlag, 1923

 - Brücke und Tür, ed M Landmann & M Susman, Stuttgart: Koehler, 1957


 Georg Simmel ve Sosyolojik Görüşleri

 Amerikan sosyolojisinde Simmel'in (1858-1918) etkisi, şimdiye kadar tartışılan teorisyenlerden farklıdır. Marx, Durkeim ve Weber daha sonra önem kazanmalarına rağmen 20. yüz yılın başlarında Amerikan teorisinde göreceli olarak daha az etkilidirler. Simmel ise ilk Amerikan sosyologlarınca daha iyi tanınmaktadır.

 Simmel'in Özgeçmişi

 1858 1 Mart. Berlin'de doğmuştur. Babasını küçük yaşta kaybetmiş olan Simmel üniversitede tarih ve felsefe eğitimi almıştır.

 1881 "Kant'ın Fiziksel Monadolojisine Göre Gerçeğin Doğası" adlı tezi ile doktorasını tamamlamıştır.

 1885 yılından itibaren üniversitede ders vermeye başlamış bu durum Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar devam etmiştir.

 1890 "Sosyal Farklılaşma (Soziale Differenzierung) adlı eseri yayımlanmıştır.

 1892 "Cemiyet Felsefesinin Problemleri " adlı eseri yayımlanmıştır.

 1894 "Sosyolojinin Problem" adlı eseri yayımlanır, bu çalışmasında sosyolojinin deneysel çalışmalar yapması gerektiğini vurgulamıştır.

 1900 "Paranın Felsefesi" adlı eseri yayımlanır .

 1908 "Sosyoloji" adlı eserinin yayımlanması ile sosyoloji çevrelerinde tanınmıştır ve sosyal psikolojinin kurucularından biri olmuştur.

 1918 Strasbourg'da ölmüştür.

 Simmel'in Sosyolojik Düşünceleri

 Georg Simmel mikro-sosyoloji alanında "alış-veriş teorisi", "sembolik etkileşim" ve "küçük grup araştırmaları"nın geliştirilmesinde oynadığı önemli rolün etkisiyle tanınmaktadır. Simmel'in çalışmaları çağdaş Amerikan sosyolojisinde etkili olmuştur. Simmel; Spencer, Darwin ve Marx'tan etkilenmiştir. Politik, ekonomik ve endüstriyel gelişme üzerinde durmuştur.

 Amacı: Etkileşim kalıpları ve formları ile toplumun incelenmesidir.

 Sayıltıları:

 1. Organik yaklaşımın reddi (Toplumun bir organizma olarak ele alınması),

 2. Toplumun, etkileşim ile birbirine bağlı bireyler olarak düşünülmesi,

 3. Bireylerin sayısının toplumdaki (bireyler arası) etkileşim biçimlerini belirlemesi,

 4. Birey ve toplum arasındaki ilişkinin diyalektik olarak düşünülmesidir.

 Metodolojisi:

 1. Formel sosyoloji içinde sınırlı ve sürekli etkileşimi incelemek.

 2. Soyutlama, analitik, tarihsel, karşılaştırmalı yaklaşımların kullanımı.

 3. Sosyal tipler üzerinde inceleme.

 Tipolojisi: Sosyal grupların tiplerinin oluşturulmasıdır bunu şema ile şöyle gösterebiliriz:

 - Monad (birli) grup, dyadic (ikili) grup, triadic (üçlü) grup, küçük grup, büyük Grup

 - Tek kişi, iki kişi, üç kişi, dört kişi, beş ya da daha çok kişi.

 - Tam özgürlük, bağlılık, otorite yapısı, adetlerin gelişmesi, fazla kişi.

 - Birlik ve sentez, daha resmi birliktelikler.

 - Bireyselliğin ve kanunların azalması ve gelişmesi.

 Simmel, Durkeim tarafından ifade edilen toplumun gerçek ve maddi bütünlük olduğu fikrini reddetmiştir. Bu görüşün Fransa'da Comte, İngiltere'de Spencer ve Almanya'da Schaffle tarafından benimsendiğini görmüştür. O, toplumu bir şey ya da bir organizma olarak yani biyolojik bir oluşum gibi ele almamıştır. Yine "toplum bireylerin tek tek toplamından fazla bir şeydir." fikrini benimsemez. O, daha orta bir yolla toplumu etkileşim seti olarak alır. Simmel'e göre toplum birbirleriyle sürekli etkileşimde bulunan bireyler arasındaki karmaşık ilişkilerden oluşmaktadır.

 Simmel'e göre sosyolojinin alanı nedir?

 Simmel içerik bakımından toplumsal olayların ekonomi, din, hukuk, tarih gibi alanlarının bu alanları kapsayan çeşitli bilimler tarafından incelendiğini, sosyolojinin konusunun ise toplumsallaşma/sosyalleşme biçimleri veya insan ilişkileri alanı olduğunu ileri sürmüştür. Böylelikle Simmel konu itibariyle sosyolojiyi diğer sosyal bilimlerden ayırmış ve bu sosyal biçimlerin sosyolojiye has bir inceleme alanı olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşten hareketle tasarladığı sosyoloji "Formel Sosyoloji" adını almıştır.

 Simmel Biçimler/Formel sosyolojinin kurucusu ve önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur. Yabacılık, çatışma, sayıların rolü gibi pek çok kavramı bu başlık altında incelemiştir. Şimdi pek çok çağdaş sosyologun düşüncelerini etkilemiş olan bu alanı inceleyelim:

 Simmel öncelikle bireylerin toplum içindeki davranışlarını 3 grup altında toplamıştır: İlki insanların farklı güdülerle; çıkar, ihtiras, otorite isteği gibi. Davrandığını bu olguların incelemesinin psikoloji tarafından yapılması gerektiğini belirtir. İkinci olarak bireyin kendisi incelenmelidir, ancak birey burada onun diğerlerine etkisi ya da diğerlerinin onun üzerindeki etkisi bağlamında yani bireyin diğerleri ile etkileşimleri doğrultusunda davranışlarının incelenmesidir. Bu tür olguları ise sosyal psikoloji incelemelidir. Üçüncüsü ise, bireylerin taklit, rekabet, hiyerarşik yapılar ya da okul, kilise, devlet gibi toplumsal gruplanmalarda ortaya çıkan davranış biçimlerinin incelemesidir, bu tür olguları ise sosyoloji incelemelidir.

 Simmel bunu şöyle izah eder; sosyoloji devlet, ticari birlik ya da aile gibi yapılarda bireylerarası ilişkilerin rekabet, dayanışma, düşmanlık gibi kurumsal özellik taşıyan biçimlerini incelemelidir. Simmel'e göre bireyler bu biçimler olmaksızın içlerindeki duyguların içeriğini gösteremezler. Başka bir deyişle, bireyler arası etkileşimde bireysel eğilimler, ihtiraslar, çıkarlar, somutlaşmakta bir biçim kazanmaktadırlar. Simmel bu konuda bir noktaya dikkati çekmektedir: aynı içerik kendini değişik toplumsal biçimlerde gösterebilirken tam tersi de olabilmektedir, yani değişik içerikler aynı toplumsal biçimi alabilmektedir. Yani, hiyerarşi, rekabet, taklit, işbölümü gibi davranış biçimleri dinsel bir cemaatte, devlette, gizli bir dernekte, ekonomik örgütte, ailede de görülmektedir. Toplumsallaşmaları ortaya çıkaran çıkarlar içerik olarak çeşit çeşit olabilir ama benzer biçim alabilirler, bunun tersine olarak da kimi çıkarlar kendilerini değişik toplumsallaşma biçimlerinde somutlaştırabilirler.

 Şimdi Simmel'in bu alanla ilgili çalışmalarından bir örnek verelim; Sosyolojide sayılar iki şekilde kullanılmaktadır; sosyometri ya da nicel yöntemler (istatistik, grafik, faktör analizleri gibi), diğeri de Simmel'in öncülük yaptığı sayıların toplumsal gruplara ayrımlar getirmesi şeklindedir. Yani, bir kişi bir sayıdan bir diğerine geçerken diğer biçimlerden tümüyle ayrılmış, yani belirleyicileri ve sınırları olan yeni biçimlere dönüşmüştür.

 Kullandığı pek çok örnekle Simmel, hem grubun kendini algılayışında hem de dışarıdan algılanışında sayının üstlendiği rolü göstermektedir. Burada sayı grup örgütlendiricisi rolündedir. Örn; Altı-yedi kişilik bir grubun yapısı yüzlerce üyesi olan bir gruptan farklıdır, dahası çatışmanın olup olmayacağı veya olursa çatışmanın şekli grup büyüklüğü tarafından belirlenmektedir. Bir diğer örnek verilecek olursa; otuz kişilik bir atölyede grev olma olasılığı binlerce çalışanın bir arada olduğu bir fabrikadan daha az olmaktadır. Sayı azınlık ve çoğunluk arasındaki temel fark olmaktadır.

 Simmel'e göre, bir grubun sayıca büyümesi ona yeni özellikler verirken diğer başka özelliklerinin de kaybolmasını ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzden toplumsal biçimler belli sayısal düzeylerin altına ya da üstüne çıktıklarında değişik özellikler kazanmaktadır. Simmel bu özellikleri şöyle açıklamıştır; Bir sayısı ya da birlik yalnızlığın ilkesidir bu anlamda diğer biçimlerde olmayan bir özelliği vardır. Birlik ve ikilik arasında ise gerçek bir ayrım vardır, bireyler bir çift oluşturmaktadır, sayıca eşit olmasından ötürü bireyler arasında birebir iletişim vardır. Diğer gruplardan farklı olarak, ikili grup bireylerin ötesinde bir anlama ulaşamaz. Burada bağımsız bir grup yapısı yoktur. Buradaki grup birbirinden farklı iki bireyden başka bir şey değildir. Bireyler grup düzeyine indirilemez.

 Ancak iki sayısından üçe geçince diğerlerinde olmayan kimi farklı özellikler devreye girmektedir. Üçüncü bir kişinin olmasında azınlık ve çoğunluktan bahsedilebilmektedir. Örneğin A ve B kişilerinin yanına bir C kişisinin geldiğini varsayalım; bu durumda A ve B'nin mi C'ye yoksa B ve C'nin mi A'ya karşı olacağı , bu çeşit bağlaşmalara olanak vermeyen ikili yapıdan ayrılmaktadır. Simmel buna örnek olarak evliliği vermiştir. Evli çift ikili bir yapıda iken çocuğun katılması üçlü bir yapıya geçmiş ve sayının artması yanında bireylerin tutumlarının değişerek yepyeni bir boyut kazanmasına neden olmuştur. Simmel için iki kişili ve üç kişili gruplar arasında çok önemli bir fark vardır. Üçüncü kişinin eklenmesi grupta köklü bir değişime yol açmaktadır. Bu durum üçlü grupta farklıdır. Burada tek tek bireylerin ötesinde grup farklı bir anlam taşır. Bağımsız bir grup yapısı oluşturmaya müsaittir. Sonuç olarak burada bireysellik için bir tehlike söz konusudur. Bu grup yapısı üyeler üzerinde geniş bir etki yapabilir. Üçüncü kişinin eklenmesi, birçok sosyal rolün ortaya çıkmasına imkan tanır. Örn. Üçüncü şahıs grup içindeki tartışmalarda hakem ya da aracı rolünü üstlenebilir. Üçüncü şahıs, diğer iki kişi arasındaki tartışmayı kendi lehine kullanabilir veya diğer iki kişi arasında rekabet unsuru olabilir.

 Üçüncü şahıs, diğer iki şahıs arasında kendi üstünlüğünü sağlamak için kasten bir çatışmayı teşvik edebilir.(Böl ve yönet)Tabakalaşma sistemi ve otorite yapısı ortaya çıkar. İkiliden üçlü yapıya geçiş sosyal yapının gelişmesi için elzemdir. Bireyler üzerinde baskın olan bu yapı ikili de yoktur.

 Bu iki kişilik gruptan üçlüye değişim daha ve daha geniş gruplar boyunca devam eder, sonuçta toplumlar ortaya çıkmaktadır. Bu tip geniş sosyal yapılarda, birey gittikçe artarak toplumun yapısından ayrılır, yalnız ve daha yalnız yaşar,tecrit edilmiş bir şekilde olur. Nihayet sosyal yapı ve bireyler arasındaki diyalektik ilişki içinde sonuçlanır. Buradaki tezatlık “toplum bireyselliğin ve özerkliğin ortaya çıkmasına izin verir, fakat aynı zamanda da engel olmaktadır.

 Simmel bir grup ya da toplumsal sistem içindeki çatışmaların gerginliklerin o sisteme bütünleştirici bir etkisi olduğunu ileri sürmüştür. Simmel' e göre çatışma ve düzen karşılıklı ilişki içindedirler.

 Bunu Simmel'in adetleri incelemesiyle daha da iyi açıklamak mümkündür:

 Adetler, bir tarafta, grubun ihtiyaçlarına cevap vermeyi sağlayan sosyal ilişki kalıpları vazifesi görmektedir. Diğer tarafta bireysel davranmak isteyenler için sapma olanağı sağlamaktadır. Görenek tarihsel bir süreç içerir; başlangıçta neyin adete uygun olduğunu herkes kabul eder, ancak kaçınılmaz olarak bazı bireyler bu düşünceden sapabilirler ve nihayet yeni adetlere topluca uyum sağlayabilirler. Adet bu anlamda diyalektik bir anlam taşır, ilk önce başarı ve sonra mevcut adetlerden sapmalar ortaya çıkar. Geniş bir kitlenin bunu kabul etmesi ile , yeni adetler çekiciliğini kaybeder. Bu esnada başka bir düalite yeni bir adet hareketinin ortaya çıkmasına yol açar. Bir kişi gruba öncülük edebilir, paradoksal olarak, daha iyi olanın diğerini takip etmesi şeklinde sürer. Bu ise zorunlu bir uyma ile oluşur. Nihayet Simmel sadece adet konusunda birbirini takip eden süreçleri değil, adetlerin dışında kalan bir grup insanı da inceler. Adetlere uymayan insanlar, adetleri sadece taklit ederler, ancak kendi bildiklerince yaşarlar. Sonra Simmel bu grubun taklit ettikleri adetlerin zıddı olan bir tarza bağlandıklarını söyler. Bireyler adetlerden bireyselliklerini kaybedecekleri düşüncesiyle kaçınırlar. Bu korku, Simmel'e göre kişisel güç ve bağımsızlığın işaretidir.

 Simmel'in bu görüşlerini toplumsal etkileşim tiplerini incelerken çokluk kavramını kullanması ile açıklamak mümkündür. Bir taraftan grubun veya toplumun sayısı arttıkça bireysel özgürlük artmaktadır. Küçük bir grup veya toplum ise birey üzerinde kontrol oluşturmaktadır. Daha büyük bir toplum ise birçok gruptan oluşuyor ve her biri sadece küçük bir bölümüne kontrol uygulamaktadır. Fakat Smmel'e göre geniş toplumlarda birçok problemler bireysel özgürlüğü tehlikeye sokmaktadır. Fiziksel yakınlık ise kitle içinde insanları kolay telkin edilebilir, basit bir fikri takip edebilir, düşünmeden bağlanabilir yapmaktadır.

 Bu bağlamda Simmel'in toplumsal etkileşim tiplerini incelerken mesafe kavramını ele almasını inceleyelim: Mesafe konusu ise şöyledir: "Para Felsefesi" adlı eserinde şeyleri değerli yapan unsurları parayı analiz etmek için incelemiştir. Bir şeyi değerli yapan Simmel'e göre aktör ile olan mesafesidir. Eğer çok yakın ve elde etmesi kolay ise değersiz, çok uzak ve elde etmesi zor ise değerli olmaktadır.

 Simmel'in "Yabancı" adlı incelemesinde yine bu konu ile ilgili yaklaşımlar bulunmaktadır. Yine aktörün gruba yakınlığı, onu yabancı yapmıyor, eğer gruba uzak ise temas kuramadığı için yabancı olmaktadır. Yabancı gruba yakınsa onlarla etkileşimden sonra grubun organik üyesi olabiliyor. Fakat Simmel sadece yabancı kavramı ile değil yabancılık ile de ilgilenmiştir. Bu bir etkileşim formudur. Yabancılık derecesi grubun içine veya yakınına girmesiyle farklılaşır.

 Şimdiye kadar Simmel'in tiplerinden yabancıyı gördük, bundan başka cimri, müsrif, maceracı ve soylu tiplemeleri vardır. Yoksulluk; Simmel açısından başkaları tarafından yardım edilen veya en azından bu yardımı almaya hakkı olan kişilerin sosyal ilişkisi olarak ele alınır. Yoksulluk kişinin parası olmadığı anlamında ele alınmaz. İhtiyacı olanın yardım almaya hakkı vardır ve bu hak yardım almaktan dolayı acı vermemektedir. Vericiler ihtiyacı olana vermek zorundadır. Simmel fonksiyonalist bir bakış açısı ile toplum tarafından yoksullara yardım yapılmasını sistemini destekleyici bulmaktadır. Toplum fakirlere yardımı gerekli kılar, böylelikle fakirler toplumun aktif ve tehlikeli düşmanları olmaz. Öyleyse verimlilikleri arttırılabilir ve nesilleri dejenerasyondan kurtulabilir. Burada devlet anahtar roldedir. Fakirlere yardım bürokratik yoldan olabilecektir.

 Simmel, yoksulluk kavramının relatifliği üzerinde de durmaktadır. Yoksul, toplumun sadece en aşağı kısmında bulunan değildir. Yoksulluk bütün sosyal tabakalarda bulunabilmektedir. Göreli olarak yoksulluk kavramına göre; eğer insanlar üst sınıfa bile dahilse,çevresindekilerden daha az zengin ise bu insanlar karşılaştırmalı olarak fakir sayılabilmektedir. Böylelikle hükümet programı da problemi tamamıyla çözme gücünde değildir.

 Simmel Tönnies'in topluluk toplum kavramlarını modern topluma uygulamıştır. Kentte oturan insanların kişiliği ve kültürü üzerinde kentleşmenin etkilerini araştırmıştır. Tıpkı Tönnies gibi Simmel'de kent toplumlarını kırsal toplumlara göre daha rasyonel olarak ele almaktadır. Bu bakımdan kent toplumlarında ikincil ve çıkarlara dayalı ilişkiler egemen iken kırsal topluluklarda birincil ve geleneksel ilişkiler vardır. Kent toplumlarının rasyonelliği yaşamın artan temposu ve işbölümünün bir sonucu olmaktadır. Kentsel yaşamda para ekonomisi hakimdir. Kentte hayati önem taşıyan unsur pazardır. Bu nedenle kentsel yaşam zihniyeti çıkarlara dayalıdır. Simmel kentte egemen olan bireyselliğin derecesinin artması ile bireylerin birbirinden soğuduğunu ve böyle bir ortamda da yabancılaşma ve sapkın davranışların kaçınılmaz hale geldiğini ileri sürmüştür.

 Simmel'in görüşleri çatışma teorilerini, sembolik etkileşim teorilerini, alış-veriş teorilerini ve yapısalcıları etkilemiştir.




 Ernst Cassirer Kimdir?

 Ernst Cassirer 1874-1945. Alman filozofu. Kant felsefesinden hareket eden ve Kant'ın insan zihnindeki a priori kavramların doğal dünyaya şekil verme yollarıyla ilgili temel ilkelerini genişleten Cassirer, bir kavramın çok sayıda tekil örnekten, bireysel varlıktan soyutlama yoluyla elde edildiği görüşüne şiddetle karşı çıkmış ve tıpkı Platon gibi, kavramın, bilgiyi düzenleyen bir araç olarak, tikellerin, bireysel nesnelerin sınıflandırılabilmesi için daha önceden var olduğunu belirtmiştir.

 Cassier'in Temel Felsefesinin Özeti

 Ernst Cassirer Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Breslau'da doğmuş. Yeni-Kantçı felsefe ekolüne bağlı olmasıyla bilinen Magdeburg Üniversitesi'nde asistan olarak görev almıştır. Kant'a yakınlık duyarken, "absolute kurallar" peşinde koşan Hegel'i eleştirmiştir. Ayrıca Vico ve Herder gibi hermeneutik ve kültürel bilimlerde etkili olmuş şahısların tesiri altında kalmıştır.

 Ernst Cassirer düşüncelerini Kant'a dayandırmıştır. "Sembolik Formların Felsefesi" isimli eseri ile de ün kazanmıştır. Cassirer bu eserinde, tüm sembolik formların genel bir felsefesini inşa etmeyi amaç edinmiştir. Dilsel formlardan mistik düşünceye ve oradan da bilim felsefesine geçiş yapmıştır. Bu değişik formların nasıl oluştuğunu anlamayı amaç edinmiştir.

 Cassirer elementlerin içeriğinin ve ilişkilerin karşılıklı olarak birbirlerini oluşturduğunu ve inşa etiklerini söyler. Epistemolojik süreçlerde bir farklılaşma vardır, bu da bireysel elementlerin farklı tipteki ilişkilerle ifade edilmesinden kaynaklanır.

 Tüm sembolik formların temel prensibi onların sadece spesifk olanla anlaşılabileceği, spesifik olanın ise genele referans verilerek anlaşılabileceği düşüncesini 1942'de yazdığı "The Logic Of Cultural Sciences" isimli eserinde anlatmıştır. Bu manada sosyolojide, özellikle kültür sosyolojisinde önemli bir isim olarak kabul görmektedir.

 Simgesel Formlar Felsefesi

 Cassirer'in felsefeye yeni-kantçı mevzilerden en büyük katkısı, Magnum Opus'u olan 3 ciltlik "Philosophie Der Symbolischen Formen" ("simgesel formlar felsefesi") eserinde geliştirdiği paradigmadır.

 Cassirer'in bilim felsefesine göre modern bilimsel düşünce "işlevsel kavram" üzerine kuruludur. Aristocu kavram üretimi kuramına (bir tikellikler seti içindeki farklılıklar ve benzerliklerden yola çıkarak müşterek bir tözsel unsur bulup bundan kavram üretmek) karşıt olarak "işlevsel kavram" bir tikellikler setini bir seri içinde düzene sokacak bir ilke peşindedir.

 Tikelliklerin bir seri içinde sıralanması, bir "töz"den farklı olarak, düzene soktuğu unsurlardan bağımsız bir gerçekliğe ya da anlama sahip değildir. unsurlar ancak serinin içindeki pozisyonlarına göre anlam sahibi olurlar. Cassirer bu model ile insan zihninin bilişsel ya da bilişsel olmayan faaliyetleri sırasında deneyim denen herzeyi kurusunu açıklamaya çalışır.

 "İşlevsel kavram"ın kökeni tabi ki de Kant'tır. Cassirer bunu, insan deneyiminin ayrılmaz bir parçası olan "simge" ile ilerletir. Buradan yola çıkarak, Kant'ın "aklın eleştirisi" Cassirer'de "kültürün eleştirisi" haline gelir. Her farklı kültürün, algılanan tikellikleri belli bir düzene sokma yolu vardır. Her kültürün kendi formu, kendi nesne kurma, nedensellik anlatma, mekan tasarımı, zaman ve sayı tahayyülü vardır. Buradan hareketle Cassirer mit, din, dil, sanat, tarih ve bilim gibi şeyleri "simgesel formlar" olarak kurar. Başka formların da mümkün olduğunu söylese de mesela ahlaklılık, teknoloji, ekonomi gibi "form"ları pek açmaz.

 "Simgesel Formlar Felsefesi"nin üçüncü cildinde ("bilgi fenomenolojisi") bize bilincin temel gelişimine tekabül eden 3 tane simgesel form olduğunu anlatır:

 (a) ausdruckfunktion - tüm bilgi ve kültür "ifade (ausdruck) işlevi"nden kaynaklanır. "İfade" düzeyinde bir nesne "hissedilir". Bilinç bu düzeyde "mit" halini alır. Simge ve simgelenen aynı gerçeklik seviyesindedir.

 (b) darstellungsfunktion - hissedilen mitik imge dilin mantıksal güçlerinin kilidini açar ve "temsiliyet (darstellung) işlevi"ni üretir. Bu işlev ile ortak duyusal nesnelerin dünyası yaratılır, nesnelerin nitelikleri ve sınıfları doğar. Simge ve simgelenen artık ayrı gerçeklik düzeyleri haline gelir.

 (c) bedeutungsfunktion - bunun ötesine "işaretleyici (bedeutung) işlev" ile geçilir, bu da bilimsel ve kuramsal düşünceye tekabül eder. Burada "simgesel sistemler"in yaratılması mümkün kılınır. Simgeler burada diğer simge düzenlerini işaretlerler: matematik ve matematiksel mantık örnek verilebilir.

 Cassier'den Seçme Sözler

 - "Kültür; tekrar ve yenilik arasındaki bitmeyen bir savaş alanıdır. Gelenekte somutlaşan tekrar, kültürün tutucu; atlamalarda ve sıçramalarda somutlaşan yenilik ise kültürün özgürleştirici güçleridir."

 - "Bir şeyi anlamak için onun işlevini anlamak lazımdır."

Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.