Gönderen Konu: O kadar uzun boylu değil...  (Okunma sayısı 1104 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Komün

  • İleti: 34
O kadar uzun boylu değil...
« : 18 Temmuz 2014, 11:31:17 »
O kadar uzun boylu değil...


Kürt halk önderi Abdullah Öcalan bu sefer de Marks'ın Paris Komünü'yle ilgili yaklaşımını tahrif ediyor...

Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın çeşitli konularda görüşlerini ifade ederken zaman zaman başvurduğu bir yöntem var: İleri sürdüğü tezleri Marksizm‘le kıyaslıyor, olumsuz anlamda onunla ilişkilendiriyor ve “onu da aşan bir öz ve derinlik taşıdığını” iddia ederek güçlendirmeye çalışıyor.
 
Bu bir tercih ve yöntem sorunu ve her politik şahsiyet gibi kuşkusuz Abdullah Öcalan’ın da hakkı. Kaldı ki Marksizm kimsenin tekelinde olmadığı gibi eleştiri dışı kutsal bir öğreti de değil.
 
Yalnız Öcalan, kendi görüş ve politikalarına güç kazandırmak amacıyla bu yöntemi kullanırken, önce Marksizmi deforme ediyor, ona ait olmayan tez ve görüşleri malediyor, arkasından eleştirilerini bunlar üzerine kuruyor. Üstelik Marksizme, onun önderlerine ve sosyalizmin tarihine yönelik bu eleştiriler sık sık açık ya da üstü örtük küçümseme ve hakaret boyutlarına varıyor. Yanlış ve kabul edilemez olan bu.
 
Marks’a ve Paris Komünü’ne hakaret


Bunun son örneklerinden biri, Marks’ın Paris Komünü’yle olan ilişkisi, ona olan yaklaşımı konusunda sergilendi. Haziran sonunda İmralı’ya giden HDP Heyeti’nden İdris Baluken’in Öcalan’la yaptıkları görüşmeye dair Özgür Gündem gazetesine anlattıklarına bakılırsa, şu an İmralı’da yürütülmekte olan “müzakere süreci”nin Marksizme aykırı bir tutum olmadığını ileri sürerek, buna kanıt olarak da Marks’ın tarihteki ilk proleter devrim olan Paris Komünü’ne yönelttiğini iddia ettiği bir “eleştiriyi” göstermiş. Baluken’in aktarımına göre güya Marks, Paris komünarlarını, “sağduyu ile müzakere etselerdi, tek doğru şeyi yapmış olacaklardı. Bunu yapmadıkları için de çok büyük acılar yaşandı. On binlerce insan öldü” diye eleştirmiş (ANF sitesi, 1 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan “Öcalan: Fırtına koparmalıyız” başlığını taşıyan haber).
 
Bu iddia kesinlikle doğru değildir!.. Marksizmin kurucu önderlerinden büyük devrimci Marks’ın, Komün ve Komünarlar hakkında böyle bir değerlendirmesi ve eleştirisi yoktur! Bu hem Marks’ı hem de Paris Komünü’ne ilişkin tarihsel gerçekleri çarpıtmaktır. Onlarla oynamak, kendi düşüncelerimiz ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda eğip bükmektir.
 
Bu tahrifatla Marks, ünlü dönek Plehanov’un 1905 devrimi karşısında takındığı tutuma benzer şekilde devrime karşı çıkan, uzlaşma yanlısı bir pasifist olarak resmedilmekte; yiğit Paris Komünarları ise, “sağduyu yoksunu bir keskinlik sergiledikleri için ön binlerce insanın ölmesine ve büyük acıların yaşanmasına sebep olmuş sorumsuzlar” konumuna düşürülmektedir.
 
Marksistler için bu, öğretilerine, önderlerine ve tarihlerine yönelik ağır bir saldırı ve hakarettir!.. Kendisine saygısı olan hiçbir Marksist, bunu görmezlikten gelip sineye çekemez!
 
Kürt düşmanı şovenizmin ve sosyal şovenizmin kendilerini kusmak için adeta fırsat kolladığı bir tarihsel kesitte, Kürt ulusal hareketine ve onun değerlerine yaklaşım konusunda elbette çok daha hassas ve sorumlu davranmak gerekir. Devrimci dostluğun ve kardeşliğin gereği olan eleştiriler sırasında bile, en az eleştirilerin özü kadar önem taşıyan bu boyut gözden kaçırılmamalı, 40 yıla yakın bir süredir büyük bedeller ödemiş bir hareket ve kardeş bir halka karşı saygı asla elden bırakılmamalıdır. Ancak benzer bir hassasiyeti, ulusal hareketin sözcüleri ve temsilcileri de kendi cephelerinden göstermek zorundadırlar. Karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki bunu gerektirir.
 
Marks’ın Komün değerlendirmesi devrimcidir


Öcalan’ın iddiası, aslında onun Marksist teori ve işçi sınıfı hareketinin tarihine ilişkin bilgi yetersizliğinin yeni bir örneğidir. Çünkü Marks, konuya ilişkin bütün makalelerinde Komün’ü, en başta sınıf düşmanlarına karşı fazla ‘yumuşak’ davranmakla eleştirir. “Devirdiğiniz burjuvazinin üzerine neden büyük bir kararlılıkla gitmediniz, onu neden bütünüyle silahsızlandırmadınız, Paris içinde kalan karşıdevrimcilerin ezilmesinde neden tereddütlü ve fazla hoşgörülü davrandınız, Versay’a kaçmış olan burjuvazinin dağılmış olan güçlerini yeniden toparlamasına neden izin verdiniz” diye sorgular. “Fransız merkez bankasına neden el koymadınız” diye sorar. Komün’ün iç ilişkilerindeki merkeziyetçilik ve otorite eksikliğini eleştirir vb.
 
Marks bu sorgulamayı, ayaklanma (devrim) sanatının yine kendisinin formüle ettiği temel bir yasası ışığında yapar: “Ayaklanma bir sanattır, onunla oynamaya gelmez, diğer yandan ona bir kez girişilmişse eğer, hiçbir tereddüt ve yalpalama gösterilmemeli, büyük bir cesaret ve kararlılıkla saldırı esas alınmalıdır. Ayaklanmacıların morali yüksek tutmak için her gün, mümkünse her saat bir ilerleme ve başarı elde etmeye çalışılmalıdır”.
 
Uzun lafın kısası, Marks’ın Komün’e dair değerlendirme ve eleştirileri arasında “neden müzakere yolunu seçmediniz” içeriğinde tek bir serzeniş dahi bulunmaz. O sadece Komün patlak vermeden önce Fransız işçi sınıfını “erken ve zamansız bir ayaklanmaya girişmemesi” yönünde uyarmıştır. Ama bu uyarı da devrimi yanlış bulduğu, ayaklanma yerine diyalog ve müzakere yöntemini savunup önerdiği için yapılmış bir uyarı değildir. Tersine, koşulların yeterince olgunlaşmamış ve yeterince hazırlanılmamış olmasından dolayı devrimi ezilmekten korumak amacıyla yapılmış bir uyarıdır. Ancak, bu uyarısına rağmen devrim patlak verince, bu eleştirisini de bir kenara bırakıp büyük bir coşku ve heyecanla onu sahiplenmiştir.
 
Kendisine daima Marks’ın bu devrimci tutumunu örnek alan Lenin, Devlet ve Devrim kitabında bu ilişkiyi şöyle özetler:
 
…Komün’den birkaç ay önce, 1870 sonbaharında, Marks’ın, Paris işçilerine hükümeti herhangi bir devirme girişiminin, umutsuzluk tarafından esinlenen bir budalalık olabileceğini göstermeyi amaçlayan bir uyarıda bulunduğu bilinir. Ama, 1871 Martında, kesin savaş işçilere dayatılıp, işçiler de bunu kabul ettikten sonra, ayaklanma bir olgu haline gelince, uygun olmayan koşullara karşın Marks, proletarya devrimini büyük bir coşkunlukla selamladı. 1905 Kasımında yazdıkları, işçileri ve köylüleri savaşıma sürükleyen, ama 1905 Aralığından sonra liberallerle birlikte, “silaha sarılınmamalıydı” diye haykıran Marksizmin acıklı bir üne sahip Rus döneği Plehanov’un yaptığı gibi “sırasız” bir hareketi bilgiçlikle yargılamakta diretmedi.
 
Marks, ayrıca, kendi deyimiyle “cennetin zaptına çıkan” komüncülerin kahramanlığına hayranlıkla da yetinmedi. Amacına ulaşmamış da olsa yığınların devrimci hareketinde Marks çok önemli bir tarihsel deney, dünya proleter devriminde ileriye doğru kesin bir adım, yüzlerce program ve akıl yürütmeden çok daha önemli gerçek bir ilerleme görüyordu. Bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersler çıkarmak, teorisini sıkı bir eleştiriden geçirmek için ondan yararlanmak: Marks’ın kendisi için saptadığı görev, işte budur.
 
Marks, Komünist Manifesto’da yapılmasını zorunlu gördüğü tek “düzeltme”yi, Parisli komüncülerin devrimci deneyinden esinlenerek yapmıştır.
 
Komünist Manifesto’nun yeni bir Almanca baskısı için iki yazarı tarafından imzalanmış son önsöz, 24 Haziran 1872 tarihini taşır. Karl Marks ve Friedrick Engels bu önsözde, Komünist Manifesto programının “bazı ayrıntılarının artık eskimiş” olduğunu açıklarlar.
 
Ve devam ederler:
“Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.
 
(Lenin, Devlet ve Devrim)
 
Bütün eleştirileri aynı torbaya doldurmak


Önceki kimi örneklerden farklı olarak Öcalan’ın bu çarpıtmaya bu kez Marksizmi aşağılamak amacıyla başvurmadığı görülüyor. Baluken’in aktarımına bakılırsa, o asıl olarak, İmralı’da MİT görevlileriyle yürüttüğü görüşme sürecine yöneltilen eleştirilere yanıt olarak gündeme getiriyor bu konuyu. “Burjuvazi ile hiçbir şekilde görüşülmez, onlar muhatap alınmaz” şeklinde “dogmatik” bir yaklaşımla hareket ettiğini iddia ettiği Türkiye solunu, Marks’ı kendisine referans göstererek ikna etmeyi deniyor. Ne var ki başvurduğu yöntem birçok açıdan sorunlu.
 
Birincisi, Türkiye solunun bütün bileşenleri ve kadroları, Marksist teori ve proletarya hareketinin tarihi konusunda o kadar da cahil değiller ki kullanılan örnekteki gerçeğe aykırılıkların farkına varamasınlar. İkinci olarak, Türkiye solunun, en başta Öcalan tarafından “barış ve müzakere süreci” olarak tanımlanan İmralı görüşmelerine dair kaygı ve eleştirileri, “burjuvazi ile asla görüşülmez, onlar muhatap alınmaz” şeklinde çocukça bile sayılamayacak kadar kaba bir anlayıştan kaynaklanmıyor ki, onlar Marks’ı bu şekilde tahrif ederek “ikna edilmeye” çalışılıyor (Gerçi bu denli düz ve küt bir anlayıştan hareket eden kimi çevrelerin olmadığı söylenemez. Ancak bunların hareket noktaları ve amaçları arasında “Marksizme bağlılık” gibi bir dürtünün olmadığı da aynı ölçüde açık ve bilinen bir gerçek. Dolayısıyla, Marks’a mezarında takla attıracak yöntemlerin fayda sağlaması şurada dursun, Marks’ı mezarından kaldırıp getirmenin bile bunlara bir etkisi ve yararı olmaz).
 
Öcalan -ve ulusal hareketin başka birçok sözcüsü- kendilerinin “devletle müzakere ve barış süreci” olarak tanımladıkları fakat AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan’ın tutum ve söylemlerinde en küçük bir değişimin bile görülmediği İmralı eksenli görüşmelerin “doğru anlaşılmadığından” yakınıyorlar. Bu sürecin taraflar açısından hangi koşulların, hangi ihtiyaç ve beklentilerin basıncıyla nasıl şekillendiği ve şu ana kadar ortaya çıkan sonuçlar bakımından kimin görece daha kazançlı çıktığı üzerine somut ve kapsamlı tahlillere dayalı olmak yerine, yumurta küfesini sırtında taşımıyor olmanın da rahatlığıyla genel geçer bazı kalıp ve sloganları tekrarlayarak “ruhunu kurtardığını” zanneden çevrelere yönelik olarak haklı ve meşru bir tepkidir bu. Özellikle de yoğun bir ulusalcı sosyal şoven kirlenme ve etki altındaki çevrelerle gözleri “Tayyip Erdoğan düşmanlığı” ile körelmiş buna karşın güvendikleri dağlara da -ordu ve CHP- kar yağdığı için yine “Kürt Memet”i cepheye sürüp kendilerinin göze alamadıkları bedelleri Kürtlerin ödemesini talep eden “Türk kurnazlığı”na ne söylense azdır.
 
Ancak böylelerinin varlığı ve bunların çoğu sade suya tirit keskin “devvv-rrr-im-ci” nutukların arkasına saklanarak uluorta konuşmaları, “İmralı süreci”nin su götürür yönler içermediği ve eleştirilemeyeceği anlamına mı gelir?..
 
Bu süreç “eleştirilemez” mi?..


Doğası gereği heterojen bir yapıya sahip Kürt ulusal hareketinin bütün bileşenlerini -kimi dünden razı kimi zoraki, kimi etekleri zil çala çala kimi gönülsüz, kimi için stratejik bir tercih kimi içinse taktik bir adım olarak vb.- devletle bir biçimde masaya oturmaya zorlayan, bir yerde mecbur bırakan etken ve dinamikleri görmemezlikten gelerek konuşmak ahkam kesmek olur. Bu bağlamda özellikle de,
 
1) Öncesi de bir yana tam 30 yıldır büyük acılar çekmiş ve büyük bedeller ödemiş bir halkın bir nebze de olsa soluklanma ihtiyacı duymasının üzerinden atlanamaz; bu halk ve öncüleri bundan dolayı ucuz ithamlarla suçlanıp kınanamaz. Hele bunu yapanların çoğu siyasi yaşamları boyunca burjuvazi ve devletine tek bir taş dahi attıkları görülmemiş çevrelerse, “devrimcilik” kılıfı altında sergilenen bu sorumsuz “keskinlik” büsbütün komik ve mide bulandırıcı bir hal alır.
 
2) Bu süreç başladığında aralarındaki çelişkiler bugünkü kadar çoğalmamış ve keskinleşmemiş olan bölge gericilikleriyle arkalarındaki emperyalist güçlerin gerillayı Kandil’e sıkıştırarak imhayı hedefleyen “Sri Lanka modeli” peşinde oldukları unutulamaz. Dolayısıyla gerilla önderliğinin o koşullarda zaman kazanarak kendine hareket alanı yaratmayı, düşmanları arasındaki yakınlaşmanın geçici ve güvenilmez karakterine oynayarak bu arada güç toplamayı daha uygun görmesi, düz bir mantıkla hemen “teslimiyetçilik” olarak görülüp damgalanamaz.
 
3) Dünyadaki başka hiçbir ulusal harekette olmayan bir özgünlük olarak Kürt ulusal mücadelesinin dört ayrı devleti kapsayan bölgesel karakterinden dolayı onun attığı (ya da atmadığı) adımlar sadece Türkiye ile sınırlı düşünülmeyip bölgedeki gelişmeler, doğurduğu bölgesel sonuçlarla birlikte ele alınmak zorundadır. Komünistlerin ‘90′ların sonlarından beri altını ısrarla çizdikleri gibi, Kürt sorununa ilişkin gelişmeleri sadece Türkiye ile sınırlı düşünmek kadar büyük bir dar görüşlülük olamaz.
 
Ayrıca sorunun bölgesel etki ve yansımaları, önce Türkiye odaklı düşünüp sonra bunun olası bölgesel sonuçlarının kestirilmeye çalışılması şeklinde ‘içerden dışarıya doğru’ değil, tersine, hem burjuvazi hem de ulusal hareket cephesinden Türkiye’de atılan adım ve gelişmelerin bölgedeki gelişmelerden hareketle yani ‘dışardan içeriye doğru gelerek’ ele alınması gerektiği vurgulanmıştır.
 
Eğer bu yaklaşımla hareket edilirse, “İmralı süreci”ni Rojava Devrimi’nden, Kürt emekçi sınıfları hesabına orada ele geçirilen pozisyon ve kazanılan mevzilerden, burjuvazi cephesinden ise Türkiye ile Barzani yönetimi arasında petrol hırsızlığı temelinde derinleşen ekonomik yakınlaşma ve karşılıklı bağımlılığın siyasi yansımaları ve sonuçlarından ayırma olanağının olmadığı görülür.
 
Marks’a ihtiyaç duymanın nedeni


Bütünüyle onaylamak anlamına gelmemekle birlikte bunlar İmralı sürecini en azından “anlaşılır” kılan, beylik kalıplara dayalı ucuz ajitasyonlara sarılmaya kalkmadan önce üzerinde durup düşünmeyi gerektiren etkenler olarak görülmelidir. Kaldı ki “süreç” üzerinde etkili olan etkenler salt bu andıklarımızdan ibaret değildir. Bu değindiklerimiz dışında konuyu fazla yaymamak için burada şimdilik hiç girmediğimiz daha bir dizi etken söz konusudur.
 
Örneğin Kürt halkının genelindeki “savaş yorgunluğu”nu daha derin bir bıkkınlık şeklinde yaşamakla kalmayıp Kuzey’de ve Güney’de ortaya çıkan imkanlardan bir an evvel nasiplenme ateşiyle yanıp tutuşan burjuva-feodal unsurlarla hareketin emekçi kesimleri arasındaki açı farklarının giderek büyümesi, yani bugüne kadar salt “ulusal” temelde bir bakıma “sınıflarüstü” bir koalisyon olarak birlikte yürüyen hareketin farklı sınıfsal-siyasal bileşenlerinin yavaş yavaş kendi yollarına yönelmelerinin yarattığı iç gerilim ve basınç bunlardan biridir. Bu etkenin hem İmralı’da başlayan sürecin hareketin bütün bileşenleri tarafından genel kabul görmesinde hem de “sürecin” bugüne kadarki seyri ve ona yaklaşım konularındaki rolü hiç de küçümsenip yabana atılamaz.
 
Fakat bu sürecin basitçe bir “teslimiyet mi-mücadelede ısrar mı” ikilemine sıkıştırılmadan ele alınması gerektiğini hatırlatan hatta bazı yönlerden “anlaşılır” kılan kimi etkenlerin varlığı, ortada hiçbir hata ve yanlışın olmadığı, her şeyin “yolunda”, daha da önemlisi Kürt halkının çıkarları doğrultusunda gittiği, kuşku ve güvensizlik duyulacak hiçbir şeyin olmadığı anlamına da gelmez. Bunları dile getiren ve bunların üzerine kurulan ve hepsinden önemlisi devrimci niyet ve amaçlarla yapılan dostça uyarı ve eleştiriler diğerleriyle bir ve aynı tutulabilir mi? Tersten bir toptancı bir yaklaşımla bu kez her türlü eleştiri aynı torbaya doldurulup “Türk solunun dogmatikliğine”, “şablonculuğuna”, “anlayışsızlığına”, daha da ileri giderek “sosyal şovenizmine” vb. bağlanabilir mi?.. Kürt hareketi ve onun özellikle de emekçi militan damarını temsil ve ona bağlılık iddiasında olan sözcüleri de eleştiriler konusunda işin bu yönünü dikkate almalıdırlar.
 
Kürt hareketi açısından yukarıda bazılarına değindiğimiz nedenlerle girilen müzakere süreci her şeyden önce biçimi ile bile ulusal demokratik bir gelişmenin habercisi değildir. Öcalan ve MİT’in kapalı kapılar arkasında bir halkın kaderi üzerine söz söylemeye kalkışması zaten hayat tarafından da sürekli olumsuzlanıyor. Burjuvazi ve devletiyle yeri ve zamanı geldiğinde elbette müzakere de yapılır, ateşkes görüşmesi de yapılır, anlaşma da yapılır. Ancak bunların güven verici olabilmesi için taşımaları gereken asgari özelliklerin başında açıklık ve bireyi aşan siyasal bir kurumsallaşmaya dayalı yürütülmeleri gereği gelir. İmralı sürecinde her şeyden önce bu açıklık ve kurumsal işlerlik yoktur. Neredeyse herşey Tayyip Erdoğan’ın keyfine, siyasal hesaplarına ve ağzından çıkacak söze bağlıdır. Süreci güya yasal bir zemine oturtacağı iddia edilen son “müzakere yasası” bile ne sorunun adını ağzına almakta ne de ciddi bir yönelim işaretini taşımaktadır.
 
Kaldı ki yürütülen süreç, tarihsel zorunluluklar sınırlarında belli boyutları ile anlaşılır olsa bile işin esasına baktığımızda sorunun sadece zorunluluklar ve buna uygun manevralar sınırında ele alınmayacağı da anlaşılır.  Nitekim "sürecin" üstünü biraz daha kazıdığımızda onun aslında stratejik bir kırılmanın en somut ifadelerinden biri olduğunu görürüz. Sadece "devir artık müzakere devridir" sözü bile sürecin esas ruhunun anlaşılması açısından yeterlidir.  Keza bu kırılma, süreçle başlamadı. "Süreç", girilen eğik düzlemde varılan bir uğrak noktasıdır. PKK açısından stratejik kırılma '90‘ların ilk yarısında başlayan yönelimlerin içinde mayalandı. '90′lı yıllarda mayalanan stratejik kırılma “barış süreci” olarak tanımlanan kesit içerisinde olgunlaşmış biçimiyle kendisini daha fazla dışa vurdu. Bu kırılma, Öcalan açısından, Kürt burjuva kesimlerinin beklentileri ile daha net bir çakışmayı ifade ediyor.
 
Sorunun stratejik kırılma yönünü bir tarafa bırakıp tarihsel zorunluluklar ve güç dengeleri sınırları içinde ele alsak bile "süreç" şu anki biçimde sürekli umut pompalayan, “oldu-oluyor” beklentisi yaratan bir yaklaşımla değil, her fırsatta aslında ne olduğunun ve hala ne gibi tehlikelerle olumsuz olasılıkları içinde taşıdığının altını çizen bir yaklaşımla yürütülmelidir. Kürt ulusal hareketinin gerilla kanadı zaman zaman bunu yapıyor, gidişin olumsuzluklarına dair uyarılarda bulunuyor. Ama en nihayetinde halkın umutlarını adına müzakere bile denilemeyecek bu sürece bağlayacak yaklaşım etkin oluyor. Bu noktadan bakınca bile "süreci" tetikleyen esas belirleyenin zorunluluklarla birlikte stratejik kırılmalar olduğu açıkça anlaşılıyor.
 
Kürt emekçilerinin “umudu” haline getirilmeye çalışılan sürecin yolunda gitmediği, çıplak gözle görülecek kadar açıktır. Lice’de ve Rojava’da nelerin neden yaşandığı üzerine bir parça düşünmek bile bu gerçeği görmeye yeter. Sayılabilecek daha bir sürü somut veri ve gösterge de bir yana Öcalan’ın, her fırsatta “aştığını” iddia etmekle kalmayıp “son tahlilde kapitalizme hizmet etmekle” suçlayacak kadar ileri gittiği Marks’ı -üstelik Marks olmaktan çıkararak- yardıma çağırma gereğini duyması bile aslında bunun sonucu.
 
Onun için, “sürece” -ve en başta da onun yürütülüş tarzına- yönelik her eleştiriyi “anlayışsızlık” hatta “düşmanca tutum” olarak görüp damgalamak yerine, neyin hangi amaçla söylendiğini, bunların nereden çıktığını, hangi kaygı ve endişelerin niye duyulduğunu anlamaya çalışmak herhalde herkes için en doğrusudur.

ALINTERİ