Gönderen Konu: Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve liberal demokratizm  (Okunma sayısı 2506 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Komün

  • İleti: 34
    • Profili Görüntüle
Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve liberal demokratizm




Düzen partilerine de liberal reformistlere de oy yok!


      

Neoliberal burjuva demokrasisinin yönetme yeteneğini yitirerek bir rejim krizine yuvarlandığı bir süreçte Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidiliyor. Egemen sınıfların iki temel çizgisi bu krizi aşmanın ancak kendi politik yönelimleriyle mümkün olabileceğini iddia ve propaganda ediyorlar. İkisinin de ortak keseni ezilen sınıflara karşı artan oranda mali oligarşik güç merkezileşmesi olurken, ayrım noktaları bu güç temerküzünün politik bir yönetime nasıl adapte edileceği noktasındadır. Başkanlık sistemi ve geleneksel parlementer sistem tercihi olarak ifade edilen bu ayrımın emekçi sınıfların yaşamında bir özgürlük, demokrasi ve insanca yaşam, insanca çalışma koşulları yaratamayacağı ise çok açık.

Tekelci burjuvazinin iki cumhurbaşkanı adayı dışında HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş topluma dönük mesajlarında doğal olarak farklı bir profil çiziyor.
S. Demirtaş Cumhurbaşkanlığı adaylığını ”yeni bir yaşam çağrısı” üst başlığıyla topladığı bir politikalar bütünüyle propaganda ediyor. Bu vizyon HDP’nin liberal reformist politik hattının cumhurbaşkanlığı seçimlerine uyarlanmış hali. Atılım gazetesi bu vizyonu kısaca şu başlıklarla ifade ediyor: ”…politik özgürlüğün, adaletin, halklara eşitliğin, demokratik barışın, kadın özgürleşmesinin, ekolojik mücadelenin adayı...” (18.07.2014, Başyazı). Bu başlıklardan da anlıyoruz ki, HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde işçi sınıfı gibi özel bir başlığı ve derdi yok! En fazlası ”emekçi halkın” içersinde ezilenlerden birisi o. Böyle olması da normal, zira onun devrim, soyyalizm, komünizm gibi bir iddiası ve hedefi yok. HDP’nin motor gücü olan ulusal hareketin neoliberal kapitalizme karşı önerdiği alternatif ‘demokratik moderniteyle’ sınırlı. Türkçesi kapitalizmin keskin yanlarını törpülemek ve burjuva demokrasisinin içerimine aldığı kesimleri çoğaltarak düzeltilmiş bir kapitalizm yaratmak. İddia bu. Bu iddia seçimler dahil bütün politik-siyasal faaliyetlerin odağındadır.

S. Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden sosyal liberal bir vizyonun tüm sola, devrimci kamuoyuna benimsetilmeye çalışıldığını da izliyoruz. HDP, daha doğrusu HDP’nin belirleyici gücü Kürt ulusal hareketinin liberal demokrasi (radikal demokrasi de diyorlar) savunularının Türkiye Devrimci Hareketi’nin (TDH) üzerinde bir hegamonya olarak inşa edilmeye çalışıldığını… TDH’nin bu hegamonya baskılanmasına karşı duruşu da parçalı olmakta, her siyasi hareket kendi meşrebince tavır almaktadır. Kürt ulusal hareketine karşı sosyal şovenizmin etkisinde olan  kimi yapılar buradan hareketle bu hegamonya inşasına karşı çıkıyor. Bu karşı çıkışta kullandıkları argümanla, hatta son dönemlerde İstanbul’un emekçi semtlerinde görüldüğü gibi karşılıklı çatışmalara kadar vardırılıyor (Komünistler açısından kabul edilemez bir durumdur bu. Siyasal ayrımların tartışılacağı, mücadelenin verileceği yer sadece ideolojik platformlardır. Orada şiddete yer olmaz, söze karşı söz söylenir sadece). Burada karşı çıkılan şey bizce hegamonyanın içeriğinden ziyade nereden geldiğidir. İçerik olarak genel bir demokrasi vurgusunda aralarında çok da bir fark yoktur. Kimileri ise zaten öteden beri bu hegamonyanın etkisi altına girmeye (çeşitli pragmatik hesaplar nedeniyle) çoktan teşne. Ve zaten bayraktarlığına da soyunmuş durumdalar. Kimileri de tarihsel-politik şekillenmelerinin engellemelerini aşmak için utangaç bir şekilde suyu ılıklaştırarak yaklaşıyorlar. Tablo kabaca böyle. Komünistler ise bu süreçte eleştirilerini ML’ye sıkıca bağlı kalarak, proletarya sosyalizmi içerisinden ifade ediyorlar.

HDP adayı Demirtaş, sınıfsal kökenlerine inme gereği duymadan bol miktarda özgürlük, adalet, eşitlik, demokrasi, barış vurgusu yapıyor. Adaylığını, vaatlerini bu kavramlar üzerinden ifadelendiriyor. Çizdiği stratejinin erimi burjuva demokrasisini aşmıyor. Bu sistem ve devlet içerisinde bu kavramların işaret ettiği yeni bir yaşamın inşası için seçimlerin parlamentarist yöntemlerin ana vektör olduğunu söylüyor. Demek ki varolan T.C devletinin karekterinin bu dönüşümü taşıyabilecek az da olsa demokrat bir yönü olduğuna inanılıyor (devleti yıkmaktan sözedilmediğine göre…), inanmasa zaten barışçıl, parlemantarist yöntemleri başat ilan etmez. Ufuk, burjuva demokrasisinin sınırlarına takılıp kaldığı için halk kavramı ve onun içini dolduran sınıf ve katmanlar, ezilen cins, mezhep ve etnisite kendi içinde aynılaştırılarak ele alınır. Ve buradan neoliberalizm çağında burjuva demokrasilerinin sosyal demokrat yorumunun inşası için çağrı yapar! Neoliberal burjuva demokrasilerinin mali oligarşisinin tekelci gericiliği çağında bu çağrının karşılık bulamayacağı açık. En fazlası ”demokrasi” vitrinini süsleyecek kadar bir alan tanınır kendisine.

‘Yeni bir yaşam çağrısı’ kitleleri-hadi aldatma demeyelim- yanlış, sanal hedeflere yönlendirmekten, karşılıksız umut pompalamaktan başka bir şey değildir. Zira neoliberalizmin küresel egemenliği koşullarında, mali oligarşinin sürekli azalan ”demokrasi” marjları karşısında işçi sınıfı ve tüm ezilen kesimlerin yeni bir yaşam kurabileceği tek ve yegane adres sosyalizmdir, komünizmin özgürlük dünyasıdır. Ezilen mezhep ve uluslara, kesimlere ”özgürlük”, ”eşitlik” çağrısının temel olduğu bu ‘yeni yaşam çağrısı’ devrimci bir anti-kapitalist özden çıkışını almadıkça, ulaşabileceği son durak SOMA olacaktır! Dikkat edilsin SOMA’da katledilen işçilerin ezici bir bölümü Türk ve sunni idi. Yani olaylara etnisite ve mezhep gözlüğünden bakanlara göre ‘egemen’ kesimlerdendi! Ezilen etnisite ve mezheplere vaat ettiğimiz eşitlik ve özgürlük kapitalizm koşullarında ancak sömürülme ve SOMA örneğinde görüldüğü gibi katledilme özgürlüğü ve eşitliği olabilecektir! Mücadelenin sivri ucu, yaşanan tüm sorun ve çelişkilerin çözümü ancak sınıfsal bir içerikle ele alındığında, hedefe sermaye sınıfı ve onun toplumsal-siyasal-ekonomik-askeri-ideolojik egemenlik ilişkileri konularak sağlanabilir. Başka türlü değil. Fakat demokratik devrimciliğin sınırları burjuva demokrasileriyle öyle kapatılmıştır ki bu noktaya gelebilmeleri de kolay değildir artık.

Şunun altını kalınca çizelim: neoliberalizmin insanı çevreleyen tüm yaşam alanlarına saldırısı bir tercih değil zorunluluktur!.. Sistemin dönemsel bir arızası, yöneticilerin keyfi seçimlerinin başarısızlığı değil, emperyalist-kapitalist sistemin ayakta kalabilmesi, sürdürülebilir olması için gerekliliktir. Bu sistemi yöneticilerini değiştirerek ve sistemde ”demokratik, çoğulcu,eşitlikçi” düzenlemeler, reformlar yapma çağrısıyla yaşanılabilir kılamazsınız. Bu sadece tarihsel kırılma anını geciktirme, işçi sınıfı ve emekçilerin sistemle olan bağlarının kopmasını erteleme anlamına gelir. Derinleşen çelişki ve çatışmaları kaynağını kurutmaya işaret etmeden giderilebileceği yanlışını söylemek olur.

Türkiye mali oligarşik yapısının içte ve dışta saldırgan bir yönelime girdiği, sermaye sınıfının ihtiyaç ve zorunluluklarının yarattığı döngüde içine girdikleri proaktif hattın azami merkeziyetçiliği zorladığı nesnel bir gerçek. Neoliberal bir ekonomi politiği azgınca uygulama yönelimleri ciddi bir toplumsal-sınıfsal birikimi de beraberinde getiriyor. Toplumsal-sınıfsal bir yıkım ve çözülme, çevrenin, kentlerin azami rant uğruna talan edilmesi, kadın cinsinin özgürlük çığlıklarının egemen ataerkil siyaset ve şiddetle ezilmeye çalışılması, orta sınıfların sarsıntılı bir şekilde proletaryanın saflarına itilmesi, işçi sınıfının azami çalışma, taşeronlaştırma ve örgütsüzlük cenderesine alınması, ezilen mezhepler ve Kürt halkı üzerindeki, burjuva baskının değişik biçimlerde yükseltilmesi… toplumda özgürlük ve demokrasi, insanca yaşam açlığının hızlı bir şekilde büyümesi ve sürdürülemez bir noktaya gelmesidir. İşte bu koşullarda ‘yeni bir yaşam çağrısı’ yaşamın metalaştırılması temelinde bir karşıtlığı ifade etmediği sürece bir anlam kazanamayacaktır.

Gezi Direnişi’yle görünürleşen ‘yeni bir yaşam çağrısı’ ve ihtiyacı işçi ve emekçilerin neoliberal kapitalizmin yaşamın neredeyse tümünü metalaştırması herşeyi alınır satılır bir hale getirerek sermaye ilişkisine tahvill etmesi insanlığın yıkımına karşı bir isyanın adıydı herşeyden önce. Emekçilerin olan, onların kolektif hafızasında metalaşmamış bir dünyanın-özlemin izlerini toplumsallığını anlatan, emeğe ve onun ilişkilerine gönderme yapan, kentsel kimi simgelere yapılan vahşi sömürü saldırıları, neredeyse varlık yokluk meseslesi olarak, korunması gereken son mevziler olarak algılandı. Ve görkemli bir direniş sergilendi. Neoliberal kapitalizme ve onun devletine geri adım attırıldı. Büyük kitlelerin devrimci bir eylemi olan Haziran Direnişi’nde ortaya çıkan enerjiyi reformist hayallere altlık yapma gayretidir, HDP’nin ‘yeni bir yaşam çağrısı’! İşçi ve emekçilerin değil orta sınıfların çıkarları perspektifinden  yapılan bir çağrıdır, ve özü itibarı ile burjuvadır. Biz proletaryanın öncü ve önderi olduğu ‘yeni bir yaşam çağrısı’ ve onun kazanılması için devrimci sınıf savaşını savunuyor, bu çağrıyı paylaşıyoruz. O da ancak neoliberal kapitalizmin devrimci eylemle yıkılması ve yerine özgürlükler dünyasının inşası süreciyle hayat bulacaktır!..

Ercan Akpınar
Sincan 1 Nolu F Tipi C.evi
B1-53

Çevrimiçi veda

  • İleti: 2869
    • Profili Görüntüle
Ynt: Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve liberal demokratizm
« Yanıtla #1 : 09 Ağustos 2014, 20:41:25 »
YARIN O HALKLARIN, O ÖTEKİLEŞTİRİLEN,AYIRIMCILIĞA UĞRAYAN TOPLUM KESIMLER
NIN YÜZÜNE NASIL BAKACAKSIN MERAK EDIYORUM!

Acaba Lenin Sosyalizme varabilmenin yolu bir dizi demokrasi mücadelesinden geçmekle olasıdır derken ,neyi kast ediyordu!

Sen ezilenlerin burjuva demokratik özlü sorunlarının çözümü için mücadele etmezsen(Demokrasi Mücadelesi),onları nasıl asıl özgürlük ve kurtuluş mücadelesine çekeceksin.

Farklı etnik kimliğe sahip işçi sınıfını,emekçileri ve ötekileştirilen toplum kesimlerini ,onların bu demokratik haklarını sahiplenmeden,bu haklar uğruna verilen mücadelede onların yanında olmadan nasıl bir araya getireceksin.

Iyicene marjinalleştiniz, bu kafaylada gittikçe marjinalleşiyorsunuz.
Durumunuza,özellikle öncüsü olduğunuz sınıfın durumuna bakın.

Öyle boyunuzdan büyük laflar etmeyin.
Gören ,duyanda sizi,başta işçi sınıfı olmak üzeri yığınları örgütlemiş,onları peşlerinden koşturan bir hareket zanneder.
veda
« Son Düzenleme: 09 Ağustos 2014, 20:56:28 Gönderen: veda »
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET