Gönderen Konu: ‘Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak-2’ konferansı üzerine...  (Okunma sayısı 977 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Antares

  • İleti: 103
3-5 Nisan 2015 tarihleri arasında Almanya'nın Hamburg kentinde A. Öcalan'ın düşünceleri ışığında “Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak-2” şiarı ile bir konferans gerçekleştirildi. Konferansa 20 ülkeden çok sayıda akademisyen, düşünür ve politikacı katıldı.

Konferansı, ‘A. Öcalan'a Özgürlük, Kürdistan'a Barış İnisiyatifi’nin de aralarında bulunduğu, Alternatif Arayış Ağı (Network For Alternative Quest ) organize etti.

Hamburg Üniversitesi’nde yapılan konferansta, “Kapitalist moderniteyi teşhir etmek”,  “Kapitalist modernite karşısında demokratik modernite”, ''Endüstriyalizm karşısında ekolojik endüstri ve komünal ekonomi”, “Devrimci teorinin engellerini aşmak” ve “Alternatif pratiklerden çıkarılacak dersler” başlıklı sunumlar yapıldı. Sunum ve tartışmalar İngilizce, Almanca ve Türkçe olarak yapıldı.

Üç gün boyunca sözü edilen konular temelinde ayrıntılı sayılabilecek tartışmalar yürütüldü. Ancak, ekonomi, ekoloji ve kadın özgürlüğü öne çıkan sorunlar oldular. Toplantıya katılan akademisyen, düşünür ve politikacılar, alternatif pratiklerin bir örneği olarak gördükleri Rojava deneyimini masaya yatırmayı da unutmadılar. Rojava deneyimi, dersleri ve kazanımları konusundaki görüşlerini paylaştılar.

Konferansı çok sayıda aydının da aralarında bulunduğu hatırı sayılır kalabalık bir dinleyici kitlesi izledi. Ancak katılımcıların ağırlıklı bölümünü genç bir kuşak oluşturuyordu.

Daha baştan, konferansta yapılacak olan sunumların A. Öcalan'ın görüşleri ışığında yapılması kararlaştırılmıştı. Nitekim konferans boyunca buna sadık kalındı. Dikkate değer olan ise, toplantıda sunum yapanların, dolaylı ve zaman zaman da dolaysız biçimde, dile getirdikleri görüşlerin ve en başta da A. Öcalan'ın teori ve patriğinin bir yeni dönem teori ve pratiği olduğunu ileri sürmeleri ve bunun dolaysız bir sonucu olarak A. Öcalan'ı içinde bulunulan yüzyılın yeni bir düşünürü olarak takdim etmeleri oldu. Bunları, bu düşüncelerin tam bir karşılığı olduğunu ileri sürdükleri Rojava deneyimine dönük güzellemeler tamamlıyordu. O da, “Kapitalist sisteme karşı bir yeni sistem” olarak propaganda edildi. Bir gelecek projesi olarak nitelendi. Özellikle genç kitleleri heyecanlandırdığının altı çizildi, herkes için umut ve esin kaynağı olduğu belirtildi. Doğallıkla, bir model olarak alınıp, uygulanması önerildi.

 

Büyük iddialar, dayanaksız hayaller ve bilimsel gerçekler
Devrimler tarihine bakıldığında görülecektir ki, her yenilgi ve yıkıntının ardından adeta kaçınılmazlık halinde bir gericilik dönemi yaşanmıştır. Her şeyi geriye doğru ele alıp yorumlamak, devrimler (1848, 1871 Paris Komünü ) hakkında kuşku yaymak, her kötülüğü onlara fatura etmek ve “bir daha asla” der gibi mahkum etmek, bu dönemlerin karakteristik özelliğidir. Bunu, bu devrimlerin teorisi hakkında kuşku yaymak, bu teorilerin yaratıcılarını (Marks ve Engels) gözden düşürmek ve bu teorinin pratik karşılığı olan sistemlerini (sosyalizm) mahkum etmek tamamlamıştır. Bunların yerine Bernstein gibi politikacılar, Dühring gibi bilim insanı kılığında kürsü profesörleri ortaya çıkmış, geçmiş teori ve pratiklerin geçersiz olduğunu ve günü açıklamakta aciz kaldığını belirterek, sözde yeni çözümlemeler yaparak yeni teoriler icat ekmişlerdir. Üstüne üstlük teorilerinin ve sistemlerinin tartışılmaz olduğu iddia edilmiştir. Tarihin, bilimin ve bilimsel dünya görüşü olarak da Marksizm-Leninizm’in çarpıtılması, karalanması ve bayağılaştırılması eşliğinde, deyim yerindeyse bir haçlı seferi gibi yürütülen çabalar, elbette ki ömürsüz olmuşlardır. İleri sürdüklerinin bilimsel hiçbir değeri yoktur belki, kendileri de bilim insanı olmayı hak etmemektedirler. Aslında sadece ve sadece profesör ya da siyasetçi ünvanlı çapsız birer memurdurlar. Ancak, bir dönem için de olsa, bunların söylediklerinin yankıları olmuş ve zihinler bulandırılabilmiştir. O kadar ki, bu haçlı seferi kimilerini tanrı arayışı içine bile sokabilmiştir.

Bugün yine, çok uzun süren bir gericilik döneminin içindeyiz. Şimdi de, Ekim Devrimi’nin eserlerine ve onun en büyük eseri olarak da, Sovyet toprağında yaklaşık 30 yıl yaşanmış sosyalizme, Sovyet ve Doğu Bloku'nun çözülüp dağılmasıyla birlikte başlatılan ve yıllardır sürdürülmekte olan ideolojik, politik, pratik ve moral çok yönlü bir saldırı ile karşı karşıyayız. Dün Marks ve Engels'in, onların teorilerinin ve silinemezcesine tarihe kazınmış pratiklerinin başına gelen, bugün de Lenin'in ve teorisinin başına gelmektedir. Şimdi de yeni olduğunu iddia ettikleri teorileri ile büyük düşünür kılığında piyasada Murray Boochin ve Negri'ler dolaşmaktadır. Ancak bu sadece ve sadece bir iddiadır. Öncelleri Bernstein, Dühring ve Kautsky'den bir farkları yoktur. Her alanda ve her bakımdan tıpa tıp aynıdırlar.

Tümü de devrim döneğidir. Tümünün de ortak noktası devrimi kategorik olarak reddetmişlerdir. Sınıfların, sınıf mücadelesinin, sınıflı toplum ve dünya gerçekliğinin onlar için hiç ama hiç bir önemi kalmamıştır. Bunlar sadece birer ayrıntıdır. Onların yeni diye yutturmaya çalıştıkları teorilerinde bu sadece %10 gibi bir oran işgal etmektedir. Kapitalizmden, sömürüden, özel mülkiyetten, baskıdan, bunun billurlaşmış bir ifadesi olan devletten, yeni biçimler altında devam eden yerel ve genel savaşlardan söz ederler. Çelişkilerden, birbirine oldukça zıt çıkarlardan ve çatışmalardan söz etmekten de kaçınamazlar. Ne var ki, tüm bunların arkasında boylu boyunca bir sınıf gerçeği yattığını kabul etmezler. Ne yapı edip bundan arındırırlar.

Deyim uygunsa toplumu ''sınıfsız, sömürüsüz, kaynaşmış bir kütle'' olarak sunarlar. Tümünün de ortak hareket noktası Marks'ın tümüyle bilimsel olan, doğrulanıp denetlenebilen kutuplar teorisini reddetmek olmaktadır. “Bu teori çökmüştür” diyerek, çatışma yerine tartışmayı ve uzlaşmayı esas alırlar. Toplumda gerçek gruplaşma sınıfsaldır, ancak onlar bu gerçeği de kabule yanaşmaz, toplumu farklı çıkar gruplarının bir arada olduğu bir toplum halinde tasarlarlar. Bu gerçeklik karşısında böylesi bir uzlaşmacı duruşun içinde olurlar.

Devleti bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki baskı aracı olarak tanımlamazlar. Onun sınıf karakterini bilerek görmezlikten gelirler. Reddettikleri ulus devletin kendisinin de bir sınıf devleti olduğunu bile bile bunu yaparlar. Onlara göre devlet en büyük kötülüktür. Bu nedenle de devletsizliği savunmak gerekir. Ve dahası, yıkıcı olmadıklarını, bu nedenledir ki, devlet yıkıcılığı yapmayı savunmadıklarını ileri sürerler. Ve doğal olarak, karşı oldukları ulus devletle de bir sorunları yoktur. Varlığını koruyabileceğini söylerler ve yanı başında da demokratik ulus ve komünal yapının olmasını şart koşarlar. Bunun hayalini kurarlar. Hiç kuşkusuz tüm bunların eninde sonunda anlamı, bir kez daha, devrimden kaçıştır.

Marksizm-Leninizm’e dönük haçlı seferinin bugünkü en önde gelen görevli memurlarından biri dünün sözde komünisti, şimdinin döneği Murray Boochin'dir. M. Boochin de tıpkı kendisini önceleyen Dühring gibi, bir yeni dönem teorisyeni, bir otorite olarak sunuyor. Ve üst perdeden “anarşizm ve Marksizm’in en iyi yanlarını alıp birleştirdiğini”, bundan hareketle “kapitalizmden ve sosyalizmden daha gelişkin politik bir sistem kurarak” ikisini de aştığını iddia ediyor.

Marksizm-Leninizm bir sınıf teorisidir. İşçi sınıfının dünya görüşüdür. Bilimsel bir düşünce sistemidir. Sınıf mücadelesinin sentezi bir teori ve pratiktir. Bunlar onun özü ve özetidir, en iyi yanlarıdır. Marksizm-Leninizm bu ideolojik ve sınıfsal içeriğinden kopartılırsa eğer, ondan geriye hiçbir şey kalmaz. O bir eylem kılavuzudur aynı zamanda. Bunlardan arındırılırsa geriye, kuru ve cansız bir dogmalar yığını, bir laf salatası kalır. M. Boochin'in anarşizmin en iyi yanlarını aldığından ve kendisine buna dayanarak bir sistem kurduğundan hiç kuşku duymuyoruz. Fakat onun yeni diye nitelediği teorisinin neresinden bakılırsa bakılsın, Murray'ın tam da Marksizm-Leninizm’in özü olan yanını reddettiği kesindir.

Tarih halihazırda, Ekim Devrimi’nden daha ileri bir teori ve pratiğe tanıklık etmemiştir. Öte yandan, bilim doğrulamış ve tarih tanıklık etmiştir ki, kapitalizmin yegane alternatifi de hala sosyalizmdir. Sosyalizm insanlığın onların “kapitalist modernite” adı ile kodladıkları ve tam bir barbarlık düzeni olan sistemden milyon kez daha demokratik, daha özgürlükçü, daha adil, daha eşitlikçi ve daha yaşanılabilir bir sistemdir. Bu sadece bir iddia değil, kanıtlanmış bir gerçektir. Sosyalizmin yaşadığı tarihsel yenilgiye rağmen bu böyledir. Bu deneyin, eleştiriyi ve çok yönlü bir değerlendirmeyi hak etmesine rağmen, bu gerçek değişmez. Tam da bu nedenlerdir ki, M. Boochin'nin kapitalizmden de sosyalizmden de gelişkin bir sistem kurduğu tam bir safsatadır.

M. Boochin gerçekte bir bilim insanı değil, tam boy bir şarlatandır. Onun teorisi de, kapitalizme ve onun kimi aşırılıklarını eleştirmektedir, ancak kapitalizme temelde bir itirazı yoktur. Tersine gerçekte onu içermektedir. “Kapitalist modernite olsun, ama yanı başında demokratik modernite de olmalıdır” söylediklerinin özü-özeti budur. Bunun şaşılacak bir yanı da bulunmamaktadır. Zira M. Boochin ve A. Öcalan da dahil onu referans alanların tümü de sorunlara sınıf bakış açısından bakmamaktadırlar. Onlar dünyaya ve topluma sınıf içeriğinden arındırılmış bir “uygarlık” ve “demokrasi” ekseninde bakmaktadırlar. Geleceğe dönük tüm projeleri de buna göre belirlenmiştir. Alternatif arayışları, ne denirse densin kapitalizmi yıkmak ve özel mülkiyete dokunmak şurada kalsın, onların varlığını kabul eder.

Kapitalizmi yıkmak, özel mülkiyeti ilga eylemi, bu tüm toplumsal-siyasal sorunların kaynağı olan şeyler onların temelde reddettiği şeylerdir. Bundan dolayıdır ki, M. Boochin ve A. Öcalan en iddialı oldukları kadın sorunu, ekolojik sorunlar da dahil, tüm toplumsal sorunlarda tümüyle bu düzenin temelleri üzerinde durmaktadırlar. Gerçek budur.

 

Eski teoriler ve yeni kostümler
M. Boochin, Negri ve benzerleri kavramları da dahil, hiç ama hiç yeni bir şey söylememektedirler. Yüzyılın düşünürleri oldukları sadece kendi iddialarıdır. Bilim insanları oldukları ise hiç söylenemez. Yeni dedikleri teori anarşizmin teorisidir. Ekonomi, devlet, iktidar vb. tüm konulardaki düşünceleri ile Proudon'la aynı hat üzerinde durmaktadır. Yapılan sadece eski teorilere günün koşullarına uyan kostümler giydirmekten ibarettir.

Bu arada, onlar aynı zamanda bugünün sınıflı toplum gerçekliğinde hiçbir karşılığı olmayan hayallere sahiptirler. Oysa bu boşunadır. Zira, onları görmeye ömürleri yetmeyecektir. K. Marks'ın şu sözleri tam da bunu anlatmaktadır.

“Mösyö Proudhon, çelişkileri uzlaştırma hevesi içinde, bu çelişkilerin dayandığı temellerin yıkılması gerekip gerekmediğini bile kendine sormaz. O tıpı tıpına kralın, avam kamarasının ve lortlar kamarasının (liberal burjuvazin ve aristokrasinin birbiriyle çelişen egemenlik organları, bn) toplumsal yaşamın kopmaz parçaları, ölümsüz kategorileri olmalarını arzulayan politik doktrinlere benzemektedir. Onun bütün aradığı bu güçler arasında denge kurabilecek bir formüldür, ki bu denge, şu anda fatih olan gücü az sonra köle haline getiren fiili hareketin ta kendisidir. Böylece bir takım orta zekalı kimseler, 18. yüzyılda, toplumsal sınıfları, asilleri, kralı, parlamentoyu vb. dengeye getirecek doğru formülü aramakla uğraşırlarken, bir sabah uyanıp bir de baktılar ki, gerçekte ortada artık ne bir kral, ne parlamento ve ne de asiller var. Bu uzlaşmaz karşıtlık içindeki doğru denge, bu feodal varlıklar ve bu feodal varlıkların uzlaşmaz karşıtlıklarına temel olan tüm toplumsal ilişkileri yıkmaktı.” (Marx’tan Annenkov’a Proudhon Üzerine Mektup)

K. Marks eleştirisini şöyle sürdürüyor:

“Proudhon tepeden tırnağa, küçük burjuvazinin filozofu ve iktisatçısıdır. İlerlemiş bir toplumda küçük burjuvazi, kendi durumu gereği, bir yandan bir sosyalist, öte yandan ise bir iktisatçıdır; yani büyük burjuvazinin görkemi karşısında gözleri kamaşırken, halkın çektiklerine de sempati besler. Aynı anda hem burjuva ve hem de halk adamıdır. Tarafsız kalmış olmaktan ve bayağılıktan başka bir şey olduğunu öne süren doğru dengeyi bulmuş olmaktan ötürü, yüreğinin derinliklerinde, kendi kendisiyle övünmektedir. Bu türden bir küçük burjuva çelişkiyi yüceltir, çünkü kendi varlığının temeli çelişkidir.” (Marx, age)

Bu aynı şeyler tümüyle A. Öcalan için de geçerlidir. A. Öcalan gerçekte hiçbir yeni şey söylememektedir. Tüm teorisi geçmiş anarşist ve ütopik teorilerin, bir parça kendisine özgü kavramlar eşliğindeki bir bileşiminden ibarettir. A. Öcalan da, tüm oportünistler gibi tarihin sustuğu yerde devrimci teoriye ve onun eserlerine, Marks, Engels ve Lenin'e saldırmakta, teorilerini küçümsemekte ve çarpıtmakta, somut olarak da Ekim Devrimi’ni, teorisini ve “reel sosyalizm” dediği yaşayan sosyalizmi mahkum etmektedir. Üstelik bunu tarihi çarpıtarak yapmaktadır. Fakat öte yandan, tarihin konuştuğu yerde ise, devrimci teorinin, ustalarının ve sosyalizm de dahil eserlerinin ve nihayet inkardan gelinmez kazanımlarının karşısında boyun eğmektedir. Gerektiğinde bir manipülasyon aracı olarak da olsa marksist-leninist kavramlara sarılmakta ve bu kavramların da yardımıyla bir özgürlükçü sosyalist olduğunu söyleyebilmektedir. Bunun da şaşılacak bir yanı bulunmamaktadır. Çünkü, A. Öcalan ezilen bir ulusun temsilcisidir. Baskıdan, sömürüden, eşitsizlikten ve ezilmekten kurtulmak en çok onun temsilcisi olduğu halkın, Kürt halkının hakkıdır. A. Öcalan da bilmektedir ki, bu en çok geçmişte savunduğu sosyalizm koşullarında mümkündür.

Kürt hareketi geçmişte devrimci-demokrattı. Devrimci demokrasinin Kürdistan'daki bir versiyonuydu. Önce demokratik devrimi ve ardından da kesintisiz biçimde sosyalist devrimi yapacaklarını ileri sürüyorlardı. Nihayet, komünizmi temel hedefleri olarak dile getiriyorlardı. Hemen belirtmeliyiz ki, bu konuda samimiydiler ve içtenlikle bunlara inanıyorlardı. Ne var ki, günümüzde bundan eser kalmamıştır.

A. Öcalan'ın “benim teorim” dediği ve Hamburg'daki “Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak - 2”  konferansında yinelenen teorisinde bunların hiçbirine yer kalmamıştır. Onun teorisi M. Boochin ve Negri'den esinlenme anarşist ve ütopik bir teoridir. Modern sınıf ilişkilerinin egemen olduğu, yalnızca Asya'nın değil Avrupa'nın ve de dünyanın en ceberut devleti olan Türk sermaye devleti koşullarında hiçbir karşılığı yoktur. Gerçek tam olarak budur.

 

Yeni yüzyıl sosyalizmin, yeni bin yıl komünizmin bin yılı olacaktır
İçinde bulunduğumuz gericilik döneminde türetilmiş, kök aldıkları geçmiş teorilerin de gerisine düşen, günün koşullarında geçmişteki tüm doğallığını kaybetmiş, kaybetmeye de mahkum, bu nedenelerdir ki, yozlaşmış haliyle karşımıza çıkartılan teoriler ömürsüzdür. Tümü de yenilgi ve yıkımın ürünüdürler. Tarihin gerçek öznesi olan sınıfın ve hareket ettiricisi olan sınıf mücadelesinin siyasal sahnenin arka planına düştüğünden dolayı bu mümkün olabilmiştir. Ancak, şimdi yavaş yavaş bu dönemin sonuna geliyoruz. Tarih yeniden sınıfı tarihsel olan rolünü oynamaya, bunu yapmak üzere öne çıkmaya çağırıyor. Tüm veriler de sınıf mücadelesinin geri geleceğini, şimdiden bunun ilk işaretlerinin olduğunu gösteriyor.

Bunun kendisi, devrimci teorinin, aradan geçen zaman içinde sağlanan muazzam gelişmeleri de gözeterek, daha ileri bir düzeyde tüm canlılığı ile yeniden üretilmesinin koşullarının iyiden iyiye olgunlaştığının da göstergesidir.

Ve nihayet, her türden oportünist teori ve pratiklerin hilafına, Komünist Manifesto hala işçi sınıfının ve biz sınıf devrimcisi komünistlerin baş ucu eseri olmaya devam ediyor. Komünist Manifesto, onun özünü oluşturan temel tezleri ve geleceğe dönük projeksiyonları ile bugün de günceldir ve geçerliliğini korumaktadır. Sosyalizm geleceğe ait bir hayal değil, Ekim Devrimi ile karşılık bulmuş, bundan sonra çok daha ileri düzeyde karşılığı olan bir gelecektir.

Çağımız hala emperyalizm ve proletarya devrimleri çağıdır. Tarihi kendilerine göre yazmaya kalkan, çarpıtan ve hep geriye doğru yorumlayanların inadına, biz Marks, Engels ve Lenin'i, onların teori ve pratiklerini referans almaya devam edeceğiz. Bu arada, başka modeller de aramayacağız. Tam tersine daha kuvvetli ve tok biçimde Ekim Devrimi’nin en büyük eseri olan sosyalizm bizim yegane toplum modelimiz olacaktır.


http://www.kizilbayrak.net/ana-sayfa/guendem/haber/kapitalist-moderniteye-meydan-okumak-2-konferansi-uezerine/
Anladım vatansızlıktır bir şaire yakışan.