Gönderen Konu: Tek Kutuplu (Sınıflı) Siyaset  (Okunma sayısı 1751 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3218
Tek Kutuplu (Sınıflı) Siyaset
« : 28 Eylül 2011, 21:54:44 »
Tek Kutuplu (Sınıflı) Siyaset......TÜLİN ÖNGEN


Siyasetin sınıf, ırk, etnisite, din, cinsiyet, meslek ve yaş farkı gözetmeksizin herkese açık bir  oyun alanı olduğu burjuva düşüncesinin kurucu mitlerinden birisidir. Bu mit sayesindedir ki, liberal demokrasi evrenselleştirilip, genelleşmiş, özgürlük ve eşitlik mücadeleleri bloke edilip, sermayenin emek üzerindeki hegemonyası korunabilmiştir.

Yönetimin ayrıcalıklı sınıfların tekelinde bulunduğu önceki toplumlarla karşılaştırıldığında burjuva siyasetinin halka daha açık olduğu düşünülebilir. Ne var ki bu sistemde de siyasal katılım, hem çok sınırlı hem de son derece yüzeyseldir. Gerçek katılımın (halk egemenliği) hiç bir maddi koşulu yoktur.  Geniş halk kitleleri, iktidar araçlarından yoksun oldukları gibi seçme ve seçilme hakkı da doğru düzgün kullanamazlar. Her şeyden önce egemen ideolojilerin ablukası altında özgür ve özerk düşünce geliştiremezler.

Temsili demokrasinin 'altın çağ'ı sayılan 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, işçi partilerinin iktidara geldiği gelişmiş ülkelerde dahi siyasal güç ekonomik çıkarlardan bağımsız dağılmamıştır. Çalışan sınıflar, işçi sendikaları ve partileri aracılığıyla yasal ve siyasal karar alma süreçlerine kısmen ve biçimsel olarak katılmakla birlikte hiç bir zaman devlet politikalarını etkileyecek bir güce sahip olmamışlardır. Gerek endüstriyel gerekse siyasal demokrasinin oyun kuralları sonuçta sermaye sınıfları tarafından belirlenmiştir.

Nitekim '70'lerden sonra küresel krizle birlikte sosyal ve siyasal haklar sermaye için bir külfet haline gelmeye başlamış ve peyderpeyh budanmıştır. O güne dek yere göğe konulamayan temsili demokrasi de son yolculuğuna uğurlanmıştır.

*****

Demek ki; siyaset ile ekonomi birbirinden ayrı gerçeklikler değilmiş. Toplumsal kuruluşun düzeyleri arasında tarihsel-yapısal bir bağ varmış. Ekonomik ve siyasal güç ilişkileri, birbirlerinin bir türevi olmamakla birlikte bağımsız da değillermiş. Ekonomik ve siyasal iktidarlar arasında organik ve diyalektik bir ilişki geçerliymiş. Ne siyasal kurumlar ve normlar ne de devlet politikaları sınıflar  karşısında tarafsızmış.

Oysa ana akım ideolojiler yıllardır bize tam tersi bir tablo çizmekteydi: Sınıf temelli siyasetin miadını doldurduğu, sınıf kavramının siyasal dilden çoktan düştüğü, sınıf öznenin  siyaset sahnesini geçen yüzyıl başlarında terk ettiği, zaten sınıfın hiç bir zaman bir tarihsel özne olmadığı,  sınıf çıkarı ve çelişkisinin içi boş kavramlar, ideolojik saplantılardan ibaret olduğu, hele bugün hiç bir karşılıklarının kalmadığı; çünkü antagonizma ve çıkarların çoğulculaştığı, yeni toplumsal öznelerin ortaya çıktığı,  kutuplaşmaların kültürel farklılaşmadan kaynaklandığı, siyasal çatışmanın aktörlerini artık bu toplumsal kategorilerin oluşturduğu söylenmekteydi.

Bu anlatıda doğru sayılabilecek tek şey, sınıf temelli politikaların  '70'lerden sonra gerilemeye başladığıdır. Yeni toplumsal hareketlerle başlayan bu süreç, '80'lerde postmodern ve-neoliberal ideolojilerin yükselişiyle sürmüştür. Sınıf politikalarının eskisi kadar revaçta olmadığı doğrudur. Bu sorun, marksistlerin de gündemindedir, ancak onların değerlendirmeleri daha farklıdır. Örneğin sınıfsal ideolojilerin gündemden düşmesi ile sınıf mücadelesinin geçersizleşmesini bir tutmazlar.

*****

Eğer 'sınıftan kaçış' varsa, bu, yalnızca emekçiler açısından geçerlidir.  Çünkü sermayenin sınıf temelli siyasetten uzaklaştığını söylemek zordur. Tam tersine sınıfsal çıkar ve tercihlerini  siyasete taşıma konusunda çok daha aktiflerdir.  Bu yüzden siyasetin 'sınıfsızlaştığı'nı söylemek doğru değildir.  

Sermaye tarih boyunca hiç bu kadar siyasileşmemiş, siyaset de hiç bu kadar tek kutuplu/sınıflı bir hal almamıştır. Kapitalizmin her döneminde devlet politikaları sermaye çıkarları ve tercihlerine göre şekillenmiştir. Burjuvazi, siyasal karar alma süreçlerine hem doğrudan (kendi sınıf örgütleri eliyle) hem de dolaylı (güdümündeki medya, üniversite, dini cemaatler vb sivil toplum kurumları aracılığıyla) yollardan  hep müdahale etmiştir.

 Ancak günümüzde bu müdahaleler artmakla kalmayıp, daha çeşitlenmiştir. Özellikle kriz yönetimi srtatejileri, ekonomi ile siyaset arasındaki ilişkiyi daha dolayımsızlaştırmıştır. İş çevreleri, devlet organları ve kadrolarıyla daha sıkı fıkı, kişisel/yüz yüze ilişkiler geliştirmiştir. Türkiye'de Özal ile başlayan kayırmacı/kollamacı (klientalizm) yaklaşımlar, Akp iktidarı döneminde artmıştır. Benzer bağımlılık, siyasetin finansmanı bakımından öteki düzen partileri için de  geçerlidir..

Söz konusu dönüşüm, devletin hem 'göreli' özerkliğini (sınıflar karşısında tarafsızlık görünümü ) hem de 'kolektif kapitalist' karakterini (sermayenin uzun dönemli ortak çıkarlarını gözetme temsil etme) önemli ölçüde aşındırmış, bir sınıf veya sınıf fraksiyonunun çıkarlarının aracı haline getirmiştir.  Aslında bu durum, sermayenin bindiği dalı kesmesiyle eş değerdir. Çünkü temel rolü, sermaye çıkarlarını genelleştirip, sınıf iktidarını meşrulaştırmak ve toplumsal üretim ilişkilerini yeniden üretmek olan kapitalist devlet, bu görevini layıkıyla yerine getiremezse, bir süre sonra siyasal bir krize sürüklenir. Nitekim bugün Türkiye'de devlet bir hegemonya bunalımıyla yüz yüzedir. Gerek devlet içinde gerekse devletle belli toplum kesimleri arasındaki gerilimlerin şiddetlenmesi buna işarettir.  

****

Ekonomi ile siyaset arasındaki göreli ayrımın aşınmasını bir sonucu da siyasal partilerin şirketleşmesidir. Özellikle düzen partileri tamamen ticarileşmiştir.  Merkez ve taşra örgütlerinin faaliyet konuları  ve çalışma biçimlerinden üye yapısı, delege seçimi ve parti kurullarının oluşumuna kadar hemen her konuda partiler, iş çevreleriyle içe içe, onlara bağımlı konumundadır. Partilerin ilişki ağına dahil olamayan işçi ve köylü gibi dar gelirlilerle işsiz ve yoksullar için siyaset seçimden seçime oy kullanmaktır..

Düzen partileri, kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasınlar, birer sınıf partisidir. Aralarındaki fark, değişik sermaye fraksiyonların temsil etmelerindedir.Programları ve aday listeleri, sınıfsal profillerini gayet güzel ortaya koyar. Ezilen sınıflar ya da toplum kesimlerinden bir kaç kişinin kurullara hasbelkader girmiş  olması ya da aday listelerinde yer alması, o partinin rengini değiştirmez. Sosyal, ekonomik, kültürel konulardaki tutumu da yerli ve yabancı patronlarının çıkarlarıyla uyumludur.

Emek, emekçi, emek hakları gibi sözcükleri kullanmaları, bol bol değişiminden  söz etmeleri kafamızı karıştırmamalı. Bu jargon, kitle partisi ya da son model 'herkesi kucaklayan' (catch-all) parti olmanın, en azından öyle gözükmenin  raconu olsa gerek. Yoksa bugüne kadar ağızlarından sömürü, sermaye egemenliği, sınıf çıkarı, işçi sınıfı, ezilen sınıf ve halk, sınıf mücadelesi ve devrim sözcüklerinin çıktığını hiç duydunuz mu? Neden dersiniz?

veda
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET