Gönderen Konu: SARAY’ın ve “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin iktidarına karşı ne yapmalı?  (Okunma sayısı 1489 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Şadi Ozansü

  • İleti: 22
SARAY’ın ve “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin iktidarına karşı ne yapmalı?


Daha önce de söyledik gene tekrarlıyoruz: SARAY; Türkiye, hatta Orta Doğu çapında yobazlığın, şovenizmin ve militarizmin koordinasyon merkezidir. 7 Haziran seçimlerinden sonra AKP ile ortaklığa fazlasıyla teşne olan MHP ile bile koalisyona yanaşılmamasının nedeni bu işlevinin zayıflamasına yol açabileceği endişesiydi. Malum her türlü koalisyon mutlak iktidarın bir parçasının kopması demekti ve bu durum SARAY’ın sadece bir görmemişlik abidesi olmanın ötesinde bir işlevinin olduğunun deşifre edilmesi anlamına gelecekti. Koalisyon ortakları kim olursa olsun SARAY’da kendi partilerine karşı ne tür kumpasların çevrildiğini fark edeceklerinden ya koalisyon bozulacak ya da SARAY aygıtı henüz Başkanlık Sistemine de geçilememiş olduğundan daha da gizli kapaklı çalışmak zorunda kalacaktı. İşte hangi partiyle olursa olsun koalisyon bu yüzden istenmemiş ve seçimlerin her ne pahasına olursa olsun tekrarına gidilmiştir. Tabii ne olacağı belirsiz – ya da çok belirlenmiş- koşullar altında olmak kaydıyla.

Ama artık bu saptamanın yanı sıra en az onun kadar önemli bir ikincisini yapmak gerekiyor: SARAY’ın üzerinde uyguladığı basınçla AKP Hükümeti hızla bir “Komünizmle Mücadele Dernekleri” Hükümetine dönüşüyor. Hangi “komünizm” ile mücadele? Onlara göre, pek fazla camiye uğramayan CHP ve Alevi “komünizm”iyle! Bu derneklerin patentinin Fethullah Gülen Cemaatinde olması önemli değil. “Vesayet” rejimine karşı yürütülen “Yetmez, ama Evet!” politikası destekli Cemaat-AKP koalisyonuyla bugünkü “Komünizmle Mücadele Dernekleri” Hükümetine ulaşılmıştır. Bu Hükümet kendini hem “Yetmez, ama Evet”çilerden hem de Cemaatçilerden sıyırarak çizmiş olduğu yolda yürümektedir. Kaldı ki, iktidarın paylaşımı konusu dışında Cemaatçilerle aralarında çok büyük bir ideolojik farklılık olmadığı aşikârdır. Her ne kadar şu an birbirlerinin can düşmanı gözüküyor olsalar da, orta vadede taraflardan birinin yenilgisi halinde – ki bu “taraf” şimdilik Orta Doğu’da azı dişi şiddetle ağrıyan ABD emperyalizminin açık desteğini alamayan Gülen Cemaati olacakmış gibi gözüküyor- uzlaşmaya varacakları açıktır.

“Kara Cumartesi” bir başlangıç mı?

1969’da tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçecek olaylarla (Taksim’de toplanmış ABD emperyalizmi karşıtı kitleye Demirel Hükümeti tarafından başta Bursa olmak üzere şehir dışından ve içinden getirilen yobazlar tarafından yapılan ve iki kişinin ölümüne neden olan sopalı bıçaklı saldırı) Ankara’da gerçekleşen ve yüzden fazla insanımızın ölümüne neden olan “Kara Cumartesi” türü canavarlıklar, kullanılan katliam “teknik”leri dışında aynı zihniyetin ürünüdürler.

SARAY’ın ve AKP Hükümetlerinin emperyalizmin bölgede açtığı yarıkların çatlaklarından yararlanmak adına izledikleri politikalar ve Kürt halkına karşı uyguladıkları sistemli saldırganlık Kara Cumartesi Frankeştayn’ını yarattığı gibi, gelecekte ne yapabileceklerinin de ipuçlarını veriyor. Evet, SARAY düşmedikçe Frankeştayn’ler katliam çalışmaları planlamaya devam edecekler. Çünkü…

SARAY ve Hükümetin en büyük korkusu kitle hareketleri

Biliyoruz ki, SARAY’ın Mısır’daki kan kardeşi Mursi’yi “taht”ından indiren Mareşal Sisi’nin darbesinden önce, ona bu fırsatı sunan 35 milyonluk kitle hareketiydi. SARAY’ın en büyük korkusu kitle hareketleri olduğu için, bu kitle hareketlerini frenleyebilmek adına her türlü yolu deneyeceği açıktır. Bir başka ifadeyle, kitle hareketlerini günün birinde resmi baskı aygıtlarıyla (polis, ordu) ve kurmaya çalıştığı “Osmanlı Ocakları” türü faşist özentisi sokak çeteleriyle kontrol altına alamayacağını anladığında, “meczup” intihar eylemcilerine yol açılacağı bellidir. Sonuçta, bu, Diyarbekir ve Suruç’tan sonra üçüncü girişimdir. Anlaşılan o ki, SARAY ne kadar paniklerse bu saldırganlıklar o kadar artacaktır. Kaldı ki bu tür saldırıları Türkiye’de gerçekleştirmek için illâ IŞİD’ci olmaya da gerek yoktur. Henüz bu saldırıların hiçbirini IŞİD üstlenmemiştir. Ama şu bir gerçek: IŞİD olsun olmasın Türkiye’de de, dünyanın başka yerlerinde de bu tür eylemleri gerçekleştirecek, kendine çeşitli dinleri referans noktası alarak hareket edecek ve sonuçta emperyalizmin ve egemen sınıfların çıkarlarına hizmet edecek sayısız meczup bulmak mümkündür.

Burada tehdit altında olan demokrasinin olmazsa olmaz dayanağı toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkıdır. Bir başka ifadeyle Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi sınıf mücadelesinin imkânlarının ortadan kaldırılmasıdır. Sınıf mücadelesinin araçları ortadan kaldırıldığında geriye kaos ve barbarlıktan başka bir şey kalmaz.

Endonezya örneğine dikkat!

Eskiler hatırlarlar, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin geleneğinde “Türkiye’yi Endonezya’ya çevireceğiz!” özlemi vardır. Bu lafın tercümesi şudur: “Bir gecede 1 milyon solcuyu keseceğiz!” 1966 yılında Endonezya’da bu katliam yaşandı. Sonuçta ABD emperyalizminin desteğindeki askeri darbenin başı Suharto, Müslüman kitlelerin de desteğiyle bu katliamı gerçekleştirdi. Biz yıllardır, “bu gidişle Türkiye yakında Irak’a ve Suriye’ye benzeyecek” derken bir anda Endonezya’ya özlem duyanlarla karşı karşıya kalabiliriz. Yani sorun 1 Kasım seçimlerinde HDP’ye yapacağımız destekle sınırlı değil. SARAY ve Hükümet seçim sonrasının örgütlenmesini ve provalarını yapıyorlar. 1966’da 12 milyon üyeli Endonezya Komünist Partisi’nin bir gecede nasıl yok edildiğini gördük. Dolayısıyla hem sosyalist hareketin, hem Kürt hareketinin ve hem de Haziran İsyanını yaşamış olan demokratik hareketin ezilmemesini sağlamalıyız. Bugüne kadar yaşadığımız deneyler bunun fazlasıyla mümkün olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin ne Suriye ne de geçmişte olduğu gibi Endonezya’ya döndürülmesini engellemek elimizde.

Bütün Ezilenlerin Cephesi yolunda Eylem Komiteleri için!

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum tek tek her grubun, her partinin, her platformun ya da kümenin, işçileri, yoksul köylüleri, işsizleri, kadınları, gençleri, emeklileri ve bütün ezilenleri sadece kendi yapılarına çağırmalarıyla yetinilerek altından kalkılabilecek bir durum değildir. Yukarıda çizmiş olduğumuz tablo bunu fazlasıyla gösteriyor. Türkiye’nin içine girdiği bu konjonktürde ezilenlerin geniş birlikteliğini hedeflemeyen hiçbir örgütlenmenin şansı olmadığı gibi, böyle bir yaklaşım aynı zamanda kaçınılmaz bir felâketin de tellallığını yapmanın aracı haline gelebilir. Daha geniş bir cepheden söz etmek, grupların ya da partilerin insanları kendi programlarına çağırmamaları demek değildir. Ama mücadele ufuklarının bununla sınırlı kalmaması demektir. Sorun, en devrimci programa sahip olduklarını düşünenlerin en reformist programlara sahip olduklarını sandıklarıyla aynı sınıf cephesi içinde yer almalarıdır. Bunun için de seçim platformlarını aşan bir eylem hattını örmek bir zorunluluktur. Gerçek bir savunma hattı oluşturmadan saldırı hattına geçiş şu an için uygun değildir. Dolayısıyla yarın caddeleri doldurabilmek için şimdiden fabrika fabrika, işyeri işyeri, sendika sendika, mahalle mahalle, köy köy eylem komiteleri oluşturmanın hazırlıkları yapılmalıdır. Bu komiteler “öncülerin” bayrak dalgalandırdığı yerler değil, halkın katılımının sağlandığı mevziler olmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde kitlelerden yalıtılmış “devrimci” eylem komiteleriyle baş başa kalınır ki, sonunun pek parlak olmayacağı geçmiş mücadele deneyimlerinden hatıralardadır.

İKP’nin çağrısı

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak, ikameci olmayan her türlü anlayışla en basit sınıf mücadelesi hattında bir araya gelme ve hem ülkenin ve hem de üzerinde yaşayan halkların esenliği ve mutluluğu için siyasal demokrasinin sonuna kadar zorlanması mücadelesi yürütme çağrısı yapıyoruz.

Türkiye’de demokrasiden, özgürlükten, eşitlikten, barıştan yana bütün yapıları en kısa zamanda bir araya gelerek SARAY’ın ve Komünizmle Mücadele Derneği Hükümetinin saldırı ve provokasyonlarına karşı HEP BİRLİKTE davranmaya çağırıyoruz. (23.10.2015)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)
Merkez Yürütme Kurulu

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3155
Bu tür birlik çağrıları hep yapılıyor Şadi Hocam.
Ancak bir türlü üzerinde durulmayan bu çağrıların neden adreslerine ulaşmadığı,neden hayata geçirilemediği sorusu!

Var olan nesnelliğe müdahil olacak bir öznenin yokluğu konusunda hemen herkes ortaklaşsa da,bir türlü bu özneyi oluşturma çabasına kimse girmiyor.
Bunun nedeni herkesin kendisini özne,öncü olarak görerek,bir türlü o dar gurupçu anlayıştan sıyrılamamaları.
Bu nedenle de sistemi tam kalbinden vurarak,onun faşizm özlemlerini geriletecek adımların atılamaması.

Troçkistler’in Stalincileri,Stalinciler’in Troçkistleri,ideolojik mücadelenin de ötesinde karşı devrimci olarak nitelediği,hatta bunların kendi ekolleri içersinde,kendileri dışındakileri hazmedemediği bir ortamda bu birlik nasıl sağlanacak.

Siyaseti,burjuvazinin çizdiği,izin verdiği,sınırlarını çizdiği alanların dışına çıkarmadan,siyaseti gündelik yaşamın bir fonksiyonu haline getirmeden ve işçi sınıfını  bir avuç sendika ağasının,sendika bürokratının elinden kurtarmadan yapılacak tüm çağrılar ,iyi niyet çağrılarından öte bir anlam içermiyor.

Bu kirli savaşa hayır diyorsak,bu kirli savaşa karşı BARIŞ diyorsak,ortadoğudaki Emperyal Bloklar’ın paylaşım savaşlarında figüren rolü oynamak istemiyorsak,işçi sınıfının üretimden gelen gücünü göstertecek bir örgütlülüğü sağlamamız gerekiyor.

Ancak böyle bir örgütlülük,pratikte,işçi sınıfının devrimci,pratik eleştirel faaliyeti sürecinde bu birliği sağlayabilir.
veda
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimdışı Şadi Ozansü

  • İleti: 22
Sevgili Veda arkadaş,
Saray'a ve Komünizmle Mücadele Dernekleri İktidarına karşı Ne Yapmalı? başlıklı İKP açıklamasını değerlendirirken çeşitli saptamalarda bulunmuşsun. Bunların üzerinde bir tartışma başlangıcı olarak kısaca durmak istiyorum.
Birincisi, diyorsun ki: "bu türden birlik çağrıları hep yapılıyor, ama bir işe yaramıyor, çünkü..." Meselenin "çünkü" kısmına birazdan değineceğim, ama şimdi şunu söylemekle yetineyim: Hayır bu tür çağrıların geçmişte hep yapılıyor olmasının fazla bir önemi yoktu belki,fakat önemli olan şimdi, yani Ankara'daki "Kara Cumartesi"nin ardından yapılması. Bu olay, mevcut durumda nitel bir farklılık yarattığı için böyle. Dikkat edersen sosyalist solda bu konuyla ilgili olarak "Hesabını Soracağız!" ya da "Akıttıkları Kanda Boğulacaklar!" türü hiç bir işe yaramayan afaki değerlendirmeler dışında herhangi bir somut öneri yok. İKP bildirisi bu açıdan önem taşıyor, yoksa tabii ki o da sıradan bir bildirinin ötesine geçmez. Kaldı ki mesele sadece bildirilerle çözülebilecek olmanın çok ötesinde.
İkincisi, şimdi işin "çünkü" kısmına geliyorum. Gene diyorsun ki," Troçkistlerle, Stalinistler birbirlerini sürekli olarak karşı-devrimcilikle suçlarken, hatta bunun da ötesinde kendi içlerinde birbirlerini hazmedemezlerken, bu birlik nasıl olacak?" Zaten bu öneri tam da bu yüzden yapılmıştır. Farkındaysan, bildiride bir birleşik cephe çağrısı var ve buna varmak için de "kendilerini en devrimci ve kendi dışındakileri reformist görenlerin" bir arada nasıl durabileceklerini tartışıyor, hatta tartışmakla kalmayıp olmazsa olmaz görüyor. Bu bir klasik birleşik cephe formülüdür ve özü, "Bayraklarınızı birbirine karıştırmadan düşmana birlikte vur"anlayışından ibarettir. "En Devrimci Komünist Parti" de  ancak eylem içine çekilmiş kitlelerinin- özellikle işçi sınıfı kitlelerinin- bu birleşik mücadelesi içinden süzülerek çıkar. Bu söylediklerimi daha anlaşılır kılabilmek için izin verirsen bir konuya naçizane açıklık getirmek isterim, şöyle ki: Komünist parti; işçi sınıfı kitlesi, parti (yani örgütün kadroları) ve önderlik arasındaki diyalektik ilişkinin bir ürünüdür. Bu ilişkide tarihsel sorumluluk, eğer hareket noktamız leninizmse, "önderliğin" üzerindedir. Yani ortada Troçkistler ve Stalinistler diye bir ayırım yoktur. Troçkizm ve Stalinizm ayrımı vardır. Bana göre bunlardan birincisi leninist ve tabii ki marksist proleter devrimi anlayışını ikincisiyse "tek ülkede sosyalizm" gerici ütopyasını temsil eder. "Tek ülkede sosyalizm" gerici ütopyası sadece SSCB'yi kapitalist restorasyona sürüklemekle kalmadı, aslında ondan çok daha önce dünya tarihinde ortaya çıkmış bütün devrimci durumların önüne set çekerek zaten bu restorasyonun hazırlayıcısı oldu. Dolayısıyla bizim sorunumuz dünya çapında partilerle (KP kadrolarıyla) değil onların önderlikleriyledir. Bütün parti kadroları dünya çapındaki sınıf mücadelelerinde düşmana karşı kahramanca savaşırlar ve fakat, bizce, "önderliklerinin" yani  SBKP ya da ÇKP parti bürokrasilerinin ihaneti yüzünden yenilgiye uğrarlar. Geriye dönüp bakarsanız, aslında TKP tarihi de bunun istisnası değildir. 12 Eylül 1980'e geldiğinizde kadroları (parti) faşizme karşı yiğitçe mücadele eden TKP'nin önderliği Andropov'ların, Çernenko'ların, Garbaçov'ların, Yeltsin'lerin ihanetçi önderliğinin politikalarına körü körüne bağlı bir önderlikti. Ne yazık ki partiler, kadrolarının fedakârlıklarıyla değil, önderliklerinin politikalarıyla tarih sahnesindeki yerlerini alırlar.
Veda arkadaş,
Şimdilik sözlerimi şu örnekle bağlayayım. Yıl 1939! ABD'de seçimler var. Stalin de o sıralar Meksika'da sürgünde yaşamakta olan Troçki'yi öldürtmek için her yolu deniyor. ABD komünist partisi Stalin'in politikalarını tam anlamıyla izleyen bir parti önderliğine sahip. Hatta o kadar ki Troçki'yi öldürme planları ABD KP'si üzerinden yapılıyor. Troçki de bunun fazlasıyla farkında. Yoldaşlarına ABD'deki seçimlerde ABD KP'sinin göstereceği işçi adayların desteklenmesi gerektiği şeklindeki öneriyi getirdiğinde şiddetli muhalefetle karşılaşıyor. Ama kararında diretiyor ve şöyle diyor: " ABD KP'sinin önderliği ihanet içindedir, ama bu bizi KP'nin kadrolarından uzak durmaya itmez. Devrimi onlarla birlikte yapacağız!" Şimdilik bu kadar.
Dostlukla,
Şadi Ozansü               

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3155
Şadi Hocam,seninle aynı duyguları paylaşıyor,aynı istemi savunuyorum.
Ancak yaşamın pratiği bazen istemlerimizle örtüşmüyor.
Her ne kadar istemlerimizin maddi koşullarını,yaşadığımız nesnellik sağlasa da ,öznel boyuttaki gelişmeler,istemimize aykırı gelişiyor.

Sorduğum sorunun hala arkasındayım!
Neden sizin,benim,bu ülkenin geleceği için kaygı duyan,sorumluluk taşıyan insanların istemleri,birlik çağrıları adreslere ulaşmıyor.

İşte sorun burada!
Oysa Burjuvazi saldırırken,o Troçkist,o Stalinist diye saldırmıyor.
Oysa bizler aynı ideolojik düşünceyi paylaşmadığımız arkadaşları,karşı devrimci diye niteliyor ve karşıt saflarda görüyoruz.

Aslında yukarda sorduğum sorunun yanıtını kendim vermişim ancak yeterince anlaşılmamış ya da gözden kaçmış.

"Var olan nesnelliğe müdahil olacak bir öznenin yokluğu konusunda hemen herkes ortaklaşsa da,bir türlü bu özneyi oluşturma çabasına kimse girmiyor.
Bunun nedeni herkesin kendisini özne,öncü olarak görerek,bir türlü o dar gurupçu anlayıştan sıyrılamamaları.
Bu nedenle de sistemi tam kalbinden vurarak,onun faşizm özlemlerini geriletecek adımların atılamaması."

"Siyaseti,burjuvazinin çizdiği,izin verdiği,sınırlarını çizdiği alanların dışına çıkarmadan,siyaseti gündelik yaşamın bir fonksiyonu haline getirmeden ve işçi sınıfını  bir avuç sendika ağasının,sendika bürokratının elinden kurtarmadan yapılacak tüm çağrılar ,iyi niyet çağrılarından öte bir anlam içermiyor."


Dostlukla
veda


Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET