Gönderen Konu: BERTOLT BRECHT DİYOR Kİ :  (Okunma sayısı 374 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ekim

  • İleti: 1819
BERTOLT BRECHT DİYOR Kİ :
« : 24 Ocak 2018, 17:14:46 »

Diyorsun ki, davamıza hayrı yok bu gidişin. Karanlık gitgide, diyorsun, derinleşiyor. Güçler azalıyor, diyorsun, gitgide. Bunca yıl, diyorsun, çalış çabala, sonunda ilk günden daha güç bir duruma düş. Oysa işte düşman her zamankinden daha kuvvetli. Yenilmez gibi de görünür. Biz de hatalar yaptık, bu inkar edilmez. Sayımız yavaş yavaş azalmada. Sloganlarımız orda burda dağınık. Düşman sözcüklerimizin bir kesimini çarpıttı. Bugüne dek söylediklerimizden hangisi yanlış şimdi? Bir kısmı mı, yoksa hepsi mi? Güveneceğimiz kim var artık? Arta kalanlar mıyız bizler yaşayan bir ırmaktan fırlatılmış? Geride mi kalacağız kimseyi anlamadan ve hiç anlaşılmadan? Yoksa şans mı gerek bize? İşte senin sordukların bunlar. Ama kimseden bir yanıt bekleme, yanıtını da kendin ver.


Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı yağmurun, Bulutların rüzgarla sökün ettiği. Ama savaş öyle değil, savaş rüzgarla gelmez; Onu bulup getiren insanlardır. Duman tüten topraktan bahar boyunca, Dökülüp yükselir birden gökyüzü. Ama barış ağaç değil, ot değil ki yeşersin: Sen istersen olur barış, istersen çiçeklenir. Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın. Bilin kuvvetinizi. Bir tabiat kanunu değildir savaş, Barışsa bir armağan gibi verilmez insana: Savaşa karşı Barış için Katillerin önüne dikilmek gerek, "Hayır yaşayacağız!" demek. İndirin yumruğunuzu suratlarına! Böylece mümkün olacak savaşı önlemek. Onlar demir çeliği elinde tutan birkaç kişidir, Yoktur karabasandan bir çıkarları Dünyaya bakıp "ne küçük" derler, Bir şeylerle yetinmezler acunda, Para hesap eder gibi hesaplıyorlar bizi, Savaş da bu hesabın ucunda. Ürkmeyin tutmuşlar diye suyun başını: Korkunç oyunları, davranın, bitsin. Söz konusu olan çocuğundur, ana: Koru onu, dikil karşılarına, Biz milyonlarca kişi Savaşı yener miyiz? Bunu sen bileceksin. Bunu biz bilecek, biz seçeceğiz. Bir de düşün "Yok!" dediğini: Düşün ki savaş geçmişin malı ve barış taşıyor gelecekten.


Demeyecekler: Ceviz ağacı rüzgarda sallandığı sıralar. Ama diyecekler: Badanacı işçileri ezdiği sıralar. Demeyecekler: Çocuk yassı taşı ırmakta kaydırdığı sıralar. Ama diyecekler: Büyük savaşlar hazırlandığı sıralar. Demeyecekler: Kadının odaya girdiği sıralar. Ama diyecekler: Bütün güçlerin işçilere karşı birleştiği sıralar. Demeyecekler: Karanlıktı o sıralar. Ama diyecekler: Neden şairleri sessizdiler?


Yaşlı bir kadınım ben. Almanya uyandığında Devlet yardımı azaldı. Çocuklarım verirlerdi bana arada sırada birkaç kuruş, ama pek öyle bir şeyler alamıyorum gene de. Bu yüzden daha az gider oldum eskiden her gün alışveriş yaptığım dükkanlara. Sonra aklımı başıma topladım günün birinde ve eski bir müşteri olarak her gün gitmeye başladım fırına, manava yeniden. İhtiyacım olan şeyleri seçerdim bir bir, her zamankinden ne daha çok alırdım, ne daha az, peksimetler de koyardım ekmeğin yanına, lahananın yanına da pırasa, ama hesabı çıkarttıkları vakit çekerdim içimi, karıştırıp küçük para kesemi tutuk parmaklarımla, yeterince param yok, derdim, başımı sallayarak, bunları ödeyecek, ve tüm müşterilerin gözleri önünde çıkardım dükkandan gene başımı sallayarak. Ve şöyle diyorum kendi kendime: Hiçbir şeyi olmayan bizler gibiler yiyecek satılan yerlerde görünmezlerse bundan böyle hiçbir şeye ihtiyacımız yok sanabilirler, ama buraya gelir de hiçbir şey satın alamazsak eğer haberleri olur hiç değilse.


Akşam savaş alanına çöktüğünde Düşmanlar yenilmişti Telgraf tellerinin tınıları Haberi uzaklara taşıdı Dünyanın bir ucunda için için yandı Bir haykırış, gökkubbede parçalanarak Bir çığlık, çılgın ağızlardan taşan Ve esrik göğü aşan. Bin dudak ilençle soldu Bin yumruk, vahşi bir öfkeyle sıkıldı. Dünyanın bir başka ucunda Bir sevinç, gökkubbede parçalanarak Büyük bir sevinç, bir eğlence, bir çılgınlık Rahat bir soluklanma, gerinme Bin dudak eski bir duayı söyledi Bin el inançla birleşti. Gecenin geç saatlerinde Sayıyordu telgraf telleri Savaş alanında kalan ölüleri- O zaman dost ve düşman sessizleşti. Yalnız analar ağladı Her iki yanda.


1. Senden ayrıldığımda O güzel günün sonunda Açılınca gözlerim Ne çok sevinçli insan varmış dedim. İşte o akşamdan sonra Sen bilirsin ya Daha güzel dudaklarım Çekirge gibi çevik bacaklarım Ben böyle olalı beri Daha yeşil ağaç, fidan ve tarla Daha bir güzel suyun serinliği Başımdan aşağı boşaltınca 2. Beni sevindirdiğinde Bazen düşünürüm: Şimdi ölüversem Mutlu kalırım Sonsuza kadar. Sonra yaşlanıp Beni düşündüğünde Tıpkı bugünkü gibi görünürüm sana Bir sevdiceğin olur Henüz gencecik. 3. Küçücük dalda yedi gül Altısını rüzgar alır Ama biri kalır Bulayım diye onu Yedi kez çağıracağım seni Altısında gelme Ama söz ve yedincisine Tek sözümle gel. 4. Bir dal verdi bana sevgili Üzerinde sarı yapraklarda Yıl dediğin geçer gider Aşk ise hep yeni başlar.


İncecik pardesüler içindeki okul arkadaşlarımız her vakit çok geç gelirlerdi sabah dersine, çünkü süt ve gazete dağıtırlardı annelerinin yerine. Öğretmenler onları bir güzel azarlar ve işaret korlardı kara kaplı deftere Getirmezlerdi yanlarında yiyecek filan. Ders aralarında yalnız ödevlerini yaparlardı helalarda. Ama izin verilmezdi buna. Dinlenmek ve yemek içinmiş ders araları. Pi'nin ondalık değerini bilemediler mi öğretmenleri sorardı onları: Neden kalmadınız o çıktığınız çöplükte? Bilirdi onlar neden kalmadıklarını. Kentin varoşlarından gelen yoksul çocuklarına devlet kapılarında önemsiz görevler vaadedilirdi, bu yüzden onlar, gecelerini gündüzlerine katıp ezberlerlerdi parça parça olmuş elden düşme kitaplarında ne varsa. Bir de öğrenirlerdi öğretmenlerinin ayaklarını yalamayı ve hor görmeyi kendi analarını Varoşlardan gelen yoksul okul çocuklarına vaadedilen bu önemsiz görevler toprağın altındaydı. Onlara ayrılan yerlerdeki sandalyelerin yoktu oturacak yerleri. Olsa olsa Kısa bitkilerin kökleriydi onları bekleyen. Hem ne diye öğretiliyordu bu çocuklara Yunanca dilbilgisi, Sezar'ın seferleri, sülfürün formülü, Pi'nin değeri? Alınlarında yazılı olan Flander'lerin kitle mezarlarında neye ihtiyaçları olacaktı bu çocukların biraz kireçten başka?


Bir sorunun yanıtını bulduğumuzu sandıysak ne zaman, içimizden biri çözüverdi duvardaki eski Çin perdesinin ipini, ve açılan perde gösterdi bize bir sıra üzerinde oturmuş olan kuşkucu adamı. Ben, dedi bize o, kuşkucuyum. Kuşku duyarım iyi yapıp yapmadığımızdan günlerinizi yutan işi. Söyledikleriniz daha kötü söylenseydi değerli olup olmayacağından. Kuşku duyarım kendinizi söylediğinizin doğruluğuna bırakıp iyi söyleyip söylemediğinizden. Çok anlamlı olmasından kuşku duyarım; her yanlış anlamadan siz sorumlusunuz çünkü. Ama tek anlamlı da olabilir ve nesnelerin çelişkisini örtebilir; gereğinden fazla tek anlamlı mı yoksa? Öyleyse, yararsızdır söylediğiniz şey. Yaşam yok demektir söylediğinizin içinde. Olayların akışı içinde misiniz gerçekten? Gelişen her şeye eyvallah mı diyorsunuz? Siz gelişiyor musunuz? Kimsiniz siz? Kimdir konuştuğunuz? Söylediklerinizden yararlanan kim? Ha, bir de şu var: Ayıltıcı mı? Okunabilir mi sabahları? Bir bağlantısı var mı varolanla? Cümlecikler kullanıldı mı, sizden önce söylenen? Ya da çürütüldü mü en azından? Her şey doğrulanabilir mi? Deneyimle mi? Hangi deneyimle? Ama hepsinden önemlisi, her zaman, her şeyden önemlisi şu: O nasıl davranır? İşte hepsinden önemlisi. Düşünerek, merakla izledik perdenin üstündeki kuşkucu mavi adamı, sonra birbirimize baktık ve hadi, dedik, sil baştan.


Ben bir oyun yazarıyım. Gördüğümü gösteririm. Nasıl alınıp satıldığını gördüm insan pazarlarında insanların Bunu gösteririm, ben, oyun yazarı. Birbirlerinin odalarına ne düzenlerle girdiklerini, nasıl coplarla ya da parayla, sokakta nasıl durduklarını ve beklediklerin, nasıl tuzaklar kurduklarını birbirlerine, sözleştiklerini umutla nasıl, nasıl astıklarını birbirlerini, nasıl seviştiklerini, çapulculukla kazandıkları parayı nasıl savunduklarını ve nasıl yediklerini. Bütün bunları gösteririm ben. Birbirlerine söyledikleri sözcükleri dökerim kağıda. Ananın oğluna neler söylediğini, işçiye neler buyurduğunu işverenin, nasıl yanıt verdiğini karının kocaya, tüm yalvaran sözcükleri, tüm buyuran sözcükleri, yaltaklanan sözcükleri, aldatan sözcükleri, yalan söyleyen, bilmeyen, güzel ya da yaralayan... Bunları kağıda dökerim ben. Yaklaşan kar fırtınalarını görürüm ve yaklaşan depremleri, yolu tıkayan dağları görürüm ve yataklarından taşan nehirleri. Ama şapkaları var kar fırtınalarının, depremlerin cüzdanlarında paraları, dağlar gelirler arabalarından inerek, şahlanan nehirler denetler polisi. Ben ışığa çıkartırım bunların hepsini. Gösterebilmek için gördüklerimi başka halkların, başka çağların oyunlarını okurum. Bir iki oyun yazdım, inceleyerek iyice o zamanın tekniğini ve kaparak işime yarayacak olanı. İngilizlerce nasıl sunulduklarını inceledim büyük feodal kişilerin inceledim zengin kişileri, ki onlar için dünya sadece özgelişimleri içindi. Ahlakçı İspanyolları inceledim, o harika duyguların ustaları olan Hinlileri ve aile kurumunu gösteren Çinlileri ve kentlerdeki çok renkli kaderleri. Kentlerin ve evlerin görünümü, benim zamanımda öylesine çabuk değişiyor ki, iki yıl ayrılıp geri geldin mi olursun bir başka kente yolculuk gibi. İnsanlar kalabalıklar halinde değiştirivermişler görünümlerini şu birkaç yıl içinde. Fabrika kapılarından içeri giren işçiler gördüm ve kapı yüksekti, ama dışarı çıktıklarında bükülmüştü belleri. O zaman şöyle dedim kendi kendime: Her şey değişmede ve her şey sadece kendi zamanına göre. Ve böylece ben, her sahneye kodum bir tanıtma işareti ve her fabrika avlusuna ve her odaya yıl sayısını işaretledim sığırlarını damgalayan çobanlar gibi. Ve orada kullanılan tümcelere de bir tanıtma işareti kodum, unutulmasınlar diye yazılan geçici insanların deyişleri gibi olsunlar diye onlar da. İşçi tulumu içindeki kadının o yıllarda bir bildiri önünde eğilip söylediklerini, ve şapkaları enselerinde borsacıların katipleriyle dün nasıl konuştuklarını, bu olayların geçtiği yılların geçiciliği ile damgalandım. Ama bütün bunlara bir şaşırtıcılık verdim, bunların en bilinenlerine bile hatta. Bir kimsenin inanmayacağı bir şey gibi döktüm kağıda. Hiç kimsenin görmemiş olduğu bir şey gibi sundum bir kapıcının kapıyı çarpmasını donan bir insan yüzüne.


Yıllarca önce ben, Şikago Buğday Borsasının çalışma yollarını incelerken, bütün dünyanın buğdayını oradan nasıl yönettiklerini birden kavradım ama gene de bu işi pek anlayamamıştım kitabı bırakırken elimden. Ve şöyle deyiverdim: Başım belada. Hiçbir öfke yoktu içimde ve adaletsizlik de değildi beni korkutan. Yalnız, bu iş böyle yürümez, bunların yaptığı gibi! Düşüncesi doldurdu kafamı. Gördüm ki, bu adamlar, yaptıkları zararla yaşıyorlardı, yararla değil. Gördüm ki gene: Ancak suç işleyerek sürdürülecek bir yoldu bu, çünkü zararınaydı çoğunluğun, Öyle ki, aklın her başarısı, her keşif, her buluş, daha büyük kötülüklere yol açacaktı açsa açsa. O sırada böyle düşündüm ben, öfkelenmeden, oflayıp puflamadan, Buğday pazarını ve Şikago borsasını anlatan kitabı önüme koyarken. Bir sürü dert bekliyor beni, bir sürü bela.


Avludaki erik ağacı bir küçük bir küçük, benzemiyor doğru dürüst bir ağaca bile. Ama gene de parmaklıkla çevrili dört yanı, korunsun diye güvenlik içinde. büyüyemiyor, zavallıcık, büyümeyi isterdi tabii. Çok az görüyor güneşi, yapacak bir şey yok artık. Erik ağacı erik vermiyor hiç. Gel de erik ağacı olduğuna inan. Ama gene de bir erik ağacı o, belli yapraklarından.


Küçük oğlum soruyor bana: Matematiği öğreneyim mi? Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye! İki parça ekmeğin tek parçadan fazla olduğunu Okumadan da anlayabilirsin sen. Küçük oğlum soruyor bana: Fransızca öğreneyim mi? Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye! Bu ülke çökmek üzere. Sen karnını oğuştur elinle, biraz da inle Onlar anlarlar derdini. Küçük oğlum soruyor bana: Tarih öğreneyim mi? Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye! Başını toprağın altına sokmayı öğren Böylece hayatta kalırsın belki. Ve sonra: Evet öğren -diyorum- matematiği. Öğren Fransızcayı, öğren tarihi!
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.