Gönderen Konu: 'Saray çetesi' ve sınıfa karşı sınıf ....Hasan Alioğlu  (Okunma sayısı 737 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3096
'Saray çetesi' ve sınıfa karşı sınıf ....Hasan Alioğlu

…iki sınıf vardır; burjuvazi ve proletarya…  evet elbette meseleyi her durum ve koşulda bu kadar yalın, basit bir biçimde ele alamayız, almak doğru da değildir. Peki ya toplumsal yapının oluşumu, üst yapının şekillenmesi, siyasal öznenin (partinin) ideolojik argümanlarının ve siyasetinin nasıl ve hangi dolayımlarla toplumsal özneye (sınıfa) ulaşacağı, taşınacağı sorusu ve buna cevap aranışı her zaman sorunlu bir alan olarak karşımızda durmayacak mıdır? Bu sorunlardan kaçış olamaz, çok doğru. Kaldı ki siyaset yapıyorum diyorsanız, hele hele işçi sınıfına öncülük adına yapıyorum diyorsanız hiç olmaz. Ancak sosyalizm de her niyete yenilen muz değildir, bunu da sakın ola unutmamak gerekir.

Aklımızda.

Aklımızda olan bu noktalara geri döneceğiz.

Ama aklımızda olan bir şey daha var, “emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır”. Kapitalizmin emperyalizm çağında, kapitalist üretim biçiminin, üretim ilişkilerinin ve bölüşümün bu kadar çeşitlendiği bu yüzyılda, dünyanın herhangi bir yerindeki bir toplumsal formasyonun bütünündeki ilişkiler ağında içsel ya da dışsal bir olgu olarak emperyalist odakların birbiriyle ve bu toplumsallıkla arasında kurduğu bağlar, belirlenim ilişkileri göz ardı edilebilir mi?

Edilemez.

Bu yüzden “emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır” diye yazıldığı günden bugüne inatla diyoruz ki; kapitalizme karşı verilen mücadele, emperyalizme karşı da verilmeden olmaz. Oldurulamıyor da… Tersi de mutlak olarak doğrudur. Anti-emperyalist olacaksanız anti-kapitalist olmadan, oldurulamaz. Haa yok siz ben yapabilirim derseniz, komik duruma düşersiniz. İktidarların, egemenlerin kucağında sarayların soytarısı olma yoluna çıkarsınız.

Bir de bunu yurtsever olmanın, ilerici olmanın, aydınlanmacı olmanın, -hatta hızını alamayıp- sosyalist olmanın tek ve gerek şartı sayıp, tarihe takla attırmaya çalışırsanız, “ikinci cumhuriyet” vücudunda yükselen yeni rejimin temelinde yatan sermayenin doğrudan diktatörlüğünü gizlemeye çalışıp, bir türlü çıkamadığınız ulusalcılık batağına sınıfı da çekerek yeni cumhuriyetin bekası için egemenlerin yanına yanlarsınız.

Biz, ideolojik ve teorik olarak tarih okumasını sınıflar üzerinden yapabilme yeteneği ve çabası zaten olmayan bu cenahları biliyoruz ve gölge etmemelerinden başkaca da bir şey beklemiyoruz da kendilerinden; bayraklarına işledikleri sınıfı, konjonktürelcilik adına anti-faşist mücadele çağrılarıyla nesnel olarak halk deryasında boğan sosyalistlere anlam veremiyoruz. Kapitalist bir toplumsal formasyonda, temeldeki (altyapı değil), emek sömürüsünün bizzat bir tarafı olan işçi sınıfını (bir ulus-devlet ölçeğindeki Türk ve Kürt işçi sınıfını) Türkiye halkları gibi sınırları muğlak (çeşitli sınıf katmanları ve toplumsal kesimleri içeriyor herhalde) bir yığın içerisinde AKP – Saray çetesine karşı anti-faşist mücadele hattına çağırmak, konjonktür adına, somut durumun somut tahlili adına, sınıf siyaseti ertelemeciliği ya da dolayım derken çarşafa dolanmak değil de nedir?

AKP iktidarı boyunca ekseni her geçen yıl sağa bir adım daha çekilen Türkiye toplumsallığı ve siyaseti, 24 Haziran’da taç giyen ikinci cumhuriyet rejimi ile gelebileceği son raddeye kadar sağa çekilmiş, siyaset alanında solda komünistler ve sosyalistler dışında temsilci kalmamıştır. Radikal demokrasi söylemleri ile 2015 Haziran ve Kasım seçimleri sürecinde HDP, merkez solda doğmakta olan boşluğa oturmuş, CHP ise kurucu irade dönemlerine dönerek bu kez farklılaşmış bir toplumsallıkta ikinci cumhuriyetin merkez sağındaki yerini çoktan almıştır. Yeni ittifak modelli seçim sistemiyle birlikte, ünlü dört eğilimi anımsatan bir eğilimler toplamı (muhafazakarlar, liberaller, milliyetçiler, ulusalcılar) şeklinde ikinci cumhuriyetin halk partisi elbisesini üzerinde çok şık taşımaktadır.

2002’den bu yana emperyalistlerin ve Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye kapitalizminin açmazlarını gidermek adına köklü dönüşümlere imza atan AKP, bu açmazların üstyapıyla uyumsuzlaştığı süreçlerde üstyapısal unsurlarla da kavgaya tutuşmuş, nihayetinde gerekli üstyapısal dönüşümleri sağlayarak kendi önünü de açmıştır. Öte yandan Osmanlıdan, Türkiye Cumhuriyeti devlet geleneğine de miras kalan, bölgesel dış politika yaparken uluslararası güç odakları arasındaki dengelere oynayarak kendine alan açma yönteminin aktif bir sürdürücüsü olması milliyetçileri cezbederken, ulusalcı kesimlerin ise kafa karışıklığını sürekli tahrik etmektedir.

Beri yandan ise AKP, 24 Haziran’da ikinci cumhuriyetin taç giyme töreniyle birlikte (ki bu törene CHP sinden, HDP sine, sol-sosyalist kesimlere kadar herkes koşarak katılmış ve aranan meşruluğa onay vermişler; hatta kimi sosyalist, devrimci kadrolar, yeni rejimde siyasi hiçbir hükmü kalmamış meclise mebus olmuşlardır), bir yanda yeni rejimin doğumsal iç-dış gerilimlerinin omzuna yüklediği siyasi-iktisadi-sosyal sorunların ağırlığıyla, diğer yanda sermayenin doğrudan diktatörlüğünün kendine vermiş olduğu görev ve “kudretle” hoyrat ve baskıcı yönetim şeklini sürdürme konusundaki ısrarcılığını göstermektedir.

AKP her alanda istibdatçı yöntemlerine ağırlık verirken, buna cesaret edebilmesinin kaynağında yatan gücü açıkça görmekte fayda var. Bu güç doğrudan doğruya sermaye sınıfından başka bir şey değildir. Bırakınız şimdi TÜSİAD’ın endişelenmelerini, Koç’ların üst düzey yöneticilerinin İmamoğlu’na ziyaretlerini, konuşmayan işadamı kalmasın çağrılarını. Elbette bunların da kendinde bir anlamı olacaktır; sistem her zaman alternatif siyasi parti ya da figür arayışını da, toplumsal öfke kontrol mekanizmaları arayışını da sürekli canlı tutar. Fakat, sermayenin ciddi bir kesimi de İstanbul seçimleri üzerinden beklentilerini Erdoğan ve AKP’ye söylemiştir. Ne MÜSİAD ve TOBB çılgındır, ne Berat deli damattır, ne de Erdoğan salt bir çete lideridir.

Toz duman arasında izler silikleştikçe, memnuniyetsiz kalabalıkların “devrimci öfkesi” yanılsamaları ile halkçılığın düzen içi muhalefeti arasında sıkışmadan anti-faşist mücadele çıkarmak, hiç de istenmese bile, emekçi sınıflarla tel tel dökülen burjuva demokrasisinin inandırıcığı arasında yeniden bir hayal perdesi çekmek olur. Buradan ne sosyalizmin kitleselleşmesi, ne ikili iktidar çıkar. Bu perdeden cephecililik, konjonktür gereği düzen içi muhalefetle ittifakçılık, demokratik dayanışmacılık çıkar.

Burjuva demokrasisinin işçi sınıfı üzerindeki egemenlik aracından başka bir şey olmadığının 1950’den bu yana en net belirdiği bir dönemde, sosyalistler – komünistler, herkes için demokrasi peşinde mi koşacak, yoksa -varsın olsun taş devri Leninistleri yine her niyete muz yesin- var olan dökülme propaganda edilerek, sosyalist bir cumhuriyette işçi sınıfı için sosyalist bir demokrasinin kurulmasının gerekliliğini mi bilince çıkaracağız? İşçi sınıfının kıdem tazminatı hakkına saldırıya, hayat pahalılığına, BES’e, işten çıkarmalara, işsizliğe, işçilerin örgütlenme özgürlüğü karşısında çıkarılan engellemelere, grev hakkının gasp edilmesine karşı saldırıya, karşı yeni bir cephe açıp mücadele mi örgütleyeceğiz?

Elbette bu ikinciler yapılacak. Sınıfa karşı sınıf bayrağı yükseltilecek.

Çünkü bir kez macun tüpten çıktı: Burjuvazi ve proletarya

https://gazetemanifesto.com/2019/pusula-saray-cetesi-ve-sinifa-karsi-sinif-263695/?fbclid=IwAR0icjNuzYapVsFn2unjGf6GEXA5z5BLUGYMZKkBycjw_GfuzzRoZmmXwDk

Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET