Gönderen Konu: KÜFFAR ÜLKESİ...  (Okunma sayısı 141 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı oencel

  • İleti: 14
KÜFFAR ÜLKESİ...
« : 06 Eylül 2019, 22:26:31 »
Küffar Ülkesi…

İnsanlık tarihi yeni bir döneme girerken eski dönemin direncinin uç boyutlara doğru sıçradığına tanık oluyoruz. Sanayi devrimi sonrası bilişim, yazılım ve yapay zeka sıçramaları insanlık tarihine yeni açılımlar sunarken insanlığa daha ileri, daha yaşanılır bir dünya sunması gerekirken tersine bir durumu yaşıyor, din, mezhep milliyet ve ırk temelinde popülist söylemlerin tavan yaptığı, yabancı düşmanlığının tetiklediği ırkçılığın gelişip serpildiği, faşist kişiliklerin iş başına taşındığı bir süreç batıda yaşanırken çeper ülkelerde ise bunların daha kaba, daha geri kişilikleri KARANLIĞIN sözcüleri olarak iktidarlara taşıyor, İngiltere’de parlementoya darbe yapan Boris Johnsonla bizdeki 16 Nisanla başlayan 15-20 Temmuz’la devam eden darbeci süreç arasında fazla bir fark yok. İkisi de emek düşmanıdır, ikiside sermayenin çıkarlarını gözeten siyasi kişiliklerdir.
Biri merkez ülkede diğeri çeperdedir. Tıpki Brezilya’da bir darbe sonrası iktidara taşınan Jair Bolsonaro gibi.
Özünde üretim araçlarının bu kadar hızlı geliştiği bilişim teknolojilerinin zirve yaptığı  bir dönemde neden insanlığın sosyal, kültürel  durumları daha da kötüye gidiyor. Neden bir milyarın üzerinde bir nüfus açlıkla boğuşuyor, neden dünyadaki gelirlerin 3/2 si bir avuç kişinin elinde toplanmış durumda.
Yanıtını biliyorsunuz, çünkü kapitalist sistemin kar hırsına kurban ediliyor insanlık, çünkü kapitalist sistemin kar hırsına kurban ediliyor doğasıyla birlikte dünyamız.
Oysa insanlığın binlerce yıllık birikim ve gelişim sürecinin geldiği son aşamadır 4.0 olarak adlandırılan bilişim devrimi. Eğer kapitalist emperyalist sistemin emek-sermaye çatışması sürecinde  “KAR” amaçlı Pazar ekonomisi yerine insanın eşitlikçi paylaşım sistemini koyan ve özel sektör yerine kamuculuğu yaşama geçiren. İşçi ve emekçi kesimin yani yaratanın ve yaratılanın öznesi olan emekçilerin kar amacı gütmeyen toplumun gelişimi ve ileriye taşınması için laik modern özgürlükçü bir sistemi sermayeye karşı mücadeleyi tavsatmayan; Ama halklar arası barışı, kardeşliği sonuna kadar savunan bir devrim iktidarını kurduğumuz zaman işçi ve emekçilerin yanında insanlığın da kurtuluşunun önünü açmış olacağız.
Yoksa sınıf mücadelesini dışlayarak ne kadına  ve çocuklarımıza yönelik şiddetin tecavüzün önüne geçebiliriz ne de insanların sömürülmeden aç kalmadan insan gibi yaşamalarını sağlayabiliriz. Ara çözümler sadece sömürü ve soygun sistemini uzatır.
Özellikle bizim gibi ülkelerde kapitalist emperyalist sistemin soğuk savaş döneminde besleyip büyüttüğü siyasal islamın on yıllarca eğitilerek iktidara taşındığı KARANLIĞIN olduğu ülkelerde bu daha da yakıcı sorun olarak olarak dayatmaktadır kendini.
Dünya kapitalist emperyalist sistemin derin bir kriz yaşadığı bu süreçte çeper ülkelerdeki yansımasının daha da ağır olacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.
KARANLIĞIN ‘küffar ülkesini’ fethedip, ganimetleri üleştirmesine benzer bir süreci yaşıyor ülke. Laik, modern Atatürk Cumhuriyeti dinci gericilik için fethedilmesi gereken ve yağmalanarak ganimet olarak üleştirilecek bir ‘küffar ülkesi’ olarak görülüyor. Cumhuriyeti yıkarak (siz fethetme anlayın) yer altı ve yer üstü varlıklarını yağmalayarak üleştirilmesinin müslümanlar için caiz olduğunu ve bu açıdan yapılan işlerin, yani yağmalamanın islam ülküsü için yapıldığını ve hakları olduğunu düşünüyorlar. Tabi bunu dışarıya böyle yansıtmıyorlar. Yapılanları demokrasi kılıfı adı altında yediriyorlar. Fesli meczuba devlet erkanın ziyaretleri, cenazesinde tüm devlet erkanın arzu endamı, öte yandan cumhuriyet ve kurucusuna yönelik hakaretler, adlarının bilinçli olarak belleklerden silinmesi, yağmaladıkları ülkenin kaynaklarını kendi dincidaşlarına üleştirme bu anlayışın ürünü.
İstanbul’da en son E.İmamoğlu’nun ihtiyaç dışı otomobilleri Yenikapı’ya yığması, binin üzerindeki bu taşıtların kimlere nasıl peşkeş çekildiği sadece buzdağınım suyun üstündeki görünen yüzü asıl görünmeyen suyun altındaki yüze bakmak lazım.
KARANLIĞIN ülke derdinin olmadığını İzmir yangını bile açıklamaya yeter,
Kaz Dağlarının, Murat Dağlarının, Dersim Dağlarının, Aydın JES’leri ile doğasını yüzlerce yıllık zehirlenmeye, yok oluşa götüren yabancı şirketlere yüzde beş gibi komik bir hisseye satan anlayış KARANLIĞIN Türkiye’ye ‘küffar’ ülkesi gibi davrandığını göstermeye yeter.
KARANLIĞIN  Canan Kaftancıoğlu’nu 9 yıl 8 aya mahkum ettirerek reform açılışını yaptı! Muhalefetin düştüğü durumu da gösteriyor bu olay. İstanbul seçimlerinin bedeli ödettiriliyor. Muhalefet yine üst perdeden demeçlerle olayı kınayarak ve üst mahkemeye çay toplama partisinden Saray dedektörlerinde sıraya giren hakimlerden medet umarak tabanını bu olaya yavaş yavaş alıştıracak.
KARANLIK ne yaptığını çok iyi biliyor, iktidar oyununda hamlelerini muhalefet gibi rast gele yapmıyor, nokta atışları yapıyor, sarsıcı büyük tepkiler gelmeyince hamlesini yükseltiyor. Sırada İstanbul’a kayyım mı var sorusu iç işleri bakanı Soylu’nun posta koymalı açıklamaları eşliğinde akıllara düşürülüyor. Sanırım son hamle kurucu parti ve liderinin defterinin dürülmesi olur. ‘Sarı öküz’ olayını biliyorsunuz bu gün İstanbul İl Başkanı’nı cezalandıranların yarın CHP’nin kapısına kilit vurulmayacağının garantisini verebilir mi?
Siyasi arenada bu iktidarın gidici  olduğunu, ülkeyi yönetemediğini, bölüneceğini ve halkı bu beklentiye sokarak burjuva muhalefeti kendi ipini kesmeye çalışıyor dersek abartmış olmayız. KARANLIĞIN yönetme diye derdi yok, karanlık iktidarda kalma pahasına ülkenin bölünmesine de karşı çıkma derdi olur mu? yoksa küçük olsun ama  hep iktidarda kalsın, bu açıdan BOP eş başkanlığı tesadüf değil, ABD ile güvenli bölge ve sınırın iki yanında iş pişirme tamda böylesi bir sürecin işareti.
Ben bunları yazınca bazı eleştirilerde “karamsarlığı” körüklemekle suçluyor ve “senin önerin ne?” Sorusunu yöneltiyor. Oysa yazıların temamında kurtuluşun burjuva çözümü dışında olduğunu, merkezine sınıfı koyan, laik, modern, eşitliği temel alan, kardeşliği, barışı savunan bir mücadeleyi önüne koyarak ortaklaşan, birleşik örgütlü bir mücadeleyle olanaklı olduğunu her yazının içinde işliyorum.
Türkiye’de hiç bir sosyalist ya da kominist yapının tek başına iktidarı al aşağı edemeyeceği koşullarda meclis dışı solun asgari müştereklerde bir araya gelerek topluma kurtuluş seçeneğini sunmalı ve iktidar mücadelesine soyunmalı. Bu da üretim yerlerinden, kampüslerden tarlalardan ezilen tüm emekçi kesimleri örgütlü mücadeleye çekerek; alanlara, sokaklara inerek mücadele teoriden pratiğe dökülerek olur.
06092019
Ramazan Öncel