Gönderen Konu: 6–7 Eylül 1955 Pogromu AYIBIMIZDIR !  (Okunma sayısı 7195 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi veda

  • İleti: 3190
6–7 Eylül 1955 Pogromu AYIBIMIZDIR !
« : 31 Ağustos 2011, 19:43:43 »
6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci veriyordu; “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”



Türkiye futbolunun efsanelerinden biri olan aslen Rum olan Lefter Küçük Andonyanis de, olayların mağdurlarından oldu. Lefter, o günleri şöyle anlatmıştı: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”


Cengiz Bektaş’ın Milliyet Gazetesi’ne verdiği röportajdaki bir anısı ise olayın acı yönünü gösteren diğer bir örnekti: “Ertesi günün ilk saatlarına dek caddelerde, sokaklarda olanı biteni izledim.Yaşamımda ilk önemli şoklardan biriydi. İstiklal caddesinin otuz santimetre yırtılmış kumaş, parçalanmış eşya katmanıyla örtülmüş olduğunu görmek neyin nesiydi? Hele avukat olduğunu bildiğim bir hanımın cadde ortasında kumaş yırttığını görmek beni çok etkilemişti.”

« Son Düzenleme: 07 Eylül 2017, 01:20:15 Gönderen: Solplatform »
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\'da, istanbul\'da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi...NAZIM HİKMET

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1849
Bilmedik,Öğrenmedik ,Korktuk ve Saldırdık !
« Yanıtla #1 : 07 Eylül 2012, 14:26:25 »
Aslında bütün ayıplarımız , birbirimize olan benzerliklerden  korktuğumuz için “öteki” öznesine  yüklediğimiz  olumsuzluklardan kaynaklanıyor. Hep, birbirini  tanımaktan korkan canlılar topluluğu  gibi garabet bir güruh halinde  Kürtlerden,Rumlardan ,Ermenilerden korkuyla geçti hayatlar !

Korkan saldırır ,korkan önce kendisini sonra da karşısındakini tanımaz ;başta kendisi olmak üzere  korktuklarında sadece yaralar açar ve giderek yok etmeye çalışır .

Halbuki , tanışırsak özgür de olacağız hepberaber ,  ama bunu beceremedik !
Tanışmak ,tanış olmak zamanında hala dizboyu samimiyetsizlik ve riya  içinde genetik kodlarımızdaki  negatiflikleri  beslemeye devam ederek  açılmış yaraları kaşıyoruz …

Dersim, Ermeni Tehciri  ve yeni zamanlarda Maraş,Sivas  ve de Roboski gibi 6- 7 Eylül de utançlarımızdan biri;  bu topraklarda sadece Türk yaşar gerisi laf-ı güzaftır diyerek  bizden olmayanı ,farklı olanı bilmemezlikten ve öğrenmemeye  yeminli bir tavrın sonucu olarak  hep ezdik,görmedik,yok saydık ...

Bu çirkinlikler bizim ayıbımızdır , gelin özgürlükler içinde tanış olalım demek çok mu zor ? Daha güzel,yaşanılası bir dünya için hepberaber sisteme karşı dik durmaya ,birbirimizi anlamaya, sarılmaya ,insanca yaşama  ve asla devredilemez özgürlük hakkımızı  kullanacağımız günlere merhaba diyelim …

Dostlukla

&





















Ağustos 1928’de yunanistan başbakanı elefterios venizelos, başbakan ismet paşa’ya ve dışişleri bakanı tevfik rüştü (aras) bey’e birer mektup yazarak yunanistan’ın türk toprakları üzerinde hak etmediğini ve demokratik türkiye ile ilişkilerini geliştirmek istediğini belirtmişti. bu mektupların sonucu venizelos’un istanbul ve ankara’ya yaptığı iki parlak ziyaret oldu. iki ülke, 1923 tarihli mübadele anlaşmasının işlemeyen yanlarını 1930’da iki parti halinde türk-yunan dostluk, tarafsızlık, uzlaştırma ve hakemlik antlaşması’nı imzalayarak düzelttiler. 1931’de ismet paşa ve tevfik rüştü bey atina’yı ziyaret etti. tevfik rüştü bey 1933’de sınır güvenliğini görüşmek üzere tekrar atina’ya gitti. yunanistan başbakanı tsaldaris ile dışişleri bakanı maximos aynı yıl ankara’ya geldiler. iki ülke arasındaki balayı, 12 ocak 1934’te venizelos’un mustafa kemal’i nobel barış ödülü’ne aday göstermesi ile taçlandı.

balayı bitiyor •  1934’te türkiye, yunanistan, romanya ve yugoslavya arasında balkan antantı, 1938’de yeni bir ‘tarafsızlık’ anlaşması imzalandı. 1941’de türkiye, kurtuluş gemisi aracılığıyla savaş dolayısıyla yunanistan’da hüküm süren korkunç açlığa merhem olmaya çalıştı. 1952’de yunan kral ve kraliçesi türkiye’yi ziyaret ettiğinde her şey yolunda görünüyordu. ancak, 1954’te balkan paktı’nın yenilenmesinin ardından, yunanistan’ın kıbrıs sorununu bm’ye taşıması balayına son verdi. bu haftaki konumuz bu gerilimin ilk acı meyvesi olan 6-7 eylül 1955 ‘pogrom’u. itiraf etmeliyim ki, bu olayı yazıp yazmamayı uzun süre düşündüm. çünkü bazılarının sandığı gibi, durmadan tarihimizin karanlık, yüz kızartıcı dönemlerini anlatmaktan zevk alıyor değilim. aksine her seferinde ‘keşke bunlar olmasaydı’, ‘keşke zamanında konuşup halletseydik de yazmak zorunda kalmasaydık’ diyorum ve sağlıklı bir toplum olmak için geçmişle yüzleşmek gerektiği inancıyla, bazı okuyucuları üzmek veya kızdırmak pahasına yazmaya devam ediyorum.

konumuza dönersek; yunanistan’ın 1954’te kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınması için bm’ye yaptığı başvuru kabul edilmeyip de grivas liderliğindeki eoka kıbrıs’ta ingilizler’e karşı terör eylemlerini başlattığında, ingiltere, türkiye ve yunanistan’ı doğu akdeniz’i etkileyen siyasal savunmaya ilişkin sorunları görüşmek üzere londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmişti. türkiye daveti hemen kabul ederken, yunanistan biraz nazlanmıştı ama sonunda taraflar 29 ağustos’ta londra’da buluşmak için sözleşmişlerdi.

aslında, aylar önce, iktidardaki dp ile muhalefetteki chp ve osman bölükbaşı’nın cumhuriyetçi millet partisi’ne mensup milletvekilleri rum aleyhtarlığını kışkırtacak önergelerini vermeye başlamışlardı. siyasilerin en büyük yardımcısı ise türkiye milli talebe federasyonu (tmtf) ile kıbrıs türktür cemiyeti (ktc) idi. ktc başkanı, hürriyet gazetesi yazarı ve avukat hikmet bil, 1952’de adnan menderes ve fuad köprülü’nün atina ziyaretinde resmî heyete davet edilecek kadar iktidara yakın biriydi. yönetim kurulu üyelerinden kamil önal ise milli emniyet hizmetleri (kısa adıyla mah, milli istihbarat teşkilatı/ mit’in selefiydi) üyesi bir başka gazeteciydi. cemiyetin diğer önemli isimleri dr. hüsamettin canöztürk, orhan birgit, ahmet emin yalman, dr. ziya somer, nevzat karagil ve kamil önal’dı. devletin maddi yardımda bulunduğu bu örgütlerle hem dp teşkilatlarının hem de tekstil, şişe-cam, motorlu taşıtlar, deri-kundura, tütün-içki, gemi, su gibi çeşitli işkollarında faaliyet gösteren sendikaların ilginç ilişkileri vardı.

basının kışkırtıcılığı • başta istanbul’da yayınlanan, hürriyet, yeni sabah ile izmir’de yayınlanan gece postası olmak üzere tüm gazetelerde, hemen her gün istanbul fener rum patrikhanesi ve patrik athenagoras aleyhine haberler boy gösteriyordu. siyasetle ilgilenmesi yasaklanan ve ekümenikliği reddedilen patrikhane, ‘fener, tüm ortodoks dünyasını temsil eden ekümenik patriklik olduğu halde, sessiz kalarak kıbrıslı rumlar’ın lideri makarios’u desteklemekle’ suçlanıyordu. ayrıca, gazeteler, patrikhane’nin topladığı bağışları gizlice kıbrıs’a yolladığını iddia ediyorlardı. yunanistan basını da boş durmuyordu elbette. ethnikos kiriks’in atatürk hakkındaki ağır yazısı türkiye’de büyük tepkiye neden olmuştu.

16 ağustos’ta ktc başkanı hikmet bil, kıbrıslı türkler’in lideri dr. fazıl küçük’ün ‘adadaki yunanlılar’ın türk azınlığa karşı katliam hazırlığı içinde olduğuna dair’ mektubunu tüm şubelerine göndererek, üyelerinden ‘londra ve atina’nın korkacağı erkekçe bir ses’ çıkarmaya davet etti. 24 ağustos’ta adnan menderes liman lokantası’ndaki yemekte yunanistan ve kıbrıs aleyhine gayet sert bir nutuk atarak ‘çarşambanın gelişini’ müjdeledi. ardından istanbul üniversitesi talebe birliği, yunan pasaportlu rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep ederken, gazetelerden kıbrıslı türkler’in zor durumda olduğunu okuyan vatandaşlar, kıbrıs’a gitmek için tmtf’ye kitlesel başvurular yapmaya başladılar. iddialara göre iskenderun şubesine 23 bin, adana şubesine 15 bin başvuru yapılmıştı.

5 eylül’de, hikmet bil’le bir akşam yemeği yiyen menderes, zorlu’nun londra’dan gönderdiği telgraftan söz edecekti. telgrafta zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını, müzakere koşullarının zor olduğunu, orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladığını yazıyordu. hikmet bil seferberlik emrini almıştı. aynı gün gazetelerde üç rum casususun yakalandığı haberi çıktı. bir grup genç taksim’de gövde gösterisi yaparak, üzerinde ‘kıbrıs türktür’ yazılı bir pankartı patrikhane’ye bıraktı. ayrıca türk bayrağına dil uzattığı iddia edilen bir rum genci dövüldü ve bazı rum gazeteleri yakıldı. artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti.

atatürk’ün evine bomba • bazı rumların türk komşuları tarafından yarım ağızla da olsa ‘o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına göz kulak olmaları’ yolunda uyarıldıkları o meşum 6 eylül 1955 günü, saat 13.00’de radyolar, selanik’te atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. öğleden sonra istanbul ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, haberi iki ayrı baskıyla kamuoyuna duyurdu. sonradan öğrenilecekti ki, dp’yle ve mah’la ilişkisi olan gazete sahibi mithat perin ve yazı işleri müdürü gökşin sipahioğlu, selanik’te bombanın patlayacağını önceden bildikleri için kâğıt stoku yapmışlar ve o gün tam 300 bin gazete basmışlardı.

öğleden sonra, istiklal caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. olaylar kısa sürede beyoğlu, kurtuluş, şişli, nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından eminönü, fatih, eyüp, bakırköy, yeşilköy, ortaköy, arnavutluk, bebek, kadıköy, moda, kuzguncuk, çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. saldırganlar halkı tahrik etmek için “makarios’a ölüm’, “kıbrıs türktür” diye haykırıyor, ellerindeki atatürk ve bayar resimlerini, ktc rozetlerini karşılaştıkları türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. daha sonra pek çok tanık, 20-30 kişilik mangaların başında ktc’den öğrencilerin olduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı. sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dışındaki olaylara karışmaması talimatı verildiği ortaya çıkacaktı. bazı türkler, komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamışlardı.

sözlü tarih • şimdi de olayları yaşayanları dinleyelim:

“bir rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. ellerinde bir listeyle geldiler. onlara bu dükkânın bir türk’e ait olduğunu söyledim. 0 bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. ben de ‘0 zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘bu ev bir rum’un, şu ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin’ vs.” (aktaran dilek güven, 6-7 eylül olayları, s. 14-15)

“yüksekkaldırım’da bir yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı ama türk’ünki yağmalanmıştı. sonra komşusuna dedi ki ‘ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ ama garip hatalar da oluyordu. benim bir profesör arkadaşım vardı. muayenehanesinin üzerinde doçent dr. diye bir levha yazılmıştı. doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.” (a.g.e., s. 16)

“tünel’de cevat bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. adam türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. o da bu şekilde adamların durdurmaya çalıştı. (a.g.e., s. 17)

“bizim evimiz, beyoğlu’ndaki kalyoncu sokaktaydı. şiddet olaylar patlak verdiğinde, kapıcı mehmet, anneme ‘korkmayın madam, bizim evde saklanabilirsiniz’ dedi. eline bir türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. ilk saldırganlar geldiğinde, onlara burada rum oturmadığını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yağmalamadan gittiler. 2. kattaki madam katina’yı, 3. kattaki maria’yı ve 4. kattaki anton’u korumuş olan mehmet, binadan çıktı, türk bayrağını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.” (a.g.e., s. 25)

“yayamın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. kapılar ve pencereler artık yoktu. buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. soba da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.” (a.g.e., s. 19-20)

milli isyan • bunlar yaşanırken, ankara’dan istanbul valiliğini arayan devlet bakanı mükerrem sarol’la istanbul valisi fahrettin kerim gökay arasında şu konuşma geçmişti: “-vali beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘istanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘ayıp değil mi’ dedim. ‘bu büyük bir felaket. milli bir felaket.’ ‘yanımda dahiliye vekili var, o’nu veriyorum’ dedi. telefonu namık’a verdi. namık dedi ki, ‘öyle milli felaket filan değil’ ‘bu milli bir isyan. gençliğin milli kıyamı.’ ‘namık’ dedim, ‘bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. bu gerçekten milli bir felaket. istanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna ‘milli gençlik kıyamı” diyorsun.’” (birand, dündar, çaplı, s. 125-126.)

benzer olaylar izmir’de de yaşandı. saldırganlar, yunan konsolosluğu’nu ateşe vermişler, yunanlı altı nato subayının evlerini yağmalamış, ingiliz kültür enstitüsü’ne saldırılmış, limanda demirli bulunan iki ingiliz gemisinin mürettebatına mazota bulanıp tutuşturulmuş taşlar veya kumaşa sarılmış teneke kutularla saldırmışlardı. izmir valisi kemal hadımlı ise, olayları göstericilerin omuzlarında izlemişti.

dünya çapinda skandal • olaylar sırasında, istanbul’da uluslararası karşılaştırmalı hukuk bilimleri kongresi, bizans tarihçileri kongresi, uluslararası üniversite dernekleri kongresi ve uluslararası kriminologlar ve polisler kongresi’nin olduğunu unutmak bu olayı tezgâhlayanların işlediği en büyük hata olmalıdır. çünkü, o sırada hükümet ciddi ekonomik sorunlarını çözmek için dünya bankası’na ve uluslar arası para piyasalarına bel bağlamış durumdaydı. ama evdeki hesap çarşıya uymamış, hem londra’daki konferansta, hem de dünyada rezil olan hükümet, 6 eylül’de istanbul, ankara ve izmir’de ‘örfi idare’ ilan ederek olayları durdurmaya çalışmıştı. ancak rejim tarafından azınlıklara karşı nefret ve kıskançlık duygusu ile yetiştirilen ve yağmanın tadını alan kitleleri durdurmak kolay olmayacaktı. nitekim saldırılar istanbul’da 7 eylül’de aynı hızla devam ederken, iskenderun, izmir, çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yaşanacaktı.

yunanistan’da yayınlanan vradini gazetesinin 9 eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadeler içimizi acıtabilir: “zaman geçer fakat insanlar değişmez. büyük kemal; köylü vatandaşlarını medeni insanlar haline sokmak istedi. fakat bunda muvaffak olamadı. onlar yine barbar olarak kalmıştır. kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.” (aktaran 10 eylül tarihli demokrat izmir gazetesi)

“galiba dozu kaçırdık namık…”

olayların bilançosu kısa sürede ortaya çıkar. türk basınına göre 11 kişi ölmüştür ancak sadece üç kişinin adları verilmiştir. bazı yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardır ancak, daha sonra öldüğü iddia edilen bazı kişilerin yunanistan’da yaşadığı anlaşılmıştır. yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dür. sadece balıklı hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. 200 bin kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürür. nitekim, celal bayar istiklal caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle içişleri bakanı namık gedik’e “galiba dozu kaçırdık” demiştir.

olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar. en büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını rumların oluşturduğu beyoğlu’nda yaşanır. bunu eminönü, fatih, şişli, beşiktaş, sarıyer, kadıköy, adalar, üsküdar, bakırköy izler.

abd başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u rumlara, yüzde 17’si ermenilere, yüzde 12’si musevilere, yüzde 10’u müslümanlara; evlerin yüzde 80’i rumlara, yüzde 9’u ermenilere, yüzde 5’i müslümanlara, yüzde 3’ü musevilere aittir. ayrıca isveç büyükelçiliği binası ile fransız, italyan, avusturya ve almanlara ait işyerleri ile ermeni ve ingiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştır. hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır.

8 eylül’de hükümet yaşananlardan üzüntü duyduğunu ve özür dilediğini belirten bir açıklama ile zararların tazmin edileceği sözünü verir. 9 eylül’de maliye bakanlığı mağdurlara vergi kolaylığı, ucuz inşaat malzemesine erişim olanağı, cam ithalatı, banka borcu olanlara geri ödeme ve banka kredisi alma kolaylığı sağlanacağını açıklar. 10 eylül’de cumhurbaşkanı celal bayar’ın himayesinde kızılay başkanı rıza çerçel, borsa ve sanayi ve ticaret odaları başkanı üzeyir avunduk, yapı kredi bankası yönetim kurulu başkanı kazım taşkent ve sanayi odası başkanı ibrahim esi’den oluşan bir komite kurulur. 9 ekim 1955’e kadar komiteye bağış yapan 94 gerçek ve tüzel kişiden 42’sinin türkiye’de faaliyet gösteren yabancı kuruluşlar ya da rum, ermeni ve yahudilere ait firmalar olması, devletin bizzat örgütlediği bu yağmanın faturasının en az yarısını mağdurlara yüklemeyi başardığını gösterir. sonuçta mağdurlara ödenen tazminat, bağışlanan 9 milyon lira ile, hükümetin tahsis ettiği 60 milyon liradan ibaret kalır. zararların küçük bir miktarı da olsa tazmin edilmesi memnuniyet vericidir ancak devlet bugüne dek resmen özür dilememiştir.

nafile yargı süreci

hükümetin üzüntü beyanından sonraki ilk tepkisi yağmanın sorumluluğunu komünistlere yıkmak olmuştu. 7 eylül 1955’te aralarında 45 ‘tescilli’ komünist adliyeye getirildi, bunlardan 19’u tutuklandı. tutuklananlar arasında aziz nesin, kemal tahir, nihat sargın, müeyyet ve can boratav, asım bezirci, hasan izzettin dinamo, ilhan berktay, aslan kaynardağ gibi ünlü isimler vardı. aralık ayına gelindiğinde, hükümet bu saçma suçlamadan vazgeçmek ve tutukluları salıvermek zorunda kalacaktı.

olaylarla ilgili olarak beyazıt, beyoğlu ve kadıköy’de oluşturulan örfi idare mahkemelerinde 5.104 sanık, ankara’da 171, izmir’de 424 kişi yargılandı. chp lideri inönü’nün hükümete sert eleştiriler yapması üzerine, sanıkların ezici çoğunluğu peyderpey salıverildi. mahkeme, tmft’nin, ktc’nin, mah’ın ve elbette adı gündeme bile getirilmeyen özel harp dairesi’nin üzerine gitmedi veya gidemedi. daha sonra, ktc yöneticisi kamil önal’ın adamlarının polisin mühürlemiş olduğu ktc binasına girerek mah’a ait evrakları imha ettikleri anlaşılacaktı. karar, 1956 yılının aralık ayı sonunda açıklandı. sadece 228 kişi suçlu bulunmuştu. bunların arasında gerçek failler yoktu, geri kalanların da cezaları çok değildi.

27 mayıs 1960’daki askerî darbe sonrasında dosya yeniden açıldı. bunda, fuat köprülü’nün ‘olayların olacağını hükümet önceden biliyordu. bir tertip vardı’ sözlerinin etkisi olduğu söylendi. olayların tertipçisi olduğu iddiasıyla yargılanan 11 sanıktan sadece adnan menderes ve fatin rüştü zorlu 6’şar yıl, izmir valisi kemal hadımlı ise 4,5 yıl hapse mahkûm edildiler. böylece devlet adlı dokunulmaz varlık, tüm suçu siyasetçilerin üstüne yıkarak kendini yine temize çıkardı. rumlarla eksik kalan hesap ise, yine utanç verici biçimde 1964’te kapatılacaktı.

olayları kim tertiplemişti? • yargılamalar sırasında, selanik’teki türk konsolosluğunun bahçesinde bulunan atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde selanik başkonsolos yardımcısı mehmet ali tekinalp tarafından türkiye’den getirildiği ve türk başkonsolosluğu’nun bekçisi hasan uçar tarafından bahçeye atıldığı söylendi. iddialara göre uçar’ı azmettiren kişi selanik hukuk fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olan ve mah elemanı olduğu iddia edilen oktay engin’di. konsolos yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtulmuş, oktay engin’e üç yıl altı ay, hasan uçar’a ise iki yıl hapis cezası verilmişti. dokuz ay selanik cezaevindeki hücrede yatan oktay engin, tahliye edildikten sonra gümilcine konsolosluğumuz tarafından türkiye’ye getirilmiş ve başbakan menderes ile istanbul valisi gökay’ın tavassutu ile selanik’te yarıda bıraktığı hukuk eğitimini istanbul’da tamamlamıştı. uzun yıllar emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalışan ve nevşehir’e önce kaymakam, sonra da vali olarak atanan engin hakkındaki suçlamaları hep reddetmişti. (engin’in açıklamaları için: faruk mercan, “bombacı da mit elemanı da değilim”, aksiyon, s. 457, 13 temmuz 2004)

1994 yılında, yunanistan’da yayınlanan yeditepe gazetesinin sahibi mihail vasiliadis, istanbul ekspres’te yayınlanan fotoğrafların konsolosunun eşi tarafından 3 eylül cumartesi günü, yani bombanın patlamasından üç gün önce, selanik’te fotoğrafçılık yapmakta olan bay kiryakidis’e teslim edildiğini iddia etti. vasiliadis’e göre, konsolosun eşi, fotoğrafçıdan acele etmesini, çünkü ertesi gün istanbul’a döneceğini söylemiş, 4 eylül’de de istanbul’a gelmişti. yani bombalama fotoğrafları tamamen kurmaca idi. (aktaran demirer, s. 438-439.)

özel harp dairesi • ama en ilginci, orgeneral rütbesinden emekli olmuş, tuğgenerallik rütbesinde özel harp dairesi (öhd) başkanlığı yapmış, bu konuda eserleri olan, genelkurmay istihbarat başkanlığı ve milli güvenli kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş sabri yirmibeşoğlu’nun gazeteci fatih güllapoğlu’na söyledikleriydi:

“bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki kıbrıs harekâtı. eğer ö.h.d. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (…) adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında özel harp dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. sonra 6-7 eylül olaylarını ele al…

-pardon paşam anlamadım, 6-7 eylül olayları mı?

-tabii. 6-7 eylül de, bir özel harp işiydi. ve muhteşem bir örgütlenmeydi. amaca da ulaştı. sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?

-e, evet paşam!…” (“türk gladio’su için bazı ipuçları,”tempo dergisi, s. 24, 9-15 haziran 1991)

evet, paşamız haklıydı. özel harp dairesi memleketin eğitimli gençlerini, namuslu işçilerini vahşi yağmacılara dönüştürmeyi, yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız gayrimüslim vatandaşlarımızı ülkeden kaçırmayı, kıbrıs sorununu kangren haline getirmeyi, türkiye’yi dünyaya rezil etmeyi muhteşem biçimde başarmıştı!

kaynakça: dilek güven, cumhuriyet dönemi azınlık politikaları bağlamında 6-7 eylül olayları, tarih vakfı yurt yayınları, 2005; 6-7 eylül olayları fotoğraflar–belgeler fahri çoker arşivi, tarih vakfı yurt yayınları, 2005; rıdvan akar, “iki yıllık gecikme: 6-7 eylül 1955”, toplumsal tarih s.117, foti benlisoy, “6/7 eylül olayları öncesinde basında rumlar” ve uygur kocabaşoğlu,”6/7 eylül olaylarından sonra hasar tespit çalışmaları üzerine birkaç ayrıntı” toplumsal tarih, s. 81, 2000; mete tunçay, “kıbrıs sorununun gelişmesi bağlamında 6-7 eylül olayları”, tarih ve toplum, s. 33, 1986; orhan türker, “6-7 eylül 1955 olaylarının istanbul rum basınındaki yankıları”, a.g.y., s. 177, 1998; hulusi dosdoğru, 6-7 eylül olayları, bağlam yayınları, 1993; mehmet ali birand, can dündar, bülent çaplı, demirkırat, milliyet yayınları, 1993.

A. Hür
« Son Düzenleme: 07 Eylül 2019, 23:37:07 Gönderen: Solplatform5 »
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimdışı hayriözşen

  • İleti: 218
Bilmedik,Öğrenmedik ,Korktuk ve Saldırdık !
« Yanıtla #2 : 07 Eylül 2012, 20:49:47 »
Şimdi düşünsek acaba aynı biçimde insanları galyana getirebilirlermi? Bence böyle bir potansiyel var ama örgütlenme de  eksik kalırlar. Bu tümüyle örgütleyemezler anlamında söylemiyorum ama o dönem kadar kolay olamayacağını  düşünüyorum. Bu neden böyle olmuş ve olmaktadır tartışmasından öte,  o dönem içinde siyasal ve toplumsal bilinç potansiyelden çok örgütlenmenin önde gitmesinden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü egemenin emri altında kitleler bir parmak şıkırtısıyla yada gözlerinin içine bakan ''söyle paşam, (elitisler) ağam (avam diye tabir edilenler) emret ölelim noktasında idiler.

Dün sayın veda ile tartışırken hani şu egemen üretici zihniyettin işçiler yada halkın üzerinde hakimiyetti ve onların kendi öz bilinçleri yerine egemen zihniyettin bilincine sahip çıkması aklıma da geldi.  

Böyle bir durumda ki bana göre bu halk ,işçisınıfı o dönemde gaza geldiği gibi günümüzde o 6-7 eylül kadar kolaycık gaza gelmeyeceğini düşündürtüyor.Diğer taraftan,bu gaza gelme potansiyelin  ortadan kalktığını da söylemek istemiyorum ama o dönem potansiyelin üzerinde  örgütlülük varken; bugün ise örgütlülük üzerin de potansiyel var.

Kısaca bu tür potansiyeleri sistem sürekli diri tutabilecek ve tutmak zorunda olduğunu biliyor ve bunun koşullarını yaratabiliyor. Ama örgütlülüğü sürekli tırpanlıyor. Onu bastırıyor.

Bu bir açıdan iyi bu tür olaylar için,bir açıdan da kötü...

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1849
Ynt: Bilmedik,Öğrenmedik ,Korktuk ve Saldırdık !
« Yanıtla #3 : 06 Eylül 2013, 18:16:13 »
16 Mart 1923’te, Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir” dedi. Böylece Cumhuriyet’in azınlık politikalarının çerçevesi belirlenmiş oldu.


1946’da, CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan “Azınlık Raporu”nda “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda söylenecek tek bir cümle var: İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır” deniyordu. Rapora göre bu sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu’nun geri kalan kısmı da gayrımüslimlerden arındırılmalıydı.


“Bu sabah neşredilen Hükümet tebliği: Memleket ağır bir komünist tahrik ve darbesine maruz kalmıştır” (Ege Ekspres, 7 Eylül 1955)

Şehrimizde 3, Ankara ve İzmir’de birer Askeri Mahkeme kuruldu; Siyasi Polis, Kızıl Şebekenin unsurlarını meydana çıkarmak için faaliyete geçti” (Cumhuriyet 7 Eylül 1955)


Hükümet akla ziyan pişkinlikle ve yayınladığı bildiriyle bu büyük facianın sorumlusu olarak “komünistleri” gösterdi ve bu “hainleri” bulmak için İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilan etti. İstanbul sıkıyönetim komutanı Nurettin Aknoz Paşa, askeri savcı ve hâkimleri her hafta toplayarak olayları yönlendirenlerin komünistler olduğunu ispat etmeleri için baskı yaptı. Aknoz Paşa, İstanbul’da “salkım salkım” asılan adamlar görmek istediğini söylemişti.

Gazeteler bu konudaki hükümet bildirisine sütunlarında yer vererek, hükümetin yalanını ballandırarak çoğalttılar. Siyasi polis 45 kişilik bir “şebeke” listesi yaptı. İçlerinde; edebiyatçı Kemal Tahir, Dr. Nihat Sargın, mizah yazarı Aziz Nesin, eleştirmen Asım Bezirci, yazar Hasan İzzettin Dinamo, mimar İlhan Berktay’ın da olduğu sol-aydın ve sosyalistler gözaltına alınarak Harbiye mapushanesine kapatıldılar. Listeyi hazırlayan polisin peşine düştüğü suçlular arasında, olaylardan aylarca önce ölmüş bulunan solculardan Ahçı Kadir ve Celal Benneci ile o aylarda doğuda asker olan bir tütün işçisinin adı da vardı.

Olayların komünistlerin üstüne yıkılması fikri ise o dönemde Türkiye’de bulunan CIA şefi Allen Dulles’e aitti.


6-7 Eylül olaylarını kim mi tezgâhladı? Bu sorunun yanıtını ise yıllar sonra gazeteci Fatih Güllapoğlu’yla bir söyleşi yapan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu vermişti. MGK Genel Sekreterliği ve Özel Harp Dairesi (bir nevi Türk Gladiosu) başkanlığı yapan Yirmibeşoğlu; “6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlemeydi. Başarıya ulaştı” demekteydi.


Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimdışı Solplatform

  • Site Sorumlusu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 328
Ynt: 6–7 Eylül 1955 Pogromu AYIBIMIZDIR !
« Yanıtla #4 : 07 Eylül 2017, 01:38:01 »
EVET ; 6 -7 EYLÜL POGROMU AYIBIMIZDIR ve YÜZLEŞMEKTE DAHA FAZLA GECİKMEMELİYİZ...


https://www.youtube.com/watch?v=9kl2qGBOrLw
6-7 Eylül 1955 -Pogrom-

« Son Düzenleme: 07 Eylül 2019, 23:23:48 Gönderen: Solplatform5 »

Çevrimiçi Ekim

  • İleti: 1849
Ynt: 6–7 Eylül 1955 Pogromu AYIBIMIZDIR !
« Yanıtla #5 : 07 Eylül 2019, 23:41:47 »

https://www.youtube.com/watch?v=8xEh7naaCGo&feature=
6-7 Eylül tanıkları anlatıyor: Dedim mama, kiliseyi yakıyorlar!

BİLİNMEYEN 6-7 EYLÜL: MARDİN

Olaylardan Ermeni ve Süryanilerin yoğun yaşadığı Mardin de etkilendi. 6 Eylül’de Dur-De’nin İstanbul’da düzenlediği gazeteci Rıdvan Akar’ın konuşmacı olarak katıldığı “6-7 Eylül Mağdurlarını Anma Etkinlikleri”nde bir Mardinli Ermeni yaşadıklarını ilk kez anlattı. 1955 yılındaki olaylara henüz 13 yaşındayken şahit olduğunu söyledi ve ekledi: “Mardin Hristiyanları Makarios ile özdeşleştiriliyordu. Makarios’a benzetilen bir eşek maketi Mardin’in ana caddesine konulmuştu. Eşeğin boynuna bir haç ve bir de çıngırak takıldı. Kahkahalar ile gülünürken şehirdeki Hristiyan çocuklara bu çan zorla çaldırılıyordu. Vali ve Emniyet Müdürü’nün de geçtiği caddede kimse yaşananlara müdahale etmedi.”

Mardin’deki 6-7 Eylül Olayları’nın canlı tanığının anlatımına göre İstanbul’daki “Kıbrıs Türk’tür Türk” kalacak sloganı ise şehirde değişmişti: “Süryanilere yönelik “Ya Butrus’un karısı Ya Kıbrıs’ın yarısı”, Ermenilere yönelikse “Ya Bedros’un karısı, Ya Kıbrıs’ın yarısı” deniliyordu. Bu gösteriden etkilenen Bedros Mellus bir gün sonra çocukları ile Mardin’den ayrılarak Suriye’ye geçti. Evini olduğu gibi bıraktı. Biz de o dönemden sonra İstanbul’a gelerek Adalar’a yerleştik.”

Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.