Gönderen Konu: Marxizm Sözlüğü  (Okunma sayısı 3958 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı r.ocak7

  • İleti: 8
    • Profili Görüntüle
Marxizm Sözlüğü
« : 14 Ocak 2012, 12:26:30 »
a.Meta:Kapitalin ilk bölümü meta’ya ayrılmıştır. "Meta, her şeyden önce, bizim dışımızda bir nesnedir ve, taşıdığı özellikleriyle, şu ya da bu türden insan gereksinmelerini gideren bir şeydir. Bu gereksinmelerin niteliği, örneğin ister mideden, ister hayalden çıkmış olsun, bir şey değiştirmez. Burada nesnenin, bu gereksinmeleri, geçim aracı olarak doğrudan doğruya mı, yoksa üretim aracı olarak dolaylı yoldan mı, nasıl giderdiği de bizi ilgilendirmemektedir"

Yalnızca kullanım amacıyla üretilen nesneler ya da kullanım degerinden ibaret olan maddeler meta degildirler; ancak başka bir ürünle değiştirmek ya da satmak için bir şey yapılırsa, yani nesnede bir değişim degeri sözkonusu ise, o nesne bir metadır.Kapital'in ilgili bölümleri metanın bu niteliklerini cözümler. Nesnenin ya da üretimin niteliksel degeri, yani onun kullanım degeri ve bunun karşısında niceliksel değeri, yani değişim değeri vardır.

Bunlar nesnede bir bütün halinde bulunur ya da öyle algılanır ancak Marx'tan itibaren böyle olmadığı anlaşılır;

Metaı meta yapan onun değişim degeridir. Alınıp satılabilen bir şey olarak Emek gücü de bir metadır ve işçinin metalaşması sürecinin temeli de buradadır.


b.Üretici güçler,
 Marksist ekonomi politiğin temel alt kavramlarından birisidir.. Üretici gücler, esas olarak üretim aletleri ve araçlarından meydana gelen bir kavramlaştırmadır. Üretim ilişkileriyle çelişki halinde bulunmaktadır, ve gelişiminin belli bir aşamasında zorunlu olarak değişiklikler talep etmektedir.

 

Üretici güçler:Karasaban---------------->Dokuma tezgahı------------------>Fabrika

Üretici güçler ve Üretim ilişkileri kavramları, Marksist metinlerde genelde birarada kullanılırlar ve birbirleriyle ilişki ve çelişki halinde Üretim tarzı denilen kategorinin içeriğini oluştururlar.


Marksist teoriye göre, Üretici gücler(kara saban) gelişmesinin belli bir aşamasında, üretim ilişkilerinin(serf-bey) zorunlu olarak değişmesini dayatırlar ve bunun sonucunda da tüm bir üretim tarzı (feodalite)belirli bir şekilde değişime uğrar(feodalite kapitalizme dönüşür). Üretici gücler burada toplumsal değişimin maddi çekirdeği anlamına gelmektedir.



Marks, Felsefenin Sefaleti adlı kitabında şöyle belirtir;

"Toplumsal ilişkiler, üretici güçlere sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yeni üretici güçler sağlamak için, insanlar, kendi üretim biçimlerini değiştirirler; kendi üretim biçimlerini değiştirmek, yaşamlarını kazanma yollarını değiştirmek için de, bütün toplumsal ilişkilerini değiştirirler. Yeldeğirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı değirmen ise, sınai kapitalistli toplumu".


c.Üretim ilişkileri kavramı

, Üretici güçler kavramıyla birlikte Marksist teorinin ana kategorilerinden olan Üretim tarzı kategorisinin içeriğini oluşturur. Üretim ilişkilerinin gelişmesi öncelikle üretici güçlerin gelişmesine bağlıdır ve ikinci olarak, üretim ilişkilerinin kendisi de üretici güçlerin gelişimini etkilerler. Bu etki onları hızlandırma ya da yavaşlatma anlamındadır, belirleyici olan sonuçta üretici güçlerdir.


Üretim ilişkileri:
1. Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar(maddi üretici güçler), aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler(üretim ilişkileri) kurarlar;
2. bu üretim ilişkileri, toplumların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. (üretim ilişkilerinin niteliği gelişme düzeyini ortaya koyar)
3. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut (iktisadi) temeli oluşturur.
4. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal,siyasal ve entelektüel hayat sürecini (bilinçlerini)koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.



.Emek değer yasası nedir?


Klasik iktisatta emek değer yasası:
David Ricardo malların değerini belirleyen şeyin o malın üretilmesi için gerekli emek zaman olduğunu ilk kez ileri süren iktisatçıdır.Bu suretle ilk emek değer yasasını ileri sürmüş oluyordu.Yine bu görüşe göre bir malın değerinin içinde hem canlı(üretken) emek hem de ölü emek(sermaye) bulunmaktadır.Klasik iktisadi kuram Marksist iktisat teorisinden farklı olarak malın değerinin içinde artı değer denilen olguyu görmez-değerlendirmez.

Marksist iktisatta emek değer yasası:
İnsan ihtiyacını karşılayan bir ürünün üretilmesi için harcanan emek zamanı o ürünün değerini belirler.

Marx öncelikle malın değerinin iki kategoride değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürdü.Eğer bir mal sadece kullanan kişiye yarar sağlamak amacı ile üretildi ise o mal sadece kullanım değerine sahiptir.Marx kullanım değerini yaratan emeğin “belirli bir amaçla yapılan belirli bir türden etkinlik” olarak tanımlanan “somut” ya da “yararlı emek” olduğunu belirler.
Ancak eğer mal elden çıkartılıp ,mübadeleye girecek ise bir meta olarak değerlendirilir.Metanın değeri onda “donmuş” olan emeğin miktarını (harcanan zamanı) yansıtmalıdır.

Bir metada “donmuş” halde bulunan emek “üç tür emeğin” karışımından meydana gelir:
1.Nesnenin yapımında doğrudan harcanmış emek zaman
2.İmalatta kullanılan makinaları üreten emek zaman
3.Ham maddeleri elde etmekte harcanan emek zaman

Ancak emek zaman onu üreten işçinin çalışkanlığına-yeteneğine göre değiştiği için Marx kastettiği emek zamanın “toplumsal olarak gerekli emek zaman”( socially necessarry labor time) olduğunu belirtmiştir.Bu ortalama bir işçinin işi bitirmesi için gerekli zaman birimidir.

Bir meta değeri içinde kullanım değerinin yanı sıra mübadele(değişim) değeri de barındırmaktadır.Mübadele değerini yaratan emek -kullanım değerini yaratan emekten farklı olarak-sadece süresi ile ölçülen “soyut” ya da “farklılaştırılmamış” emektir.(Das Kapital-Francis Wheen -39)

Marx emeğin bu iki yönü arasındaki gerilime işaret eder.Yani kullanım değeri üreten emek ile değişim değeri üreten emek arasında bir çelişme vardır.

Örnek

Örneğin bir terzi palto yapmak isterken kullanım değeri açısından kaliteli-sağlam bir palto yapmak ister.Ancak paltoyu çok sağlam yaptığında bu sefer müşteri uzun bir süre kendisine gelmeyecektir.Dolayısı ile yeterince sağlam bir palto yapıp yapmama arasında çelişki yaşar.



e.Ücret:

Nasıl ki, pazarda işçinin sattığı şey emeği degil de emek gücü ise, bununla bağlantılı olarak ücret de emeğin değeri değil emek gücünün değeri ya da fiyatıdır. Bunların birbirine karıştırılması ve birbirleri yerine konulması, Marks'a göre, hem varolan ilişkilerin görünmez hale getirilmesi ve hem de tepetaklak bir görünüm içinde gerçekliğin başka türlü gösterilmesi anlamına gelmektedir.


f.Artı-değer


Bu kavram Marks'tan önce keşfedilmiş ve zaten kullanılan bir kavramdır. Genel anlamda, gerekli-zorunlu olandan daha fazlasının üretilmesi anlamında kullanılmıştır. Klasik İktisatçılar olarak bilinen Adam Smith ve Paul Ricardo gibi isimlerde bu kavramın "artık değer" olarak kullanımda olduğu görülür.

Ancak Marx'a gelindiğinde, bütün klasik iktisadın kavramlarına yapıldığı gibi bu kavramda da tamamen başka bir yol izlenmeye başlandığı görülür. Nitekim Marks, bu Klasik İktisatcılara olan borcunu reddetmemekle birlikte onların neden ve nasıl burjuva düşünüş biçimi içinde kaldıklarını açıklar ve buna bağlı olarak ekonomi-politiğin kapitalist sistemin bir ögesi olarak kaldığını belirtir.

Marx'a göre, kapitalist ekonominin temel düzenleyici ilkesi, "emek-deger yasası"dır; bunun anlamı ise, toplumun temelini oluşturan ögenin canlı emek gücü olmasıdır.

Artı-değer burada, başkaları tarafından el konulmak üzere, emek gücünün gerekli-zorunlu-ürünün ötesinde, belirli bir ücret ile satın alınarak fazla üretim yapmasıdır.



İşçi, belli bir ücret karşılığında, emek gücünü satabiliyor olmak için, artı-ürün ya da artı-değer üretmek durumundadır.Burada satılan şeyin emek değil emek gücü olduğunu ücret maddesinde bahsedildiği gibi vurgulayalım



Artı değer mutlak ve nisbi artı değer olarak iki kategoride incelenir.Das Kapitalin birinci cildinin üçüncü kısmı mutlak artı değere,dördüncü kısmı ise nisbi artı değere ayrılmıştır.

Mutlak artı değer:İşçinin günlük çalışma saatlerini uzatmak suretiyle gerçekleştirilir.Kapitalistin (Marx “moneybag” ismi vermiştir bu kapitaliste) artı değer yaratımını sürdürerek karını artırabilmesi için işçi sınıfının varlığına ihtiyacı vardır.

Bu bakımdan öncelikle işçi sınıfının varlığının devam etmesinin koşullaeı sağlanmalıdır.Bu emeğin ve işçi sınıfının yeniden üretilmesi denilen çevrimle mümkün olur.

emeğin yeniden üretimi

İşçi yaşayan bir varlık olduğu için her gün çalışabilmesi için barınması,yemek yemesi,uyuması gerekir-ki bu surette işçi her gün işe gelebilecektir.Bu kavrama “emeğin yeniden üretimi” denmekte.



işçi sınıfının yeniden üretimiAyrıca kapitalistin ihtiyacı olan emeğin pazarda her daim hazır bulunabilmesi de lüzumludur. Bunun için işçinin üremesi(bir aileye sahip olması) gerekir.Bu sayede işçinin çocukları da uygun yaşa geldiklerinde emek güçlerini bir meta olarak satmak üzere pazarda hazır ve nazır bulunabileceklerdir.Bu kavrama da “işçi sınıfının yeniden üretimi” denmektedir.



Bu hesapların yapıldığını günümüzde , dört kişilik bir ailenin yaşayabilmesi için aylık asgari mutfak masraf hesabı –yoksulluk sınırı ve asgari ücret tesbit komisyonu çalışmaları gibi istatistiki çalışmalarda görebilmekteyiz.Bu hesaplar işçi ve ailesinin sadece yaşayabilmesi için alması gereken ücretleri belirlemek için yapılmaktadır.

Emeğin yeniden üretilmesi demek ; işçinin ertesi gün çalışmaya gelerek yeniden değer üretebilmesi demektir.Emeğin yeniden üretilebilmesi için işçinin çalışma saatlerinin sonunda barınmaya,yemek yemeye ,uyumaya ihtiyacı vardır.Bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için işçinin ihtiyaç duyduğu metanın üretim süresi “gerekli emek zamandır”.

Gerekli emek zamanın ötesinde iş gününün sonuna kadar çalışma uzatıldığında “artı emek zamanından” söz edilir.. Kapitalistin cebine giren artı değer artı emek zamanından kaynaklanmaktadır.

Örnek verirsek ,bir işçinin ortalama bir yaşam sürebilmesine imkan verecek gerekli şeylerin (metaların) üretimi için 4 saat çalışması gerektiğini düşünelim.Bu “gerekli emek zaman”dır.İşgününü patron sekiz saat belirlemiş ise “artı emek zamanı 4 saat,iş gününü on saat belirlemiş ise artı emek zamanı 6 saattir.Yani işçi 4 veya 6 saat boyunca patronun cebine girecek artı değeri üretecektir.


Bu durumda patron işgününü uzatmak yolu ile artı değeri artırmak isteyebilir 19.yy da İngiltere’de işçilerin çalışma saatleri 17 saat civarındaydı.Yaşam süresi de bir işçi için 32 yıldı.İşte söz konusu durumda Marx işgünün uzatılması sayesinde elde edilen artı değerden “mutlak artı değer” olarak söz etmektedir.
İşgününün uzatılması için patron dikkatle ve ince ince hesap yapar.İşçinin dinlenmesi ve öğlen yemek yemesi için gerekli olan zamanı olabildiğince kısmaya çalışır.Ancak ne kadar kısarsa kıssın işçinin işgününü 24 saatin ötesine uzatamaz. O halde “mutlak artı değer” artı değer elde etmek bakımından zaman sınırına sahiptir.Kapitalistin karını artırmak için başka yollara ihitiyacı vardır.

Nisbi artı değer:
Kapitalistin artı değer yaratmak için iş gününü uzatmaktan başka yolları da vardır- ki asıl bu yollar verimlidir.Nisbi artı değer elde etme yollarından birisi ücretleri olabildiğince kısmaktır.Bu yol işsizlerden oluşan "yedek sanayi ordusu" oluşturarak yapılır.Diğer bir yol ise işçi emeğinin üretkenliğini “teknoloji/makine kullanımı” vasıtası ile artırmak suretiyle artı değer üretimini artırmaktır.Üretkenlik gücü arttıkça hem gerekli emek zamanı (artı emek zamanına oranla) kısalır hem de üretilen metaların değeri pazarda arz talep dengesi gereği düşer. Görünüşte metaların değerinin düşmesi iyidir ancak meta değerinin düşmesi işçinin emeğinin yeniden üretimi için gereken meta değerini de düşürerek kapitalistin ücretleri kısmasını ve karını artırmasını mümkün kılar.

Makinalaşmanın sonucu

Sermaye büyürken ücretler düşer.Kapitalizmin periyodik olarak yaşadığı krizlerden de bu durum sorumludur.

.Üretken emek –Üretken olmayan emekBu kavram Marx’tan önce klasik iktisatçıların üzerinde durduğu bir kavram olmuştu.Örneğin Adam Smith ,”kilise adamları,avukatlar,doktorlar,kalem erbabı, oyuncular, palyaçolar, müzisyenler, opera şarkıcıları, dansçılar vs.” üretken olmayan emek kategorisine dahil etmişti.Bunların hepsi “başka insanların çalışmasının yıllık ürününün bir kısmı ile geçiniyor idi.

Adam Smith:"Üretken emek fiziksel/ömürlü/kalıcı mal üreten emektir"

“İnsan,3 bir dizi manüfaktür işçisi çalıştırarak zenginleşir;
bir dizi hizmetkar tutmakla yoksullaşır.”
(Smith 1985: 271)

Smith’e göre üretken emek, maddi bir varlık yaratan, dayanıklı mal üreten emektir. Sadece fiziksel değeri, gerçek değer olarak gören tanımdır bu. Smith,ulusal zenginliğin artmasının koşulu olarak manüfaktür üretimin artmasını ve sermaye birikimin sağlanmasını görmektedir. İşte bu noktada şu tespiti yapar; sermayenin birikebilmesini sağlayacak şeyler aristokratik şatafatlar değil, ömürlü/kalıcı metalardır.Hizmetkarların emeği değer üretmez, üretilen değerden eksilme yaratır. Dayanıklı malların üretilmesi yani üretken harcamaların artması toplum zenginliğinin artmasının temel koşuludur


-----------------------------------------------------------

Marx:"Üretken emek muhakkak fiziksel herhangi bir şey yaratan emek değildir(ama artı değer yaratan emektir)"

Fakat bu ayrım gerçekten o denli berrak ve basit midir? Marx akla gelebilecek her mesleğin üretken olabileceğini önerir ve bunu kanıtlamak için görünürde saçma bir örnekle yola koyulur:

“Filozof fikir üretir,şair şiir,rahip vaiz,profesör kitap vs. Bir mücrim (suçlu) ise cürüm(suç) üretir.Bu son üretim dalı ile bir bütün olarak toplum arasındaki bağlantıya biraz daha yakından bakarsak bir çok önyargıdan kurtulacağız.Mücrim yalnızca cürüm değil fakat aynı zamanda ceza hukukunu ve onunla birlikte ceza hukuku dersi veren profesörü ve buna ek olarak bu aynı profesörün derslerini “meta” biçiminde piyasaya sürme aracı olan kaçınılmaz kitabı üretir.”

Mücrim ayrıca tüm polisi ve ceza hukukunu,yargıçları,infaz memurlarını, jürileri vb üretir ve toplumsal işbölümünün aynı sayıdaki kategorilerini oluşturan bütün bu fraklı iş kolları insan ruhunun farklı kapasitelerini geliştirir,yeni gereksinimleri ve onları karşılamanın yeni yollarını yaratır.Tek başına işkence bile en akla gelmez mekanik icatlara yol açmıştır ve aletlerini üretmekte çok sayıda saygıdeğer zanaatkarı istihdam etmiştir.

Mücrimin üretken gücün gelişimindeki etkileri ayrıntılı olarak gösterilebilir.Hırsızlar olmasaydı acaba kilitler bu günkü mükemmellik derecesine erişebilecek miydi?Kalpazanlar olmasaydı banknot yapımı bu günkü mükemmellik derecesine erişebilecek miydi?...Ve özel cürüm alanını terk edersek:Ulusal cürüm olmasaydı dünya pazarı hiç var olur muydu?Gerçekten uluslar bile ortaya çıkar mıydı?Ve ta Adem’den beri Günah Ağacı aynı zamanda bilgi ağacı olmamış mıydı?


Das Kapital Francis Wheen s.72-73(italikler Marx’ın artı değer teroileri kitabından alınmıştır)
------------------------------------------------------

Üretken Emeğin Tanımları:

[font=GeorgiaI.Analitik Tanım:Üretken emek artı değer üreterek sermaye birikimini sağlayan emekdir. [/font]

"Analitik" açıdan yapılan bu tanıma göre, Marksist çözümlemenin ve Marksist iktisadin sorunsalı kapitalist sermaye birikiminin (ve büyümenin) dinamiklerini anlamaktir ve Marksist kuramin sermaye birikimini anlamaya yönelik temel soyutlamasi da “artı değer” kavramidir. İşte Ü-ÜOE kategorilerine bu noktada ihtiyaç duyulmaktadir. Zira bütün emek kaegorileri artı değer üretmemektedir. Bazi kategoriler ekonomide fiyat büyüklükleri yaratsa da artı değer üretmezler. Yalnizca artı değer üreten faaliyetler üretken olarak değerlendirilmelidir. Üretken emek kavrami tarihsel bir perspektife oturmaktadir.

Marx derki:

Marks burjuva aklinin dar kafalılığı, sermaye için üretken olan emek ile genel olarak üretken olan emeği birbirine karıştırır!

 
Tarihselliğinden kopardığımızda “herhangi bir şey üreten emek” üretken olacaktir, oysa kapitalist üretim tarzı için işlevsel olan, onun devamlılığını sağlayan emek farklıdır ve bu nedenle sermaye açısından üretken olan emek genel anlamda üretken olan emek değildir (Gough Ian, 1972, “Marx’s Theory of Productive and Unproductive Labour”, New Left Review 76,Kasım/Aralık: 47-72.).


Ian Gough-Professor of Social Policy
Bath Üniversitesi/UK
Sosyal ve siyasal bilimler bölüm öğretim üyesi


Analitik bakışa göre üretken emek kullanım değeri değil (ki kullanım değeri üretmesi hasebi ile toplumsal yeniden üretim içinde işlevselliğe sahiptir) artı değer üreten emektir.



İşte bu nedenle analitik bakış, emeğin ürettiği malın kullanım değerini Ü-ÜOE ayrımı için kriter olarak almaz. Yani emeğin yarattığı değerin, toplumsal yeniden üretim içindeki işlevselliğine bakmaz; sermaye için artı değer üretiyor olmasıdır önemli olan.


Dolaşım emeği, sermayenin çevriminin tamamlanması için işlevsel olsa da, sermayeye kâr sağlıyor olsa da, yapılan iş sadece var olan geçerli değerin el değiştirmesini sağlamak olması itibariyle yani yeni bir artı değer yaratmaması itibariyle üretken değildir.
Ayni şey, finansal hizmetler için de geçerlidir. Sermaye için fayda yaratıyor olsa da bu hizmetler sadece var olan artı değerin el değiştirmesine dairdir.


Depolama ve ulaşim hizmetleri gibi faaliyetler ise, üretim sürecinin bu alanlarda devam ediyor olması koşuluyla üretkendir. Örneğin, depolanırken ürüne nihai formu veriliyorsa yada ulaşım yolu ile ürünün kullanım değeri (başka bir noktada tüketilmesine olanak sağlanması) şekilleniyorsa, bu faaliyetler üretken olacaktır. Mal yada hizmet üretiliyor olması, emeğin kafa emeği yada kol emeği olması artı değer üretiliyor olup olmamasının belirleyicisi olmadığı için ü-üoe ayrımı için anlamlı kriterler değildir.

Üretken olmayan emek sömürüye tabi olabilir mi?Ücretli emek olmaları itibariyle ve emek güçlerini piyasada satmaları itibariyle üretken emek de, üretken olmayan emek de sömürü ilişkisine tabiidir. Yani üretken olmayan emek artı değer yaratmamasına rağmen sömürülmektedir.

Anlatımı kolaylaştırmak için söyle bir örnek verilebilir. İnşaatı yeni tamamlanmış bir apartmanda satılmaya hazır daireler olduğunu ve bir emlakçinin bu dairelerin satışını gerçekleştirdiğini düşünelim. Bu örnekte inşaatın tamamlanmasında çalıştırılan işçi üretken emek, emlakçinin yanında çalışan işçi ile birlikte emlakçi ise üretken olmayan emektir.
Zira, emlakçilik faaliyeti yeni bir değer üretmemektedir, daha önce üretilmiş değerin (inşaat işçisinin artı değeri) mülkiyet değiştirmesini (dairenin müteahhidin mülkiyetinden, konut sahibi olmak isteyen bireyin mülkiyetine geçmesini) sağlamaktadır. Mülkiyet değiştirmeyi bir kullanım değeri olarak alırsak, bu kullanım değerini üreten emek, emlakçının yanında çalışan işçinin emeği olacaktır. Bu işçi günde 10 saat çalışmakta, ancak emeğinin karşılığı olarak 4 saatlik bir ücret değeri almakta ise, 6 saatlik emek karşılığı sömürülüyor olacaktır. Burada emlakçinin kâri ve işçinin ücreti, daha önce yaratılmış bir artı değer havuzundan karşılanacaktır.Örnekte de görüldüğü gibi, üretken olmayan sektörün kâri ve üretken olmayan emeğin ücreti, artı değer kitlesinin yeniden bölüşümü ile sağlanmaktadır.



Tek tek sermayenin kârlılıklarını arttırmak yada rekabet nedeniyle kârlılıklarının düşmesine engel olmak için üretken olmayan (pazarlama, reklam, finans gibi) emek kategorileri önemli işlevler yerine getirmektedir. Bu nedenle, sermayeler arası rekabetin artması ile birlikte, üretken olmayan alanın genişlemesi eğilimi ortaya çıkacaktır Bütün olarak üretken olmayan alanın genişliyor olması, sermaye birikimi üzerinde olumsuz bir baskı yaratacak kar oranlarında düşme görülebilecektir.

İşte bu nedenle, ü-üo emek ayrımının yukarıda özetlendiği gibi “sermaye için artı değer üretimi” kriteriyle yapılıyor olması, kapitalist birikimin incelenebilmesi için işlevsel ve analitik bir çerçeve sunmaktadır. Ü-üoe ayrımı sermaye birikimine ayrılabilecek artı değerin azalması ile, kâr oranlarının düşme eğilimiyle, kamunun ekonomiye müdahalesiyle, uluslararası ticaret ve sermaye hareketleriyle ilişkili analitik bir çerçevedir (Moseley 1991, Leadbeater 1985, Shaikh ve Tonak 1994, Mohun 1999, Savran ve Tonak 1999.)

II.İşlevsel Ü-ÜOE tanımı

Emekçinin tüketim mallarını doğrudan yada dolaylı olarak besleyen bütün sektörler, dolaylı olarak emek gücünün yeniden üretimine giren mal ve hizmetler, göreli (nisbi) artı değeri değiştiren faaliyetler üretken olarak değerlendirilir
Üretkenliğin bu tanımı emek verimliliğini arttırıcı bütün üretim faaliyetlerini kapsadığıi için, ücretli emek dışındaki, kendi hesabına çalışanlar ve hatta kapitalistik olmayan faaliyetlerin de (kamusal hizmetler gibi) bu tanıma dahil edilmesinin önü açılır
Jacques Gouverneur’a göre sadece profesyonel olmayan işler üretken olmayan alana dahil edilmelidir. Böylece Gouverneur, üüo ayrımını benimsemekle birlikte, kârlılık açısından işlevselliği üzerinden üretken alanın tanımını olabildiğince genişletmektedir. Dolaşım ve denetim emeğinin de kapitalist toplumun toplam gelirine bir katkı yaptığını bu faaliyetlerin artıyor olmasının geliri azaltmayacağını ve kapitalist büyüme için bir engel teşkil etmediğini savunur (Gouverneur, Jacques, 1990, “Productive Labour, Price/Value Ratio and Rate of Surplus Value: Theoretical Viewpoints and Empirical Evidence”, Cambridge Journal of Economics, 14: 1-27.Gouverneur 1990).


"Kapitalizm ve Kriz" web sitesi-Jacques Gouverneur

E. K. Hunt, üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesini sağlayan, kapitalizmin yasal,kurumsal ve ideolojik temellerini teşkil eden savunma, eğitim gibi alanların emek gücünün yeniden üretimini etkilediğine ve kârlılığı belirlediğine ve bu nedenle üretken olmayan alana dahil edilmesinin anlamsızlığına dair vurgu yapar (Hunt 1979).

Bu nokta, kullanım değerinin işin içine girmesi nedeniyle, analitik tanımın analitik niteliğinin bozulmaya başladığı noktadır. Yine bir örnekle, bu sefer analitik tanım ile işlevsel tanım arasındaki farkı netleştirmeye ve kısaca işlevsel tanımın değerlendirmesini yapmaya çalışalım:

Fabrikada istihdam edilen bir bilgisayar mühendisinin, üretimde verimliliği arttıracak yeni bir bilgisayar programı tasarladığını düşünelim.
•Analitik tanıma göre,bu mühendis yarattığı üründen bağımsız olarak, ücretli emekçi olması ve sermaye için artı değer üretmesi itibariyle üretkendir.
•İkinci tanıma(işlevsel) göre ise mühendis hem sermaye için satılabilir bir bilgisayar yaratmış olması dolayısı ile hem de daha sonra bu bilgisayari kullanacak olan işçilerin verimliliğini dolaylı olarak arttırmış olacağı için (yani göreli artı değer üretimi artacaktır) üretken addedilecektir.

Bu ikinci tanımda dolaylı etkinin şimdiden incelemeye alınması analitik çerçeveyi bozacaktır.
Bu etki analitik tanıma göre, bilgisayarı bir sonraki dönemde kullanıp daha ‘verimli’ çalışacak işçinin o dönemde sermaye için yaratacağı artı değerde kapsanmış olacaktır. Oysa işlevsel tanıma göre, bu artı değer artışı bilgisayar mühendisine atfedilmelidir. İşlevsellik, analizin zamansal genişlemesini gerektirir;etkinin bir süresi vardır. Ancak işlevsel tanım bu süreyi göz ardı eder ve etkinin kaynağını vurgular.



İşlevsel tanımdan analitik bir hesap beklemek kuramsal açıdan yersizdir.•Bu tanım, kapitalistik alanın genişleme dinamikleri hakkında bilgilendirici olabilir.
•Sermayenin toplum üzerindeki dolaylı olarak tahakkümünü arttırma araçlarına işaret edebilir yada sermayenin kendisi için işlevsel olan bazı mekanizmaları piyasalaşmamış toplumsal alanlara kaydırma çabasına işaret etmek için kullanılabilir (örneğin ev içi üretimin aslında göreli artı değer üretimini arttırma etkisinin vurgulanması gibi).
•Bu tanım artı değerin analitik yorumu için değil, artı değer üretim alanının sermayeler arası ve sermaye-toplum arası dolaylı bağlantılarla birlikte nasıl genişlediğinin oraya konması için faydalı olabilir.

Bu nedenle analitik bir analiz için kullanmak soyutlama-sorunsal ilişkisinde uyumsuzluk yaratacaktır.
-------------------------------------------------------------

III.Politik Sorunsallar Üzerinden Yapilan Tanimlar

[Burjuva iktisatçilari] “böyle bir ayrim yapmanin güçlü bir toplumsal
eleştirme araci olacağini ve kolayca kapitalist düzenin canevine
yönelecek bir silaha dönüşebileceğini bilmektedir”
(Baran 1957: 116)


Bu görüşe göre iktisadi süreçlere yapilan vurgu, toplumsal dinamiklerin önemli belirleyicisi olan sınıf mücadelesini geri plana itmektedir. Hatta bazen Marksist kuramın siyasi sorunsalı tamamen göz ardı edilmektedir. Marksist tartışmaların yönelimi kapitalizmden sosyalizme geçiş perspektifini kurmak, politik mücadele sürecine olan vurguyu arttırmak doğrultusunda kurulmalıdır.Bu perspektifin 1960’larin sonunda sınıf mücadelesinin yükseldiği bir ortamda gelişmesi (ve 1990’larda neo-liberalizmin hegemonyası altında sınıf mücadelesinin yeni biçimler kazandiği dönemde tekrar kuramsal olarak ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.Burada politik tanımlar, sorunsal farklılaşması bakımından kendi içinde, normatif tanımlar ile üüo alanları sınıf mücadelesinin unsuru olduğunu vurgulayan tanımlar olmak üzere ikiye ayrılarak sunulacaktır.

III.a. Normatif Tanim

Emek faaliyetinin üretken olup olmadığı, bu faaliyetin daha ileri bir üretim biçiminde gerekli olup olmadığına göre tanımlanmalıdır. Böylece kapitalizmin parazit/işlevsiz yapıları deşifre edilecek, sosyalizme doğru toplumsal ilerleme projesi somutlaştırılabilecektir.Bu yaklaşım özellikle tekelci kapitalizm kuramcılarınca kullanılmıştır.




Paul A. Baran (1910, Mykolaiv Ukrayna – 1964, Palo Alto, California, USA) Marksist analizleriyle tanınmış Amerikalı iktisat profesörüdür.Emek eğerden ayrıştırılmış "ekonomik artı değer kavramı" ile tanınır.Toplumun gerçekleşen üretimi ile tüketimi rasındaki fark gerçek toplumsal artı değeri (potantial surplus value) verir.Toplumun potansiyel üretim gücü ile halihazırda ne ürettiği arasındaki fark ise potansiyel artı değeri verir.Gelişmekte olan ülkelerde artı değer kavramını incelediği "Büyümenin Ekonomi Politiği" isimli eseri ile dünya çapında tanınmış bir iktisatçıdır.



Paul Baran 1957 tarihli "Büyümenin Ekonomi Politiği" isimli eserinde, II.Dünya Savaşi sonrası benzeri görülmemiş bolluk yıllarında yaşanılan kapasite fazlasına, giderek artan tekelleşme eğilimine, gereksiz ürün çeşitlenmesi ile neden olunan israfa, bir türlü ulaşılamayan tam istihdama dikkat çekerken, insanlığın kapitalizmle ulaşamayacağı ancak sosyalizm ile gerçekleştirebileceği potansiyelleri tanımlamaktadır. Baran’a göre, bir sistemi yine o sistemin kurallarına göre değerlendirmek anlamsız olacağı için ideal bir durumun tahayyülü gereklidir. “Bir sosyo-ekonomik düzenin niteliği konusunda bir yargı vermek için eldeki tek ölçüt, onun, insanin potansiyel varlığını ortaya çıkarıp geliştirmekteki başarısına bakmaktır, objektif akil bunu emrediyor” (Baran Paul, 1974, [1957], Büyümenin Ekonomi Politiği, May Yayınları-s.112).

Objektif akla göre düşünüldüğünde ise şu sonuca ulaşır: “Demek oluyor ki, kapitalist düşünce çerçevesinin ötesinde ve dışında bir noktadan, sosyalist toplum noktasından konuya eğildiğimizde, burjuva ekonomik ve toplumsal düşüncesi açısından temel , verimli ve akla uygun olan, bu yeni görüş açısına göre temelsiz, verimsiz ve israf yaratan bir şey oluyor” (1974: 108).

Baran’in kuramının en önemli referanslarından biri olan “potansiyel ekonomik artık” tanımı içinde, yani eldeki kaynakların akli ve köklü bir toplumsal yeniden örgütlenme süreciyle nasıl değerlendirilebileceğinin ve bu “ideal” yapıda nasıl bir sonuca ulaşılabileceğinin algısı içinde, Ü-ÜOE ayrımı da tanımlanır.
Baran’a göre, üretken olmayan emek tamamen kapitalizme özgüdür. Üretken olmayan alan, “ancak kapitalist sistemin özel koşulları ve ilişkileri içinde bir anlam ifade eden ve akla uygun bir biçimde düzenlemiş ekonomilerde bulunmayacak olan mal ve hizmetler”den oluşur (1974:117). Bu alanin tanımlanması tekelci kapitalizmin akil dişiliğini da tanımlayacaktır.

Ü-ÜOE ayrımının önemi, toplumların kapitalizmden sosyalizme, sosyalizmden komünizme ilerleme süreçlerine dair olmasıdır(1974: 119). Baran’in tanımında,gelirleri ekonomik artığa dayansa bile bilim insanları, sanatçılar, öğretmenler gibi
meslek gruplarındaki emekçiler gelecek günlerin mantıksal toplumunun en önemli parçaları olacakları için üretken addedilir.

Joseph Gillman da, Ü-ÜOE ayrımı için benzer biçimde normatif bir tanım benimser. Sosyalist bir ekonomide ihtiyaç duyulmayacak ancak kapitalizm için gerekli olan,pazarlama, ticaret gibi faaliyetleri ve kapitalist piyasayı koruyucu olan kamusal faaliyetleri üretken olmayan alan içine dahil eder (Hunt 1979).

Normatif tanımın genel bir değerlendirmesi için Laibman’a başvurulabilir.Laibman, bu yaklaşımın değer kuramsal kategorilerle ilişkili olmadığını, değer kuramına ihtiyaç duymadığını belirtmektedir (1992: 76). Bu vurgu, analitik tanımlarla politik tanımlar arasındaki sorunsal farkının bir başka anlatımıdır

Üretken emek-üretken olmayan emek ayrımının tasfiye edilmesini isteyen görüşler

Marksizmin içinde yer alan ancak bu ayrımı reddeden düşünürlerin belki de en radikali Laibman’dir.Üretken olan olmayan ayrımının burjuva iktisadının klasik dönemine özgü bir tartışmanın ürünü olduğunu, Marks’ın bu bakışı eleştirmek için bu kavramlar andığını, bu ayrımın gelişmiş kapitalist ekonomileri anlamak için uygun olmadığını, literatür üzerindeki negatif etkilerinin kurama kazandırdığı getirilerinden fazla olduğunu, bu nedenle de Marksizmden atılıp kurtulunması gerektiğini iddia etmektedir. Olgusal düzeyde açıklamaya ihtiyaç duyulan ayrımların başka kavramlarla yapılmaya devam edilebileceğini de ekler

(Laibman, David, 1992, Value, Technical Change and Crisis: Explorations in Marxist Economic Theory,Armonk, New York: M. E. Sharpe;Laibman, David, 1999, “Productive and Unproductive Labor: A Comment”, Review of Radical Political Economisc, 31(2): 61-73.Laibman 1992).




Kaynaklar:•"Marksist İktisatta Üretken Emek / Üretken Olmayan Emek Tartışmasına Dair Bir Değerlendirme" Siyasal Bilgiler Fakültesi, Maliye Bölümü, Arş. Gör.
Yiğit Karahanoğulları Mülkiye Cilt: XXX Sayi:250 85-95
•Artı değer teorileri; K.Marks
•Das Kapital; Francis Wheen


Emek gücü:
Emek ile aynı anlama gelmez, aksine Marx ısrarla bunları birbirinden ayrıştırmaya çalışır.Emek gücü, genel anlamda bir potansiyeli ifade eder ve insanın belli bir kullanım değeri üretirken harcadığı zihinsel ve fiziksel yeteneklerin bütününü anlatır.

Bu anlamda bir potansiyel olarak emek gücü, hem gerekli-ürünü hem de artı-ürünü üretmekte ve ürettigi artı-değere kapitalist tarafından el konulmaktadır.Potansiyel emek, emek gücü olarak alınıp satılan bir meta haline dönüşürken, parada sermaye haline gelir.
Paranın sermayeye çevrilebilmesi için, demek ki, para sahibinin özgür emekçi ile karşı karşıya gelmesi gerekir;bu, emekçinin iki anlamda özgür olması demektir: •hem emek-gücünü kendi öz metaı gibi satabilecek durumda özgür bir insan olması gerekir,
•hem de satmak için elinde başka bir meta olmaması, emek-gücünü gerçekleştirmesi için gerekli her şeyden (üretim araçları) yoksun bulunması gerekir.


.meta fetişizmi:

Metanın niteliğindeki kullanım değeri ve değişim değeri şeklinde ortaya konulan ayrım temelinde irdelenir ve açıklanır. Çünkü ürünün kullanım değeri açısından bir sorun yoktur, sorun ya da fetisiştik nitelik değişim değeriyle birlikte belirmektedir.

Marx'ın sözlerinden dinleyelim meta fetişizmini:
Öyleyse, emek ürününün anlaşılmaz özelliği, meta biçimine girer girmez, niçin ortaya çıkıyor? Kuşkusuz bu, biçimin kendisinden geliyor. Her türlü insan emeğinin eşitliği, bu emek ürünlerinin hepsinin eşit değerde olmaları ile nesnel olarak ifade edilir; harcanan emek-gücünün, bu harcanma suresi ile ölçümü, emek ürünlerinin değerinin niceliği biçimini alır; ve en sonunda, üreticilerin içersinde emeklerinin toplumsal niteliğinin kendini gösterdiği karşılıklı ilişkiler, ürünler arasında bir toplumsal ilişki biçimini alır. İnsanlar arasındaki belirli toplumsal ilişki, onların gözünde, şeyler arasında düşsel bir ilişki biçimine bürünüyor.

Bu nedenle, benzer bir örnek vermek için, din âleminin sislerle kaplı katlarını dolaşmamız gerekir. Bu âlemde, insan beyninin ürünleri, bağımsız canlı varlıklar gibi görünür, ve hem birbirleriyle, hem de insanoğlu ile ilişki içine girerler. İşte metalar âleminde de, insan elinin yarattığı ürünler için durum aynıdır. Emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu, nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız olan şeye, ben, Fetişizm diyorum.



Evet,ürünü aslen meta yapan şey de bizzat bu fetişizmdir. Yani, ürün üzerinden toplumsal ilişkiler kurulup düzenlenmedikçe ürün, ürün olarak kalacaktır. İhtiyaç ve ihtiyaç fazlası olan basit bir değişim ilişkisinin nesnesi olan ürün, toplumsal ilişkilerin "iktisadi iz" leri halini aldıkça, üründen metaya varan yolu ilerler. Toplumsal ilişkinin bu kapitalist biçimi, ürüne bizzat bu sahip olmadığı insan ilişkilerinin taşıyıcısı olma sıfatını yükler, bu haliyle meta artık fetişizmin öznelerinden birine dönüşürken, idelojinin de bir türevidir


Yabancılaşma :

İki tür yabancılaşmadan sözedilebilir Bunlardan ilki, doğadan kopuş anlamındaki yabancılaşmadır. İnsan, doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doga kurmak anlamında, doğaya yabancılaşır.Bu olumlu karşılanan ve zorunlu bir süreç olarak anlaşılır. İkinci yabancılaşma ise, bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelir.. Meta fetişizmi nosyonunun bir anlamda insanın kendi dogasına yabancılaşmasının maddi temelini ya da yapısını açıklamaya çalıştığını söylemek yanlış olmaz.


.Sosyalizm
Sosyalizm teriminin farklı toplum ve ekonomi düzenlemelerini destekleyen birbirinden bağımsız iki grup tarafından icat edildiğini belirtir: Saint-Simoncular ve olasılıkla Pierre Leroux tarafından 1831–33 arasında ve Robert Owen’ın izleyicileri tarafından 1835 yıllarında.
1848 Devrimi zamanında birbiriyle çekişen çeşitli “sosyalizmler” vardı. Bunların en sözü geçenleri Saint-Simon, Owen ve Charles Fourier tarafından bulunanlardı.
Karl Marx ve Friedrich Engels büyük ihtimalle kendilerini ütopik sosyalizm olarak tanımlanan ideolojilerden ayrı tutmak için, bu sırada kendilerini komünist olarak niteliyorlardı. (Engels Marksizmi tanımlamak için daha sonra bilimsel sosyalizm terimini kullandı.)


Kullanıldığı bağlama göre, sosyalizm terimi bu ideolojilere ya da doğrudan doğruya onların kökenlerine işaret ediyor olabilir. Bu durum, terimi çok geniş bir bakışa yaymakla birlikte, hepsi de feodal ve kapitalist toplumların küçük bir ekonomik elit kesim için işlediğini ve artık bu toplumun ortak yarar için işletilmesi gerektiği düşüncesindedir. “Sosyalist” ideolojiler ekonomik rekabet yerine ekonomik işbirliğini vurgularlar; hemen hemen hepsi bir çeşit ekonomik planlama düşüncesindedir (çoğu, ama hepsi değil, merkezi planlama tarafındadırlar).
Hepsi en azından üretim araçlarının – ve en azından bazı malların ve hizmetlerin dağıtımının – kolektif ve ortak sahipliğini savunur.




l.Komünizm
Marksizm’de, sınıflı toplumdaki insanın temel özelliği yabancılaşmadır ve komünizm insanlığın özgürlüğünün tam olarak gerçekleştirilmesi demektir.
Marx burada Hegel ’i izleyerek özgürlüğü yalnızca kısıtlamaların yokluğu olarak değil, ahlakî bir özü olan hareket olarak alır.
Komünizm yalnızca insanlar ne yapmak istiyorlarsa onu yapmalarını sağlamaz, ama aynı zamanda onları öyle koşullar ve diğer insanlarla öyle ilişkiler içine koyar ki, artık sömürme ihtiyacı hissetmezler

Komünist hareket tarafından benimsenmiş bir sloganda komünizm “Herkesten yeteneğine göre alınan, herkese gereksinimine göre verilen” bir dünya olarak açıklanır

Alman İdeolojisi (1845) Marx’ın komünist geleceği detaylıca açıkladığı az sayıdaki yazılarından biridir:
Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.


19. yüzyılın son yarısında sosyalizm ve komünizm terimleri genellikle birbirlerinin yerine kullanılmaya başladılar. Ancak Marx ve Engels sosyalizmi toplumun üretim araçlarını ortak olarak kullandığı ama bazı sınıf farklılıklarının hâlâ bakî olduğu bir geçiş aşamasını tanımlamak için kullandılar. Komünizm terimini de tüm sınıf farklarının ortadan kalktığı, insanların uyum içinde yaşadığı ve devlete artık ihtiyaç duyulmadığı nihai bir aşama için kullandılar.

Sonraki yazarlar Marx’ın bakış açısını biraz değiştirerek, komünizm tam olarak yerleşmeden önce uzun bir sosyalizm sürecinin gerektiğine inanmış ve böyle toplumların geliştirilmesinde devlete merkezî bir rol tanımışlardır.

Marx’ın Mihail Bakunin gibi çağdaşları benzer fikirleri desteklediler ama sınıfsız topluma nasıl ulaşılacağı konunda fikir ayrılığına düştüler. Günümüzde işçi hareketinde Marksistler ve anarşistler arasında bir ayrım vardır. Anarşistler tüm devlet biçimlerine karşıdır ve onu ortadan kaldırmak isterler. Anarşist komünistler sınıfsız topluma derhal geçilmesini ister.


.Asya Tipi Üretim Tarzı
Avrupada toprak beyleri kendi denetimi altındaki bölgede toprağın sahibi olmaları nedeniyle bulundukları bölgede Kralın yetkilerini paylaşır ve kendi kendilerini yönetirlerdi, Feodalizm olarak adlandırılan bu üretim yapısı kapitalizmin klasik gelişme yoludur ve kapitalist üretim süreci bu yapı içerisinde meydana gelmiştir.
Ancak toplumsal gelişim aşaması özellikle Asya toplumlarında bu yoldan farklı bir seyir izlemiştir.
Asya toplumlarında (Hindistan,Çin,Osmanlı imparatorluğu vs.) Avrupadakinin aksine merkezi otorite, gücünü muhafaza etmek ve yetkilerini paylaşmamak için ülke topraklarını belirli bir bireye ya da aileye mülk olarak devretmez ancak onun belirli şartlar altında ve kendisine bağlı kalacağına inanması suretiyle kullanma hakkını devrederdi, kullanma hakkına sahip olan kişi bu hakkını miras yoluyla da çocuklarına devredemezdi. Böylece merkezi otorite, kullanma hakkını devreden anlaşmayı feshedip bu hakkı bir başka kişiye verebilirdi. Bu nedenle doğu toplumlarında toprak, bireyin değil, devletin mülkiyetindeydi.

 Bu durum devletin doğu toplumlarında Batı toplumlarına göre farklı algılanmasına neden olmuştur, Doğu toplumlarında Devlet "tanrısal bir güce" sahiptir, ve asla sarsılmaz bir yapısı vardır.
Asya Tipi Üretim Tarzı analizi, Karl Marks tarafından geliştirilmiştir.

Bu iki üretim yapısındaki mülkiyet farklılığı bu toplumların sosyal ve psikolojik yapılarınıda farklılaştırmıştır. Bu üretim yapısının en belirgin özelliği toprağın mülkiyet yoluyla çocuklara devredilememesi nedeniyle bir sermaye birikimine müsade etmemesidir, Avrupa, kapitalizmin gelişim süreci içerisinde miras hakkına sahip olmasından ötürü sermaye birikimini daha hızlı bir biçimde sağlayabilmiştir.


Komünizm (Ing. Communism, Fr. Communisme, A/m. Kommunismus)
Marx, komünizmden -bu sözcük 1830'ların ortalarında, Paris'teki devrimci gizli örgütlerden kaynaklanmıştır- iki farklı ama birbiriyle ilgili anlamda söz etmektedir: kapitalist toplumda işçi sınıfının fiili bir devrimci hareketi olarak ve işçi sınıfının kendi verdigi mücadele yoluyla oluşturacağı bir toplum biçimi olarak. Birinci anlamı için -ki muhtemelen, sadece Lorenz von Stein'in (1842) proletarya ve komünizm hakkında (bunların "bütün bir sınıfın tepkisi" olduğu yolundaki) değerlendirmesinden degil, aynca kendisinin Ligue des ]ustes'teki Fransız komünistleriyle olan kişisel temaslarından da etkilenmiştir- Marx, "tüm tarihsel gelişme, hem komünizm gerçek oluşumu (ampirik varoluşunun ortaya çıkışı)ve hem de düşünce düzeyindeki bilinçliligi, komünizmin derinlemesine kavran
mış ve bilinçli oluş sürecidir" diye yazmıştır (Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları 3. Elyazması).
Birkaç yıl sonra, Komünist Manifesto'da Engels'le birlikte, "Komünistler(in) diger işçi sınıfı partilerinden ayn bir parti oluşturma(dıklarını) ... bir bütün olarak proletaryanın dışında ve ondan ayrı çıkarlarının bulunma(dıgını)" ve sadece sürekli olarak "bütün proletaryanın ortak çıkarları"nı vurgulamakla ve "bütün hareketin çıkarları"nı temsil ettigini belirtmekle ayrıldıklarını belirtmişlerdir.


19. yüzyılın ikinci yansında sosyalizm ve komünizm terimleri, birincisi her ne kadar daha yaygın biçimde kullanılıyorsa da, genelde, işçi sınıf hareketine işaret eden eşanlamlı sözcükler olarak kullanılıyordu. Marx ve Engels, bir dereceye kadar bu kullanıma bağlı kalmışlar ve hatta, Engels'in 1894'te, (sosyal demokrat) "sözcügü kabul edilecektir", ama bu sözcük "ekonomik programı genelde sadece sosyalist degil, özgüllükle komünist, ve nihai siyasal amacı bir bütün olarak devleti ve dolayısıyla demokrasiyi de altetmek olan bir parti" için yine de elverişsizdir (Volkstaat'taki yazılarından yapılan bir derlemenin önsözü) diyerek bazı çekinceleri ifade etmesine ragmen, "Sosyal Demokrat" adına bile önemli bir itirazda bulunmamışlardır.

Ancak 1917'den, Üçüncü (Komünist) Enternasyonal'in kurulmasından ve ayrı Komünist partilerin diger işçi sınıfı partileriyle kıyasıya bir çatışmaya girmesinden sonra komünizm terimi yeniden, aşamalı reform temeline dayalı, daha barışçı ve anayasal bir hareket olarak sosyalizme karşı, kapitalizmin şiddete dayanılarak ortadan kaldırılmasını amaçlayan devrimci bir eylem biçimi olarak anlaşıldıgı 19. yüzyıl ortalarındakine benzeyen oldukça ayrı bir anlam kazanmıştır.

Daha sonra ise -özellikle de Stalinizm döneminde- komünizm bir başka anlam daha kazanmıştır: bu yeni anlamıyla komünizm, Marksist kuramın veya siyasal stratejinin açıkça tartışılmasının engellendiği ve diğer ülkelerdeki komünist partilerin az ya da çok Sovyet partisinin egemenligine girmesiyle nitelenen otoriter partilerce yürütülen bir harekettir. İşte bu anlamdadır ki komünizm, sadece Marksizme karşı olanlar tarafından (gayet doğal olarak) incelenip eleştirilmekle kalmayan, birçok Marksist tarafından da incelenip eleştirilen, 20. yüzyıldaki belirgin bir siyasal hareket diye görülebilmektedir.

Claudin (1975), Komintern'in 1930'lardaki (Almanya'da o dönemdeki halk cephelerinde ve Çin'de) izledigi politikalardaki başarısızlıkları ve Yugoslav ayrılmasından, Dogu Avrupa'daki ayaklanmalardan ve Çin'le olan kavgadan sonra Sovyet etkisindeki azalışı inceledigi bir çalışmada, komünist hareketin bozuluşuna ilişkin en derinlikli açıklamalardan birini ortaya koymuştur. "Stalin'in ölümüyle", Claudin'in vardıgı sonuca göre, "komünist hareket tarihsel gerileme süreci içine girmiştir".
Buna birçok bakımlardan benzeyen, Dogu Avrupa içinden yazılımı ve dünyanın bu bölgesinde yaşayabilir bir sosyalist projeyi yeniden kurmak için yollar gösteren bir çözümleme de, Bahro'nunkidir (1978). Batı Avrupa'da komünist hareketin bunalımı, Batılı demokratik kurumların tarihsel evriminin degerini vurgulayışında ve sosyal demokrasiyle olan geçici uzlaşmasında, siyasal egilimler olarak komünizm ile sosyalizm arasındaki keskin ayrılıgın bir kez daha incelenmesine ve ortadan kaybolmaya yönelmesine olanak saglayacak yeni bir evrenin başlangıcını belirtiyor gibi görünen AVRUPA KOMÜNIZMI'ni dogurmuş ve aynca bu hareket içinde de ifadesini bulmuştur.


Komünizmin bir toplum biçimi olarak ikinci anlamı, Marx tarafından hem erken hem geç dönem metinlerinde çeşitli vesilelerle, ama Marx'ın "gelecekteki mutfaklar için (Comteçu) tarifler" yazma konusunda hiçbir niyeti olmadıgını" belirtmesi nedeniyle, sadece çok genel terimlerle tartışma konusu yapılmıştır
1844 Elyazmalan'nda (Üçüncü Elyazması) Marx, "Komünizm özel mülkiyetin insanın kendine yabancılaşması"nın kesin olarak ortadan kaldırılışı ve dolayısıyla da insan dogasının gerçek ediniminin insanla ve insan için saglanışıdır. Bundan ötürü de, komünizm, insanın sosyal, yani gerçekten insani bir varlık olarak kendine dönüşüdür; bu, önceki tüm gelişmenin zenginligini kendi içinde eriten tamamlanmış ve bilinçli bir kendine dönüştür" demiştir.


Daha sonra, Engels'le birlikte, bu kavrama, komünist bir toplumun önkoşulları olarak sınıfların ve işbölümünün yokedilişini belirleyerek daha kesin bir sosyolojik anlam vermişlerdir: nitekim, Alman Ideolojisi'nde (cilt I, bL. IC) Marx böyle bir topluma erişebilmek için bireylerin "bu maddi güçler üzerinde kendi denetimlerini yeniden kurma(larının) ve işbölümünü ortadan kaldırma(larının)" gerekli olacagını ileri sürmüştür. "Bu da bir topluluk olmaksızın olanaksızdır ... Bugüne kadar, bireylerin biraraya geldikleri aldatıcı topluluklar, hep bireylerden ayn bagımsız bir varoluşa sahip olmuştur ve bu topluluklar, bir sınıfın digerine karşı olması nedeniyle, ege-menlik altında tutulan sınıf için, sadece bütünüyle aldatıcı bir toplulugu degil, aynca yeni bir prangayı da ifade etmiştir. Hakiki bir toplulukta bireyler kendi birliktelikleri içinde ve bu birliktelik yoluyla kendi özgürlüklerini elde ederler."

Marx ve Engels, -özel mülkiyetin, sınıf ayrımlarının ya da yaygın bir işbölümünün bulunmadıgı- ilkel kabile toplumlarını, bu anlamda da ilkel komünizm diye adlandırmışlardır.
Marx, sonraki yapıtlarında, gelecekteki komünist toplumun ekonomik niteligini "birleşmiş üreticilerin toplumu" olarak Kapital III de (bL. 48) ekonomik alandaki özgürlügün sadece "toplumsallaşmış insanlıgın, birleşmiş üreticilerin, dogayla olan ilişkilerini, bilinmeyen bir güç olarak onun egemenligi altında bulunmak yerine, dogayı kendi ortak denetimlerine tabi kılarak rasyonel bir biçimde düzenlemeleri gerçegi"nde oluşabilecegini ileri sürerek vurgulamıştır.



Marx, sadece Gotha Programının Eleştirisi'nde komünist toplumun iki aşamasını birbirinden ayırdetmiştir:• kapitalist toplumun içinden çıkarak oluştugu ilk evre ki, bu evrede bireye emeginin karşılıgı ödenmekte ve o da tüketim mallarını satın almaktadır (yani DEĞIŞIM sürmektedir);
•daha yüksek bir evrede ise kişi topluma yetenegine göre katkıda bulunmakta ve ortak üründen kendi gereksinimlerine göre pay almaktadır.

Bu iki evrenin "sosyalizm" ve "komünizm" olarak betimlenmesine Lenin, "Devlet ve Devrim"de yaygınlık kazandırmıştır.

Ancak bu, SSCB'deki ve Dogu Avrupa'nın diger ülkelerindeki resmi agızlar her iki aşamaya atıfta bulunmakla birlikte, Marksistler arasındaki, aslında varolan sosyalist ülkelerdeki gerçek deneyimlerden kaynaklanan iki sorunla ilgili olan bugünkü tartışmaların odak noktası degildir. Bu sorunlardan ilki sosyalist bir sistemde piyasanın rolünü ya da daha dogrusu, piyasa ilişkilerinin giderek artan biçimde sisteme dahil olmasıyla "bir sosyalist piyasa ekonomisi"nin etkili biçimde işlemesi sorunudur ki, bu tür bir ekonominin hem üretimde ve bölüşümde kaynakların daha akılcı dagılımı ile daha büyük bir ekonomik verimliligi ve hem de karar almayı "özyönetim"e dayanan her türden kamu girişimlerine ve küçük ölçekli özel mülkiyete konu olan işletmelere bırakan esaslı bir ademi merkezileşmeyi ortaya çıkaracagı düşünülmektedir (bkz. özellikle Brus 1972, 1973). Bu nokta, yine de, bugün ayrıca gelişmiş kapitalist ülkelerin de bir özelligi olmakla birlikte, gayri safi milli hasılanın büyük bir bölümünü yaygın sosyal hizmetler biçiminde, piyasaya dayalı olmayan yollarla dagıtmanın sürdügü baglam içinde degerlendirilmelidir.

Ikinci sorun Marx'ın, komünist toplumda insan gereksinimleri ve insan emeginin bu gereksinimleri karşılamaya yetecek biçimde örgütlenişi hakkındaki görüşüdür ki, bu gelecekteki toplumsal düzene ilişkin Marksist kavrayışlara bulanık bir arkaplan sağlamış olmasına ragmen, son yıllara gelinceye dek, sosyalizmin pratik sorunlarıyla ilişkili bir biçimde açıkça pek ele alınıp incelenmemiştir.
Önemli bir incelemede (Heller 1976), Marx'ın kendi kavrayışındaki bazı tutarsızlıklara işaret edilmiştir. Emegin yabancılaşması (emegin dışsal olarak zorlanmış niteligi), Grundrisse'de giderilmiş ve ayrıca emek, travail attractif (çekici iş), yaşamsal bir gereksinim haline getirilmiştir, çünkü "tüm emek esasen zihinsel emek haline, insan kişiliginin kendini gerçekleştirme alanı haline gelmektedir", ancak Kapital'de (III, BL. 48), yabancılaşmanın sona ermesine ragmen, emek travail attractif haline gelmemektedir, çünkü "maddi üretim alanı ... bir zorunluluk dünyası olmayı sürdürmektedir" ve "hakiki özgürlük dünyası" ancak bu (zorunluluk dünyasının) ötesinde, boş zaman içinde başlamaktadır. Dolayısıyla, birleşmiş üreticilerin toplumunda bir zorunlu çalışma (yani bir sınırlama) varlıgını sürdür-mektedir.


Heller, sorunun bir çözümünün Marx'ın kendi yapıtı içinde, bu tür toplumda yeni bir "gereksinim yapısı"nın ortaya çıkacagı ve gündelik yaşamın üretken emek ve maddi tüketim temelinde degil de, kendi içinde amaç niteliginde olan ve öncelikli gereksinimler haline gelen etkinliklerle insan ilişkileri temelinde kurulacagı fikrinde bulundugunu ileri sürmektedir. Ancak, yine Heller, bir yanda üretim alanındaki "hakiki toplumsal gereksinimler"in neler oldugunu tespit etmekteki ve üretim kapasitesinin nasıl dagıtılması gerektigine (ki komünist toplumun, olması gerektigi gibi, dünya ölçekli bir toplum olarak kavranması halinde çok daha da şaşırtıcı ölçülere ulaşacak bir sorundur) karar vermekte herkesin payının olmasını sağlamaktaki yoğun güçlügün; diger yanda da, Marx'ın yeni gereksinimler sistemi hakkındaki düşüncelerinin ütopik -ama bugünkü yaşamın niteliğini ölçmekte bir kural getirdikleri ölçüde de verimli- oldugunun farkındadır. Benzer bir biçimde, Marksizmin esaslı yenilikler dogrultusundaki temel beklentilerinin, bugün varolduğu biçimiyle sosyalist toplumla olan eleştirel karşıtlıgında yer aldıgını düşünen Stojanoviç (1973), gelişmiş bir sosyalist toplumu inşa etmenin "ancak olgun komünizm açısından" yani, ahlaki (hatta ütopik) bir kural açısından "yaklaşıldıgında mümkün oldugu(nu)" ileri sürmektedir.


Sosyalizm ile komünizmin "aşagı" ve "yukarı" aşamalar olarak ayrılması, gelecekteki bir sınıfsız topluma ilişkin yakın zamanlardaki Marksist tartışmalar içinde öneminden pek çok şey yitirmiştir ve aslında basitleştirme gibi görünmektedir. Böyle bir topluma dogru hareket, bugün için önceden görülmesi pek de mümkün olmayan birçok aşamalardan geçebilir ve böyle bir hareket ayrıca kesilmelere ve gerilemelere de maruz kalabilir.

Tanışmaya katılanların çoğu için şu anda önemli görünen, hem kapitalist, hem sosyalist ülkelerde varolan toplumsal kurumların, pratiklerin ve kuralların, Marx'ın idealine dogru gelişme bakımından içlerinde taşıdıkları potansiyeller açısından, sosyalist bir toplumun ahlaki normlarının daha titiz bir incelemesini de içine alan daha derin bir deneysel ve eleştirel incelemesidir. Wellmer'in "özgürleşmenin ekonomik olarak temellendirilmiş mekanizma"sı kavramını reddeden ve "sosyalist demokrasiyi, sosyalist adaleti, sosyalist etigi ve bir sosyalist bilinçlilik"i, kapitalist bir düzenin dölyatagı içine "yerleştirilecek" bir sosyalist toplumun kurucu ögeleri içine dahil etmenin gerekli oldu(gunu)" ileri süren savı (1971, s.121-2), aynı biçimde varolan sosyalist ülkelerle, bunların özgül nitelikleri ve sorunlarına gerekli dikkat gösterilerek, pekala uygulanabilir


Marksist Düşünce Sözlüğü-Tom Bottomore