Gönderen Konu: Nazım Hikmet Köşesi 15 Ocak 1902 ,Selanik - 03 Haziran 1963, Moskova  (Okunma sayısı 8629 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Ekim

  • İleti: 1834


Nazım Hikmet Ran Bebeklik Fotoğrafı

“Ben 1923’ten beri Türkiye Komünist Partisi üyesiyim; övündüğüm tek şey budur. Dünya tarihinde, çağının sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgen kalmış bir tek yazar göstermek kuşkusuz zor olacaktır. Yansız olduğu sanılabilir ve söylenebilir, ama nesnel olarak hiçbir zaman yansız olamaz.”
 


1902'de doğdum
 doğduğum şehre dönmedim bir daha
 geriye dönmeyi sevmem
 üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ettim
 on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
 kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
 ve on dördümden beri şairlik ederim
 kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
                                                                          ben ayrılıkların
 kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
                                               ben hasretlerin

 hapislerde de yattım büyük otellerde de
 açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

 otuzumda asılmamı istediler
 kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
                                                                 verdiler de
 otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
 elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya

 Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
 961'de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır

 partimden koparmağa yeltendiler beni
                                                  sökmedi
 yıkılan putların altında da ezilmedim

 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

 sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
 şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
 aldattım kadınlarımı
 konuşmadım arkasından dostlarımın

! No longer available
 
içtim ama akşamcı olmadım
 hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

 başkasının hesabına utandım yalan söyledim
 yalan söyledim başkasını üzmemek için
                                 ama durup dururken de yalan söyledim

 bindim tirene uçağa otomobile
 çoğunluk binemiyor
 operaya gittim
                        çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
 çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
        camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
        ama kahve falına baktırdığım oldu

 yazılarım otuz kırk dilde basılır
        Türkiye'mde Türkçemle yasak

 kansere yakalanmadım daha
 yakalanmam de şart değil
 başbakan fakan olacağım da yok
 meraklısı da değilim bu işin
 bir de harbe girmedim
 sığınaklara da inmedim gece yarıları
 yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
 ama sevdalandım altmışıma yakın
 sözün kısası yoldaşlar
 bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
                              insanca yaşadım diyebilirim
 ve daha ne kadar yaşarım
                   başımdan neler geçer daha
                                               kim bilir

 (11.9.'61 - Doğu Berlin)



"Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim
Akarsuyun
Meyve çağında ağacın
Serpilen gelişen hayatın düşmanı
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına
-çürüyen diş, dökülen et-
bir daha dönmemek üzere yıkılıp gidecekler
ve elbette sevgilim, elbet
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…"




Mutluluğun Resmi

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?


Abidin Dino'nun Nazım'a cevaben yazdığı şiir:

Mutlulugun Resmi

Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
Ayağında Varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler...
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.

işte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya..."

! No longer available

"Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp
koparılacaktır..."






Nazım'a Bir Göz Çelengi / Pablo Neruda

Neden öldün Nâzım? Senin türkülerinden yoksun
 ne yapacağız şimdi?
Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar
 bulabilecek miyiz bir daha?
Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun
 ne yapacağız?
Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı,
 ateşle suyun birleştiği
Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler
 kazandırdın bana
Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
Düşerlerdi orada, uzakta.
Yaşarken kendine seçtiğin
Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet
 sunuyorum
Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
 Halkların kavgasını ve kavgamı benim
Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...
Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
 yalnızım sensiz.
Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
 yüzünden yoksun
dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara zindanlardan
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı eziyetlerin
Hınç oklarını aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
Yaralar ve ışıklar içinde.

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır
Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle olduğun için!
Teşekkürler o ateş için
Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

 (Türkçesi: Ataol Behramoğlu)
 
Pablo Neruda




NAZIM HİKMET'İN TABLOLARI


Otoportre, Tuval üzerine yağlıboya, 18 x 22 cm
Veda
 Hoşça kalın
 dostlarım benim
 hoşça kalın!
Sizi canımda
 canımın içinde,
 kavgamı kafamda götürüyorum.
Hoşça kalın
 dostlarım benim
 hoşça kalın...
Resimlerdeki kuşlar gibi
 dizilip üstüne kumsalın,
 mendil sallamayın bana.
 İstemez...
Ben dostların gözünde kendimi
 boylu boyumca görüyorum...

A dostlar
 a kavga dostu
 iş kardeşi
 a yoldaşlar a..!!.
Tek hecesiz elveda..

Geceler sürecek kapımın sürgüsünü,
pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.
Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
 mapusane türküsünü.

Yine görüşürüz
 dostlarım benim
 yine görüşürüz...
Beraber güneşe güler,
 beraber dövüşürüz...

A dostlar
 a kavga dostu
 iş kardeşi
 a yoldaşlar a..!!.
 ELVEDA..!!.......


Otoportre, Kağıt üzerine kara kalem

23 Sentlik Askere Dair

Mister Dallas,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara'da 23 sente,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeye, öldürülmeye hazır;
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı,
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz,
(her kaba uymak meselesi)
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dallas,
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut,
bir çift ıskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister dallas,
herhalde bunu sizden gizlediler.
Size yirmi üç sente sattıkları asker,
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidecek,
mevcuttu
hem de çoktan mı çoktan
daha sizin devletin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela Mister Dallas,
yeller eserken yerinde sizin New York'un,
kurşun kubbeler kurdu o,
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Dallas,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedrettin'in;
O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali'dir,
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı,
922 yılı 9 Eylül'üdür.
Dedim ya, Mister Dallas,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
Ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.


Bursa Cezaevinde, Kontrplak uzerine yagliboya, Bursa, 1946, 67 x 49 cm

Ayağa Kalkın Efendiler

Behey! kaburgalarında ateş bir yürek yerine 
idare lambası yanan adam! 
Behey armut satar gibi 
san'atı okkayla satan san'atkar! 
Ettiğin kar 
    kalmayacak yanına! 
soksan da kafanı dükkanına, 
dükkanını yedi kat yerin dibine soksan; 
yine ateşimiz seni 
yağlı saçlarından tutuşturarak 
bir türbe mumu gibi damla damla eritecek! 
Çek elini san'atın yakasından 
                           çek! 
                            Çekiniz! 

Bıyıkları pomadlı ahenginiz 
süzüyor gözlerini hala 
      koyda çıplak yıkanan Leyla'ya karşı! 
Fakat bugün 
       ağzımızdaki ateş borularla 
çalınıyor yeni san'atın marşı! 
Yeter artık Yenicami tıraşı, 
                          yeter! 
Ayağa kalkın efendiler...


Otoportre, Istanbul, 1939, Kagit uzerine pastel, 30 x 38 cm

Ben Senden Önce Ölmek İsterim

Ben 
senden önce ölmek isterim. 
Gidenin arkasından gelen 
gideni bulacak mı zannediyorsun? 
Ben zannetmiyorum bunu. 
Iyisi mi,beni yaktırırsın, 
odanda ocağın üstüne korsun 
içinde bir kavanozun. 
Kavanoz camdan olsun, 
şeffaf, beyaz camdan olsun 
ki içinde beni gorebilesin 
Fedakarliğimi anlıyorsun 
vazgeçtim toprak olmaktan, 
vazgeçtim çiçek olmaktan 
senin yanında kalabilmek için. 
Ve toz oluyorum 
yaşiyorum yanında senin. 
Sonra, sen de ölünce 
kavanozuma gelirsin. 
Ve orada beraber yaşarız 
külümün içinde külün 
ta ki bir savruk gelin 
yahut vefasız bir torun 
bizi ordan atana kadar... 
Ama biz 
o zamana kadar 
o kadar 
karışacağız 
ki birbirimize, 
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz 
yan yana düşecek. 
Toprağa beraber dalacagız. 
Ve bir gün yabani bir çiçek 
bu toprak parçasndan nemlenip filizlenirse 
sapında muhakkak 
iki çiçek açacak : 
biri sen 
biri de ben. 
Ben 
daha ölümü düşünmüyorum. 
Ben daha bir çocuk doğuracağım 
Hayat taşıyor içimden. 
Kaynıyor kanım. 
Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok, 
ama sen de beraber. 
Ama ölüm de korkutmuyor beni. 
Yalnız pek sevimsiz buluyorum 
bizim cenaze şeklini. 
Ben ölünceye kadar da 
Bu düzelir herhalde. 
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde? 
Içimden bir şey : 
belki diyor.

18.02.1945

PİRAYE'NIN PORTRELERİ


"Zevcem, ruhurevanım Hatice Pirayende", Çankırı, 1940, Kagit uzerine pastel, 17 x 25 cm

Bir Hazin Hürriyet

Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan
yoğurursun
          bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı
Karun etmek hürriyetiyle hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
                                      değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan
hürriyetiyle hürsün!

Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!

En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde, mesela,
Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün!

Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in, günün birinde, diyelim ki,
Kore'ye gönderilebilirsin, büyük hürriyetinle bir çukura
doldurulabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle
hürsün

Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.

Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

1951


Çankırı, 1940, Kağıt üzerine pastel, 25 x 36 cm

Çınarı Yıkmak İçin Baltayı Köküne Vururlar

Çınarı yıkmak için
baltayı köküne vururlar.
evi yıkmak için
sokarlar kundağı temele.
Kartal uçmaz olur
kanadı kırılınca.
düşünebilir miyiz
başımız vurulunca?

Onlar köküdür memleketin,
dallara yürüyen su
bu kökte saklıdır.
Onlar umudun temeli,
onlar kanadı hürriyetin,
halkın aklıdır.

Kaç kere kaç yerde baltalandı kök
yürümez oldu su
dallar kurudu.
Kırıldı kanat
öldürdüler aklı;
Ve sonra yolladılar insanları salhaneye.
Çünkü böyledir
asrımızın gerçeklerinden biri.


Piraye, Çankırı, 1940, Kağıt üzerine pastel, 17 x 25 cm

Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası

İlkönce yağmurla
sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.
Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.
Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.
Topraktan nefret duyarak
                                     - halbuki köylüydü birçoğu -
                                              tıraşlı ve korkak
                                                            çapalıyorlardı patatesleri.
Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana
                                                  köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı.
Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı
                                            kadınların değil,
içlerinde büyük memeli kızlar,
                           ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.
Maviydi gözleri.
Başları önde,
kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.
Terliydiler.
Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.
Kürsüde muhterem peder
                                   "beyannameyi" okuyordu,
                                                  - gözlerini gizleyerek -.
Renkliydi pencere camlarından biri.
Bu camdan içeri giren güneş
                             duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde
                                                              eski bir kan lekesi gibi.
Ve hiçbir zaman
               doğurmamış olan
göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk :
                                     başı öyle büyük
                                     o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları
                                                      hazin ve korkunçtu.
Önlerinde kandil yanıyordu
                                            eski
                                                   sert
                                                          ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

İki adam boyundaydı tahta heykel.
Şeytan saklanmıştı arkasına
                                    - kaşları çekik, sakalı sivri,
                                         Mefistofeles olması muhtemel,--
ve âlim bir tebessümle
                                   dinliyordu muhterem pederi.
"- Avrupa'nın bekası,
                                    (okuyordu beyannameyi muhterem peder)
       Avrupa'nın bekası için harbediyoruz."

Dinliyordu Şeytan
                              sivri sakalında keder
ve âsi ve selîm aklına
dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip :
" Avrupa milletleri el ele verip
                                                harbediyoruz,
      ve mutlak imha edeceğiz
                                            medeniyet için tahripçi bir unsuru."

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini
ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip
                                                  kaldırdı elini
                                                                  rahibe doğru
                                              - etsizdi, uzundu bu el,
                                                   hakikat gibi, kemikli ve kuru -.

Ve ne olduysa o anda oldu işte.
Renkli camın altındaki kadın
          çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.
Memeleri ağırdı
ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.
Düşürdü kâadı muhterem peder
                                        ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı :
"- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.
       Harbediyoruz,
       fuhşun bekası için,
       kerhane kapıları kapanmasın diye.
       Ve sen orda, arkada
       içinde beyaz entarisinin
       bir erkek çocuğu gibi duran,
       sen orospu olacaksın kızım.
       Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler
                                                büyük şehirlerimizden birinde.
       Baban dönmeyecek
       Yatıyor şimdi yüzükoyun
                                      çok uzak bir toprağın üzerinde.
       Şimdi kan içindedir
                                   etli, kalın kulaklar
                                   ve ince kollarının dolandığı boyun.
       Yattığı yerde yalnız değil.
       Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada."

Kendi sesinden ürkerek
                             sustu rahip.
Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.
Kadife ceketli bir erkek
                           - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin -
                                bir şeyler söylemek istedi.
Sivri sakalını kaşıdı Şeytan,
                                 rahibe : "Devam et," - dedi.
Ve muhterem peder
                          başladı tekrar konuşmaya :
"- Harbediyoruz :
       pazar ve mal nizamının bekası için.
       Kömür, lâstik ve kereste,
       ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti
                                                                       satılmalıdır.
       Patiska, benzin
                          buğday, patates, domuz eti
       ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet
                                                                    satılmalıdır.
       Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun
                                               ve ihtiyarlığın emniyeti
                                                                       satılmalıdır.
       Şan, şeref ve saadet,
       ve
       kuru kahve
       topyekun pazar malı olup
                            tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.
       Harbediyoruz :
       harbi bitirdiğimiz zaman
       aç, işsiz ve sakat
                      - harp madalyasıyla fakat -
                                   köprü altında yatılmalıdır..."

Yine sustu muhterem peder.
Şeytan emretti yine :
"- Naklet onun macerasını,
       o ne idi, ne oldu, anlat..."

Ve anlattı rahip :
"- Onu hepiniz hatırlarsınız,
       toprağın içindeki bir patates tohumu gibi
                                         fakir,
                                                   çalışkan
                                                               ve neşesiz geçti çocukluğu.
       Sonra uyandı birdenbire
                                           on yedi yaşına doğru.
       Yine fakirdi, çalışkandı.
       Fakat aylarca gidip
                                     bulutsuz bir denizde
                                                      altında sönük yelkenlerin
       sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın
                               yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi...
       Mahallede sesi en güzel olan insandı
                                                  ve en güzel mandolin çalan.
       Hatırlıyorsunuz değil mi
              size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
              ve mavi kurdelesini
                                            mandolininin?..
       İçinizde kimin kalbini kırdı,
                                               kime yalan söyledi,
                                                       sarhoş olduğu vaki midir,
                                                       ve kiminle dövüştü?
       Çocuklara saygısını
                               ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?
       Belki biraz kalın kafalı
                               fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz
       onu geçen sene harbe gönderdik.
       Şimdi gerilerinde cephenin
       işgal altındaki bir köyün odasındadır.
       Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul
                                       bir tahta masanın üzerinde.
       Beli çıplak
                   pantolunu dizlerinde
       başında miğfer
       ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.
       Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu
                                       direkte bağlı bir erkek.
       Dışarda yağmur yağıyor
       ve uzaktan uzağa motor sesleri.
       Kadını masadan yere iterek
                  doğrulup çekti pantolonunu...
       Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,
       hatırlıyorsunuz değil mi
               size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
               ve mavi kurdelesini
                                              mandolininin?"

Yine birdenbire sustu muhterem peder.
(Susabilmek bir hünerdir
                             insanın ağzından çıkan sözler
                                                                     kendine ait olmazsa.)
Fakat tahta Meryem'in arkasından
yine emretti Şeytan :
                     "- Rahip, devam et," - dedi.
Ve devam etti rahip :
"- Harbediyoruz.
       Çalıştırılan insan yığınları
                                      birbirine devrederek zinciri,
       karanlık ve ağır,
                        beton künklerin içinde akmalıdır.
       Ve sen kocakarı
                        - ön safta, solda, diz çöküp
                                      yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan -
                             seni temin ederim ki
                                      kilise kapısında oynayan torunun
                                      - beş yaşında,
                                           başı altın bir top gibi yuvarlak -
                                      dedesi,
                                                 senin kocan,
                                      babası,
                                                 senin oğlun
                                      ve komşuların gibi
                                                 kömür ocaklarında çalışacak.
       Hiçbir şeyi
                         ümit etmemeyi
                                                  öğrensin.
       Bu maksatla
                    uçuyor bombardıman birliklerimiz
                               tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp
                                                                         iki gergin kanatla.
       Ve motorlarına benzinle beraber
                                              belki bir parça keder dolarak
                    (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),
       uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak
                       bombardıman birliklerimiz
                                      birbiri ardından giden dalgalar halinde...
       Harbediyoruz :
                     öldürdüklerimizin sayısı
                                        - bizden ve onlardan
                                             aralarında meme çocukları da var -
                                    şimdilik
                                             beş altı milyon kadar.
       Harbediyoruz :
                     kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.
       Harbediyoruz :
                     parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde
                                                                      hapisane demirleri..."

Hakikat çok taraflıdır.
Fakir bir Şimal kilisesinde
                            - Şeytan'ın iğvasıyla da olsa -
                                       fakir bir papaz
                                                  onu o kadar uzun anlatamaz.
İnzibat kuvvetleri aldı haberi
                                     - kadife ceketli orman bekçisinden -
                                     gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.
Ve asfalt yolun üzerinde
                           arasında silâhlı iki adamın
                                                             giderken muhterem peder
Şeytan baktı arkasından :
                                     çekik kaşlarında ümit
                                                                   ve sivri sakalında keder.
 
                                                                                                      12.9.1941
 
Not :
Alamanya yıkıldı.
Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.
Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer
önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün
                                   Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.
Halbuki yine uydu Şeytan'a.
Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine
batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken
41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen
                                                bilhassa mal nizamına ait olanları.
Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle
                                   (tevkif edilmediyse de bu sefer)
                                             kovuldu kiliseden muhterem peder.
Yine arkasından baktı Şeytan :
                                    çekik kaşlarında biraz daha çok ümit
                                    sivri sakalında biraz daha az keder...
                                                                                            1946 Şubat 17


Piraye,Çankırı, 1940, Kağıt üzerine pastel, 11 x 16 cm

Güneşi İçenlerin Türküsü

Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
                         kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
                                      esmer alınlarında
                          bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
                     güneşe giden
                                        köprüden
                                               geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
                                        yırtarak
                                              gerindik!
Sıçradık;
            şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
            kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
                             şaha kalkan atlarını!
 
                    Akın var
                                güneşe akın!
                        Güneşi zaptedeceğiz
                                güneşin zaptı yakın!
 
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
                            göz yaşlarını
                                        boynunda ağır bir
                                                                zincir
                                                                    gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
            kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
        şu güneşten
                        düşen
                               ateşte
                                    milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
                düşen
                        ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
 
                          Akın var
                                  güneşe akın!
                          Güneşi zaptedeceğiz
                                  güneşin zaptı yakın!
 
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
                kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
                                               " o an"
                                                    kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
                                            yükseliyoruz
                                                        güneşe doğru!

Ölenler
        döğüşerek öldüler;
                              güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
 
                          Akın var
                                      güneşe akın!
                          Güneşi zaaaptedeceğiz
                                      güneşin zaptı yakın!
 
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
                    kıvranarak
                                ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
                            emreden!
Bu ses!
        Bu sesin kuvveti,
                             bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
                                                     vuran,
onları oldukları yerde
                                durduran
                                      kuvvet!
Emret ki ölelim
                   emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
           coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
 
                           Akın var
                                       güneşe akın!
                           Güneşi zaaaaptedeceğiz
                                       güneşin zaptı yakın!
 
 
Toprak bakır
            gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
        Haykıralım!

1924


Piraye, Çankırı, 1941, Tuval üzerine yağlı boya, 31 x 44 cm

Hürriyet Kavgası

Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne.
Meydanları zaptettiler yine.

            Beyazıt'ta şehit düşen
            silkinip kalktı kabrinden,
            ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını
            yıktı Şahmeran'ın mağarasını.

Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

1962


Çankırı Hapishanesi, 1940, Karton üzerine pastel, 30 x 19 cm

Kore'de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes'e Söyledikleri

Diyet
 
Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
   iki hayın,
         ve zeytini yağlı iki gözünüzle
                 bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli
                          ve topraklarına çiftliklerinizin
                                     ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
   iki ak,
        vıcık vıcık terli iki elinizle
            okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
                    dövizlerinizi,
                           ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız
      iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
              halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
                   Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
            vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
           çığlığımı duymamanız için
                   kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
          kopuk ellerim,
                     kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.

25.06.1959


Kalaycı Dükkanı, 1940, Karton üzerine pastel, 35 x 25 cm
« Son Düzenleme: 15 Ocak 2016, 15:44:52 Gönderen: Solplatform5 »
Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor.

Çevrimdışı Solplatform5

  • Sorumlu
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 233
II
[/SIZE]
 Aşka Dair

 Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan
 ve buna rağmen hala yalnızsan,
 için rahat olsun..
 Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur
 ve yaptıkların onun dudağında
 hafif bir gülümseme yaratmaktan başka
 hiçbir işe yaramayacaktır..

 Sen kendini paralarken
 o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır..
 Hani ağzınla kuş tutsan
 "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?"
 diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin..
 iki ucu keskin bıçaktır bu işin..
 Yaptıklarınla değil,
 yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman..
 Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur..
 İyi halin cezanda indirim sağlamaz..

 Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o,
 "şunu yapmadın" diye cevap verecektir..
 Ve ne söylesen
 karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır..
 Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın..
 Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın..
 "Peki o ne yaptı ???" deme..
 Herkes kendinden sorumludur aşkta..
 Sen aşkını doya doya yaşarken,
 o kendine engeller koyuyorsa, bu onun sorunu..
 Bir insan eksik yaşıyorsa,
 ve bu eksikliği bildiği halde
 tamamlamak için uğraşmıyorsa
 sen ne yapabilirsin ki onun için?
 Hayatı ıskalama lüksün yok senin..
 Onun varsa,
 bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın..

 Her zamanki gibi yaşayacaksın sen..
 "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu..
 Hem ne olmuş yani,
 yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil..
 Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki..
 Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor..
 Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu?
 Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip,
 yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana..
 Yine içeceksin rakını balığın yanında..
 Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası..

 Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin
 ve biliyorsun aslolan yürektir..
 Yürek sesi ne bilmeyenler,
 ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma;
 Yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte..
 Sen yeter ki koru yüreğini
 ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu..
 Elbet bitecek güneşe hasret günler..
 Ve o zaman kutuplarda yetişen
 cılız ve minik bitkiler değil,
 güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

 Hayatı ıskalama lüksün yok senin..

http://www.gurbulak.com/wp-content/uploads/2011/07/nazim-hikmet-ran.jpg[/IMG]

Memleketimden İnsan Manzaraları

İkinci Bölüm
  I

Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,  
                                Atlantiğin dibinde  
                                      dirseğime dayanmış.  
Bakıyorum yukarıya:  
bir denizaltı gemisi görüyorum,  
yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,  
yüzüyor elli metre derinde,  
balık gibi, efendim,  
zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.  
Orası camgöbeği aydınlık.  
Orda, efendim,  
orda yeşil, yeşil,  
orda ışıl ışıl,  
orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.  
Orda, ey demir çarıklı ruhum,  
orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,  
orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,  
orda bir hamam tasının mahrem şehveti,  
mahrem şehveti efendim,  
                        gümüş kuşlu bir hamam tasının  
ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.  
Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları  
                        kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,  
orda hayat, tuz, iyot,  
orda başlangıcımız, Hacıbaba,  
                            orda başlangıcımız  
ve orda hain, çelik ve sinsi  
                        bir denizaltı gemisi.  
400 metroya kadar sızıyor ışık.  
Sonra alabildiğine derin  
          alabildiğine derin karanlık.  
Yanlız ara sıra  
                  acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde  
                                                             ışık saçarak.  
Sonra onlar da yok.  
Artık dibe kadar inen  
     kat kat kalın sular kati ve mutlak  
                                   ve en dipte ben.  
Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,  
upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin  
                                  dirseğime dayanmış,  
                                  bakıyorum yukarlara.  
Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır  
                                             dibinde değil.  
Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.  
Omurgalarının altını görüyorum,    
                             omurgalarının altını.  
Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.  
Dümenleri ne tuhaf suyun içinde  
İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.  
Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,  
karınlarını gördüm  
                 ağızları da orda.  
Gemiler şaşırdılar birdenbire,  
herhalde köpekbalıklarından değil.  
Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim  
                                             bir torpil.  
Gemilerin dümenlerine baktım:  
telaşlı ve korkaktılar.  
Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,  
gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini  
                   karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.  
Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.  
Gazgemileri düşmana ateş açarak  
insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak  
                                 batmaya başladılar.  
Mazot, gaz, benzin,  
tutuştu yüzü denizin.  
Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,  
yağlı ve yapışkan  
        bir alev deryası efendim.  
Kıpkızıl, gömgök, kapkara,  
arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.  
Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.  
Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.  
Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.  
Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:  
                                              lunatik.  
Geçti kargaşalığı,  
girdi deniz dünyasının cennetine.  
Fakat durmadan iniyor.  
Kayboldu ıslak karanlıkta.  
Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.  
ve direği, efendim, bacası yahut  
                                   nerdeyse yanıma düşer.  
Yukarda insanla dolu denizin içi.  
Bir tortu gibi dibe çöküyorlar  
                          tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.  
Baş aşağı, baş yukarı,  
uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.  
Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan  
          onlarda iniyorlar dibe doğru.  
Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.  
Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası  
ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.  
39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce  
                            Münihli Hans Müller  
Hitler hücum kıtası altıncı tabur  
                         birinci bölük  
                              dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.  
Münihli Hans Müller  
         üç şey severdi:  
1-Altın köpüklü arpa suyu  
2-Şarkı Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.  
3-Kırmızı lahana.  
Münihli Hans Müller için  
                          vazife üçtü:  
1-Çakan bir şimşek  
               gibi mafevke selam vermek.  
2-Yemin etmek tabancanın üzerine.  
3-Günde asgari üç çıfıt çevirip  
                           sövmek sinsilelerine.  
Münihli Hans Müller'in  
kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:  
1-Der Führer.  
2-Der Führer.  
3.Der Führer.  
Münihli Hans Müller  
sevgisi, vazifesi ve korkusuyla  
                            39 ilkbaharına kadar  
                                      bahtiyar  
                                            yaşıyordu.  
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli  
Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli  
                                                        Anna'nın  
tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine  
                                                        şaşıyordu.  
Diyordu ki ona:  
-Bir düşün Anna,  
 yepyeni bir manevra kayışı takacağım,  
 pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.  
 Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,  
 balmumundan çiçekler takacaksın başına.  
 Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.  
 Ve mutlak  
 hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.  
 Bir düşün Anna,  
 tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye  
 top, tüfek yapmazsak eğer  
 yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?  

Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler  
çünkü doğamadılar,  
çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce  
                                 bizzat harbe girdi Hans Müller.  
Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında  
                                 dibinde Atlantiğin  
                                      benim karşımda durmaktadır.  
Seyrek sarı saçları ıslak,  
kırmızı sivri burnunda esef,  
        ve ince dudaklarının kıyılarında keder.  
Yanı başımda durduğu halde  
yüzüme çok uzaklardan bakıyor,  
İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.  
Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,  
ve artık bir daha arpa suyu içip  
                 yiyemeyecek kırmızı lahanayı.  
Ben bütün bunları biliyorum, efendim,  
ama o bütün bunları bilmiyor.  
Gözü bir parça yaşlı,  
silmiyor.  
Cebinde parası var,  
çoğalıp eksilmiyor.  
Ve işin tuhafı  
artık ne kimseyi öldürebilir  
ne de kendisi ölebilir bir daha.  
Şimdi şişecek birazdan,  
yükselecek yukarıya,  
sular sallayacak onu  
ve balıklar yiyecek sivri burnunu.  

Ben  
Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken  
yanımızda peyda oluverdi  
         Liverpul Limanından Harri Tomson.  
Gazgemilerinden birinde serdümendi.  
Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.  
Gözleri sımsıkı kapalıydı.  
Şişman ve matruştu.  
Bir karısı vardı Tomson'un:  
tavan süpürgesi gibi bir kadın,  
tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz  
ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.  
Bir oğlu vardı Tomson'un:  
altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,  
tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.  
Tuttum Tomson'un elinden.  
Açmadı gözlerini.  
"-Vefat ettiniz" dedim.  
"-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:  
Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti  
ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.  
Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,  
harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.  
Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.  
Adalet: ihtilalsiz.  
Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.  
Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:  
buna Kenterburi başpiskoposu  
                  bizim tredünyonun reisi  
                              ve karım razı değil.  
Ay bek yur pardın.  
         İşte bu kadar,  
                    nokta, son."  
Sustu Tomson.  
Ve ağzını açmadı bir daha.  
İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,    
                      hele hümoru seven ölü İngilizler.  

Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.  
Şiştiler yan yana,  
yan yana yükseldiler yukarı doğru.  
Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,  
fakat dokunmadılar ötekisine,  
Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.  
Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,  
sen de hayvansın ama  
                      akıllı bir hayvan...


Kalaycı Dükkanı, 1940, Karton üzerine pastel, 35 x 25 cm

Türkiye İşçi Sınıfına Selâm!

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.

Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!

12.08.1962


Bursa, 1941, Tuval üzerine yağlı boya, 28 x 25 cm

Vatan Haini

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

28.07.1962



Yaşamaya Dair - I

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                     bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                      yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                     beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                               insanlar için ölebileceksin,
                     hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                     hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                     hem de en güzel en gerçek şeyin
                                  yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
         hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
         ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                yaşamak yanı ağır bastığından.

1947



Yaşamaya Dair - II

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
             bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                             en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
                        diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
                        yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                 fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                 belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
                         yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
         hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948



Yaşamaya Dair - III

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                      hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                      yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                      zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

Şubat 1948



"Nazım resim yapmaya annesine özenerek başlamış olmalı. Celile Hanımın ressamlığı varlıklı bir kadının oyalanmak için seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak icçn evini barkını dağıtıp Paris'e gittiği söylenirdi. Kadıkoy'de oturduğumuz yıllarda, Nazım, annem, ben, arada bir ona giderdik. Odaları yaptığı tablolarla doluydu. Evi tam anlamıyla bir ressamın eviydi.

Resimden başka bir şey düsünmediği açıktı... Yalnız yaşıyordu, ama her zaman çok süslüydü. Güzelliğe vurgun bir insan olarak anılırdı... Yüzünü aşırı boyadığı için Nazım kızar, söylenir, "Şimdi hepsini silmezsen, çıkıp gidiyorum" diye kapıya yönelirdi. Celile Hanım boyalarını silmeye yanımızdan ayrılınca, annem, "Nazım, niye böyle yapıyorsun, o bir ressam, yüzünü de bir tablo gibi boyuyor, niye anlamıyorsun! " diye fısıldardı. Ben de merakla bakınırdım iş nereye varacak diye... Nazım'ın resim yaptığını ilk Mithat Pasa köşkünde oturdugğmuz yıllarda görmüştüm. Ama bunlar yağlı boya ya da pastel resimler değildi. Karakalemle mi, ya da yumuşak bir kurşunkalemle mi, bilmiyorum, evdeki herkesin yandan kafalarını çizmişti."
( Vala Nurettin )



Şiir dediğin şeyin şekli, eski Yunan mabetleri gibi pürüzsüz, süssüz, şatafatsız, aydınlık ve muhtevayı en iyi surette verebilir, belirtebilir olmalı - NAZIM HİKMET





Bugün Pazar

 Bugün pazar
 Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar
 Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
 bu kadar benden uzak
 bu kadar mavi
 bu kadar geniş olduğuna şaşarak
 kımıldamadan durdum.
 Sonra saygıyla toprağa oturdum,
 dayadım sırtımı duvara.
 Bu anda ne düşmek dalgalara,
 bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
 Toprak, güneş ve ben...
 Bahtiyarım...
 


Gözlerin

 Gözlerin gözlerin gözlerin,
 ister hapisaneme, ister hastaneme gel,
 gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte,
 şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte
 Antalya tarafında ekinler seher vakti.
 Gözlerin gözlerin gözlerin,
 kaç defa karşımda ağladılar
 çırılçıplak kaldı gözlerin
 altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak,
 fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar.
 Gözlerin gözlerin gözlerin,
 gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün
 sevinçli bahtiyar
 alabildiğine akıllı ve mükemmel
 dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın.
 Gözlerin gözlerin gözlerin,
 sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın
 ve yaz yağmurundan sonra yapraklar
 ve her mevsim ve her saat İstanbul.
 Gözlerin gözlerin gözlerin,
 gün gelecek gülüm, gün gelecek,
 kardeş insanlar birbirine
 senin gözlerinle bakacaklar gülüm,
 senin gözlerinle bakacaklar.
 1956



Davet

 Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
 Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
 bu memleket, bizim.
 Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
 ve ipek bir halıya benziyen toprak,
 bu cehennem, bu cennet bizim.
 Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
 yok edin insanın insana kulluğunu,
 bu dâvet bizim....
 Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
 ve bir orman gibi kardeşçesine,
 bu hasret bizim...



Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri

 O mavi gözlü bir devdi.
 Minnacık bir kadın sevdi.
 Kadının hayali minnacık bir evdi,
 bahçesinde ebruliii
 hanımeli
 açan bir ev.
 Bir dev gibi seviyordu dev.
 Ve elleri öyle büyük işler için
 hazırlanmıştı ki devin,
 yapamazdı yapısını,
 çalamazdı kapısını
 bahçesinde ebruliiii
 hanımeli
 açan evin.
 O mavi gözlü bir devdi.
 Minnacık bir kadın sevdi.
 Mini minnacıktı kadın.
 Rahata acıktı kadın
 yoruldu devin büyük yolunda.
 Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
 girdi zengin bir cücenin kolunda
 bahçesinde ebruliiii
 hanımeli
 açan eve.
 Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
 dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
 bahçesinde ebruliiiii
 hanımeli
 açan ev..



Tahir'le Zühre Meselesi

 Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
 hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
 bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
 yani yürekte.
 Meselâ bir barikatta dövüşerek
 meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
 meselâ denerken damarlarında bir serumu
 ölmek ayıp olur mu?
 Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
 hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
 Seversin dünyayı doludizgin
 ama o bunun farkında değildir
 ayrılmak istemezsin dünyadan
 ama o senden ayrılacak
 yani sen elmayı seviyorsun diye
 elmanın da seni sevmesi şart mı?
 Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
 yahut hiç sevmeseydi
 Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
 Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
 hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.



Çekilmez Bir Adam

Çekilmez bir adam oldum yine
 Uykusuz, aksi, lanet
 Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
 Azgın bir hayvan döver gibi
 O gün çalışıyorum
 Sonra birde bakıyorsun ki
 Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
 Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
 Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
 Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
 Çekilmez bir adam oldum yine
 Uykusuz, aksi, lanet
 Yine her seferki gibi haksızım
 Sebep yok olması da imkansız
 Bu yaptığım iş ayıp rezalet
 Fakat elimde değil
 Seni kıskanıyorum.


 
Büyük insanlık
 
 Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
 tirende üçüncü mevki
 şosede yayan
 büyük insanlık.

 Büyük insanlık sekizinde işe gider
 yirmisinde evlenir
 kırkında ölür
 büyük insanlık.

 Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
 pirinç de öyle
 şeker de öyle
 kumaş da öyle
 kitap da öyle
 büyük insanlıktan başka herkese yeter.

 Büyük insanlığın toprağında gölge yok
 sokağında fener
 penceresinde cam
 ama umudu var büyük insanlığın
 umutsuz yaşanmıyor.



Ellerinize ve Yalana Dair

 Bütün taşlar gibi vekarlı,
 hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
 bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
 ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
 Arılar gibi hünerli, hafif,
 sütlü memeler gibi yüklü,
 tabiat gibi cesur
 ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
 Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
 bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
 Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
 yalanla besliyorlar sizi,
 halbuki açsınız,
 etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
 Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
 göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
 insanlar, ah, benim insanlarım,
 hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
 Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
 ve benim memleketlilerim,
 yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
 elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
 elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
 İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
 Avrupalım, Amerikalım benim,
 uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
 ellerin gibi tez kandırılır,
 kolay atlatılırsın…
 İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
 antenler yalan söylüyorsa,
 yalan söylüyorsa rotatifler,
 kitaplar yalan söylüyorsa,
 beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
 dua yalan söylüyorsa,
 ninni yalan söylüyorsa,
 rüya yalan söylüyorsa,
 meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
 yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
 söz yalan söylüyorsa,
 ses yalan söylüyorsa,
 ellerinizden geçinen
 ve ellerinizden başka her şey
 herkes yalan söylüyorsa,
 elleriniz balçık gibi itaatli,
 elleriniz karanlık gibi kör,
 elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
 elleriniz isyan etmesin diyedir.
 Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
 bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
 bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.



Vasiyet

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü
ölürsem kurtuluştan önce yani, alıp götürün
Anadolu'da bi köy mezarlığına gömün beni,
Hasan beyin vurdurduğu
ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörle türküler geçsin alt başından mezarlığın
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar ortamalı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemişim ben,
daha onlar düzülmeden
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman,
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki farkında bile olmadan.
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
öylece gibi de görünüyor
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani.
NAZIM HİKMET (1953)


 [/B]